Tevbe 29:
- Kendilerine daha önceden kitap verilen zümreden Allah(cc)'a da, Ahiret Günü'ne de inanmayan, Allah(cc) ve O'nun Elçi'sinin yasakladığını yasak saymayan, ve böylece hak dini tek din olarak benimsemeyen kimselerle Cizye vergisini kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.
(
Lafzen, “kendilerine [önceden] vahiy/kitap verilmiş olup da inanmayanlarla ...” yahut: “kendilerine [önceden] kitap verilen kimseler içinden inanmayanlarla ...” Bizim çeviri ve yorumlarımızda genellikle gözönünde tuttuğumuz üzere, Kur’an'daki bütün ifadelerin, bütün ilke ve öğretilerin karşılıklı olarak birbirini tamamladığı ve dolayısıyla bunların her birinin bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak okunmadıkça doğm olarak anlaşılamayacağı temel ilkesi uyarınca, bu ayetin de, savaşın ancak savunma amacıyla caiz olduğu (bkz. 2:190-194 ve ilgili not) yolundaki açık seçik Kur’ânî ilkenin ışığı altında okunması, değerlendirilmesi gerekir. Başka bir deyişle, yukarıdaki savaş buyruğu ancak, Müslümanlar cemaatine ya da devletine karşı girişilen bir saldırı yahut onun güvenliğini açıkça ve tereddüte yer bırakmayacak biçimde tehlikeye sokan bir tehdidin mevcudiyeti halinde geçerlidir. Büyük Müslüman düşünür Muhammed Abduh da bu görüşe katılarak bu ayeti tefsir ederken şöyle demektedir: “İslam'da savaş ancak hakkı ve ona bağlı olan insanları savunmak gerektiği hallerde farz kılınmıştır... Hz. Peygamberim bütün seferleri hep savunma niteliğindedir; İslam'ın ilk dönemlerinde Sahâbîlerce girişilen savaşlar için de aynı şey geçerlidir” (Menâr X, 332).ESED
Bizce, yukarıdaki buyruk ya da mesajın anahtar cümlesi budur. “Elçi” terimi, şüphe yok ki, burada temsîl edici anlamıyla kullanılmış olup, Yahudi ve Hristiyanların inanç ve öğreti olarak bağlılık iddiasında bulunduktan bütün peygamberlere -Yahudiler için özellikle Hz. Musa'ya, Hristiyanlar için de Hz. İsa'ya- ilişkindir (Menâr X, 333 ve 337). Burada kendilerinden söz edilen kimseler önceki cümlede Allah'a ve Ahiret Günü'ne (yani ölümden sonraki hayata ve kişinin,bu dünyada yapıp-ettiklerinden bireysel olarak sorumlu tutulacağına) inanmayı inatla reddetmek gibi ciddî ve temel bir günahla suçlandıktan sonra, devamla, kendi şeriatlarına karşı işledikleri, öncekine nisbetle hafif kalan birtakım amelî günahlarla suçlanmaları ilk bakışta anlaşılmaz gibi geliyor. Öyleyse, burada onlar için yapılan “Allah ve O'nun Elçisi'nin yasakladığını yasak saymıyorlar” şeklindeki suçlamanın, Allah'a inanmamak kadar ağır bir şeyi îma ediyor olması gerekmektedir. Onlara karşı savaş buyruğunun yer aldığı bir söylem, bu anlam örgüsü içinde buradaki “şey”, olsa olsa ancak, ortada hiçbir kışkırtıcı sebep olmadığı halde “saldırganlık eğilimi göstermek” olabilir: zaten, Allah'ın mesajını insanlara ulaştırmakla görevli elçilerin hemen hepsinin tebligatları aracılığıyla Allah'ın yasakladığı en ağır, en ciddî suçlardan biri de budur. Şu halde, yukarıdaki ayet, müminler için, Kur’an'a bağlı cemaate karşı saldırganca davranarak benimsemiş göründükleri kendi inançlarını dahî çiğnemekten çekinmeyen kitap ehline karşı, ama kitap ehlinin yalnızca böyle olanlarına karşı yapılmış bir savaş çağrısı olarak anlaşılmalıdır (karş. MenârX, 338) ESED
)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder