15 Ekim 2024 Salı

 Tevbe 29:

  • Kendilerine daha önceden kitap verilen zümreden Allah(cc)'a da, Ahiret Günü'ne de inanmayan, Allah(cc) ve O'nun Elçi'sinin yasakladığını yasak saymayan, ve böylece hak dini tek din olarak benimsemeyen kimselerle Cizye vergisini kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.
    (
    Lafzen,  “kendilerine  [önceden]  vahiy/kitap  verilmiş  olup  da  inanmayanlarla  ...” yahut:  “kendilerine  [önceden]  kitap verilen  kimseler  içinden  inanmayanlarla  ...” Bizim  çeviri  ve  yorumlarımızda  genellikle  gözönünde  tuttuğumuz  üzere, Kur’an'daki bütün ifadelerin,  bütün ilke ve öğretilerin karşılıklı olarak birbirini ta­mamladığı  ve  dolayısıyla bunların her birinin  bir bütünün ayrılmaz parçaları ola­rak okunmadıkça doğm olarak anlaşılamayacağı  temel  ilkesi uyarınca,  bu ayetin de, savaşın ancak savunma amacıyla caiz olduğu (bkz.  2:190-194 ve ilgili not) yo­lundaki açık seçik Kur’ânî ilkenin ışığı altında okunması,  değerlendirilmesi  gere­kir.  Başka  bir  deyişle,  yukarıdaki  savaş buyruğu  ancak,  Müslümanlar  cemaatine ya da  devletine karşı girişilen bir  saldırı yahut onun güvenliğini açıkça ve tereddüte  yer  bırakmayacak  biçimde tehlikeye  sokan  bir tehdidin  mevcudiyeti  halin­de  geçerlidir.  Büyük  Müslüman  düşünür Muhammed Abduh  da  bu  görüşe  katı­larak  bu  ayeti  tefsir  ederken  şöyle  demektedir:  “İslam'da  savaş  ancak  hakkı  ve ona  bağlı  olan  insanları  savunmak  gerektiği  hallerde  farz  kılınmıştır...  Hz.  Pey­gamberim  bütün  seferleri  hep  savunma niteliğindedir;  İslam'ın ilk dönemlerinde Sahâbîlerce  girişilen savaşlar  için  de  aynı şey geçerlidir” (Menâr X,  332).ESED

       Bizce,  yukarıdaki  buyruk  ya  da  mesajın  anahtar  cümlesi  budur.  “Elçi”  terimi, şüphe yok  ki,  burada  temsîl  edici  anlamıyla  kullanılmış  olup,  Yahudi ve  Hristiyanların  inanç  ve  öğreti  olarak  bağlılık iddiasında  bulunduktan bütün  peygam­berlere -Yahudiler için özellikle Hz. Musa'ya, Hristiyanlar için de Hz.  İsa'ya- iliş­kindir (Menâr X,  333  ve  337).  Burada  kendilerinden  söz edilen kimseler  önce­ki cümlede Allah'a ve Ahiret  Günü'ne  (yani ölümden  sonraki  hayata ve kişinin,bu  dünyada yapıp-ettiklerinden bireysel  olarak sorumlu  tutulacağına)  inanmayı inatla  reddetmek  gibi  ciddî  ve  temel  bir  günahla  suçlandıktan  sonra,  devamla, kendi  şeriatlarına  karşı  işledikleri,  öncekine  nisbetle  hafif kalan  birtakım  amelî günahlarla suçlanmaları ilk bakışta anlaşılmaz  gibi  geliyor.  Öyleyse,  burada  on­lar için yapılan  “Allah ve  O'nun  Elçisi'nin  yasakladığını  yasak  saymıyorlar”  şek­lindeki suçlamanın, Allah'a inanmamak kadar ağır bir şeyi îma ediyor olması ge­rekmektedir.  Onlara karşı savaş buyruğunun yer aldığı bir söylem,  bu anlam ör­güsü  içinde  buradaki  “şey”,  olsa  olsa  ancak,  ortada  hiçbir kışkırtıcı sebep olma­dığı  halde  “saldırganlık  eğilimi  göstermek”  olabilir:  zaten,  Allah'ın  mesajını  in­sanlara  ulaştırmakla  görevli elçilerin  hemen  hepsinin  tebligatları  aracılığıyla  Al­lah'ın  yasakladığı  en ağır,  en ciddî suçlardan  biri de  budur.  Şu  halde,  yukarıda­ki  ayet,  müminler  için,  Kur’an'a  bağlı  cemaate  karşı  saldırganca  davranarak  be­nimsemiş  göründükleri  kendi  inançlarını  dahî  çiğnemekten  çekinmeyen  kitap ehline karşı,  ama kitap ehlinin yalnızca böyle  olanlarına karşı yapılmış bir savaş çağrısı  olarak  anlaşılmalıdır (karş. MenârX,  338) ESED




    )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder