30 Eylül 2020 Çarşamba

 Zümer 29-32:

  •  Bu amaçla, Allah(cc) size hepsi birbirine rakip olan bir çok ortağın emri altında çalışan adamla, sadece bir kişiye bağlı adamın durumunu misal veriyor. Bu ikisinin durumu eşitmidir?. Allah(cc)'a hamd olsun ki, hayır! ama çokları bunu dahi kavrayamazlar.
    Hiç şüphesiz, sen de öleceksin, onlarda ölüp gidecek.En sonunda sizler, Kıyamet günü Rabbinizin huzurunda hesaplaşacaksınız.
    Allah(cc) hakkında yalan uydurandan ve önüne konulan hakikatı yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Hiç hakikatı inkarda ısrarcı olanlar için cehennemde yer olmaz mı?.
    (
    Bu örnekte geçen  “Allah hakkında yalan uydurmak”,  Allah'ın uluhiyetine  O'nun dışındaki  bir kişiyi  veya  şeyi  ortak  kılmayı  ifade  eder.  Bu,  çok  tanrıcılık  inancı şeklinde  olabileceği gibi Allah'ın insan  şeklinde  “tecessüm”  ettiğine  inanmak  ve velîlere/azîzlere yan  İlahî vasıflar yakıştırmak şeklinde  de  olabilir.ESED

    Lafzen,  “cehennemde  ...  için  bir yer bulunmaz  mı?”:  bu,  belâgat gereği  somları (cevap  beklemeyen)  bir  som  olup  öncelikle  ahiretteki azabın bütün  günahkar­lar için kaçınılmaz bir kader -sembolik olarak “bir yer/mekan”-  olduğunu;  ikin­ci  olarak  da  “cehennem”  kavramı  ve  tasviriyle  [günahkarların]  kendi  fiilleri  s® nucu  hak  ettikleri  azabın bir temsilinin verildiğini  gösterir.ESED

    )

29 Eylül 2020 Salı

 Zümer 27-28:

  •  Doğrusu Biz, insanlar düşünüp akıllarını başlarına alsınlar diye bu Kuran'da , her türlü temsili anlatım çeşitiyle delilleri sunduk.
    Ve Kuran'ı , hiç bir çarpıklığa meydan bırakmadan, arapça bir hitap olarak indirdi ki; belki sorumluluklarının farkına varırlar.
    (
    Kur’an'ın  başka  birçok  yerinde  görüldüğü  gibi,  insanlan  öteki  dünyada  bekle­yen  şartların  -iyi  yahut  kötü-  tasvir  edilmesinin  hemen  ardından  veya  kısa  bir süre sonra  “örnek olay” (mesel) teriminin  kullanılması,  bütün bu  gibi tasvirlerin “yaratılmış varlıkların kavrayışlarını aşan”  şeylerle (ğayb) bağlantılı olduğunu ve bu  nedenle,  ancak  beşerî  deneyimlerin  terimleriyle  anlatılabilen  ve  bu  şekilde insanın kolayca kavrayabileceği nitelikte  olan teşbihler veya temsiller aracılığıy­la  insana  aktarılabileceğini  bize  hatırlatmak  içindir.ESED
    That is, "There is nothing of double-dealing in it so that a common man should find it difficult to understand, but everything has been presented in it in a straightforward manner, from which everyone can know what this Book states as wrong and why, what it states as right and on what ground, what it wants the people to accept and what it wants them to reject, and what it enjoins and what it forbids."  ET

    )

28 Eylül 2020 Pazartesi

 Zümer 25-26:

  •  Onlardan önce gelmiş geçmiş bir çok toplum da hakikatı yalanlamışlardı , ama, nerden geldiğini anlamadıkları bir ceza başlarına patlayıverdi.
    Allah(cc), onlara dünya hayatında zilleti(الْخِزْيَ) tattırdı, ama Ahiret azabı kesinlikle daha müthiştir. Keşke bilselerdi!
    (
    Karş.  16:26, inkarcıların “bu dünyada” görecekleri azaba ve aşağılanmalarına işa­ret  eden yukarıdaki  referansı  açıklayıcı  nitelikteki  “Allah  kurdukları yapıları  te­mellerinden  çökertti”  ilave  cümlesinin geçtiği  ayet.ESED

    (
    الْخِزْيَ) -> Ibn Faris says that this word basically means to distance, that is, a nation which is distanced from life’s happiness, which is the worst type of disgrace.If it is to be determined whether a nation is living according to the laws of Allah, then it should be seen whether that nation is living a life of honor, success and power, or is disgraced in comparison to other nations of the world. If this nation is not living honorably in comparison to other nations of the world, then it is not following Allah’s laws. The following should be well understood in this context. A nation which follows the laws of the universe but its cultural life is subject to its own laws, then although it does attain immediate benefits (that is, in this life) but its future is dark. The Western nations fall into this category.A nation, which follows the laws of this universe as well as the laws of Allah, lives a successful life in this world and has a bright future as well. This is the particularity of the party of Momineen, but a nation which neither follows the laws of this universe nor follows the laws of Allah in its cultural life, faces ignominy in this world as well as the Hereafter. We (the Pakistanis) fall into this category.LOQ
    (You are not alone, the turks too, even more intencely.)

    )

 Zümer 24:

  •  O halde, Kıyamet günü ancak yüzüyle kendisini o kötü azaptan korumaya çalışan(يَتَّقِي بِوَجْهِهِ) kişi ile, güvende olan biri bir olur mu?. O gün o zalimlere :' Dünyada iken kazandıklarınızın meyvesini tadın bakalım!' denecektir.
    (
    Son derece âcizliğe işaret eder. Az çok gücü yeten insanlar, eli, kolu gibi diğer organlarını siper ederek yüzlerini korumaya çalışırlar. Ancak çaresiz olan insanlar yüzlerine darbe alırlar.SY

    Lafzen,  “yüzü ile kendisini koruyacak olan”:  kendisini koruyacak hiçbir şeye sa­hip  olmayan kişiyi îma  eden deyimsel bir ifade.ESED

    )

27 Eylül 2020 Pazar

 Zümer 23:

  •  Allah(cc), sözlerin en tutarlı ve yerinde olanını(أَحْسَنَ الْحَدِيثِ), birbiriyle uyumlu ve birbirini destekler bir biçimde bir Kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların ondan tüyleri ürperir, fakat sonunda Allah(cc)'ın rahmetini hatırlayınca kalpleri ve tenleri yatışır. İşte Allah(cc)'ın rehberliği böyledir. (doğruya yönelmek isteyeni) bu şekilde doğruya yöneltir. Buna karşılık, Allah(cc)'ın rehberlik etmediği kimseyi de doğruya yöneltecek kimse yoktur.
    (
    Kur’ân, üslûbu, okunuşu, ele aldığı meseleler, va’dleri  ve  tehditleriyle,  kendisini  okuyanı  da,  dinleyeni  de  ürpertiye  sevkeder.  Kalblerde  hem  kendisi, hem de Sahibi için derin bir saygı uya-rır. O, bu celâl ve haşmetinin yanı sıra, ayrıca o kadar  tatlıdır  ki,  kalblere  sükûnet  verir.  Ayrı-ca, zihinleri ve kalbleri her hususta tatmin eder, bütün zihnî ve kalbî problemlere çözüm getirir. Dolayısıyla,  onu  önyargısız  ve  imana  temayülü  olan  her  kim  okusa  veya  dinlese,  çarpılmaktan kendini alamaz.Kur’ân ve onun Sahibi gibi, Cenab–ı Allah’ın O’na en yakın kulları da –peygamberler ve veli-ler– aynı zamanda hem celâl ve haşmet hem de cemal  sahibidirler.  Onlar,  ilk  anda  celâl  ve  haş-metleriyle  insanı  çarpar;  fakat  bu  celâl  ve  haş-met cemal yüklü olduğu için, biraz sohbetlerine oturulduğunda bu defa cemalleriyle cezbederler. İnsanın gözünde onlardan sevimli kimse olmaz. Kur’ân’ın  ve  onun  ehli  olan  peygamberlerin  ve  evliyanın  kalblerde  uyandırdığı  bu  celâl-cemâl  duygusu  ve  kalblere  verdikleri  tatmin  ve  sü-kûnet, Allah’ın bir lütfu olup, Allah onunla in-sanları hidayet eder. Kur’ân ve onun ehli zatlar karşısında  hiçbir  haşmet  ve  güzellik  duygusu  duymayanlar, Allah’ın kalblere koyduğu inanma kabiliyetini yitirmiş ve kalbleri kaskatı kesilmişdemektir.AÜ

    That is, there is no contradiction and disagreement between them. The whole Book, from the beginning to the end, projects one and the same aim, one and the same belief, and one and the same system of thought and action. Each of its parts confirms and supports and explains the other themes; and there is perfect consistency in it both in meaning and in style.  ET

    )

 Zümer 22:

  •  Öyleyse, Allah(cc)'ın göğsünü(صَدْرَهُ) islama açtığı ve Rabbinden bir nur üzerinde dosdoğru yol alan kimse, (kalbi kör ve sağır olan kimse gibi) olur mu? Kalpleri(قُلُوبُهُمْ) Allah(cc)'ı anmaya karşı katılaşmış olanlara yazıklar olsun!. Onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.
    (
     İbn Mes'ud aktarıyor: Bu âyeti Nebi okudu­ğunda  "Allah  kişinin  gönlünü  İslâm'a  nasıl  açar?"  diye  sordum.  Şöyle  cevap  verdi:  "Nûr  (akleden)  kalbe  girer,  kalp  aydınlanır  ve  arı­nır"  (Râzî).  MI
    )

26 Eylül 2020 Cumartesi

 Zümer 21:

  • Görmüyormusunuz ki, Allah(cc) gökten yağmuru indiriyor, onu su kaynakları olarak yeryüzünde akıtıyor, ve onunla rengarenk ekinler çıkartıyor. Daha sonra onlar kuruyor ve siz onları sararmış görürsünüz, sonra da çer-çöp haline dönüşürler. Elbette bunlarda, akıl-iz'an sahipleri için çıkartılacak çok ders vardır.
    (
    That is, "A man of understanding learns this lesson from it that the life of this world and its adornments are all transitory: the end of every spring is autumn; the fate of every youth is weakness and death; and every rise has a fall. Therefore, this world is not something of which one should be charmed and enamored so as to forget God and the Hereafter and should conduct himself here in a manner as to nun his Hereafter, only for the sake of enjoying the short lived pleasures of this world. Then a man of understanding also learns this lesson from these phenomena that the spring and autumn of this world are only under Allah's control: Allah allows to grow and prosper whomever He wills and ruins and lays waste whomever He wills. Neither it is in anybody's power to stop the growth of someone whom Allah wills to grow, nor has anyone the power to save him from destruction whom Allah wills to destroy.ET
    )

 Zümer 20:

  •  Buna karşılık, Allah(cc)'a karşı sorumluluk bilinci ile davrananlara, içinden ırmaklar akan, üst üste odalar ihtiva eden yüksek köşkler vardır. Bu Allah(cc)'ın vaadidir. Allah(cc) ise vaadinden asla caymaz.

 Zümer 19:

  •  Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimse ile (cennetle müjdelenen kimse) bir olabilir mi?. Ateşte kalan kimseyi sen mi kurtaracaksın?.

25 Eylül 2020 Cuma

 Zümer 17-18:

  •  Allah(cc)'a isyanı sistematikleştiren batıl şeytani güç odaklarına(الطَّاغُوتَ) kulluk etmekten kaçınıp, gönülden Allah(cc)'a yönelenlere müjdeler var. Dolayısıyla, müjdele onları. Onlar, söylenen her sözü dikkatle dinleyip, onda daima doğru,yerinde ve tutarlı olanı arar, ve onu bulduklarında en güzel şekilde ona tabi olurlar( الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ). Çünkü, Allah(cc)'ın hidayetine mazhar olan bu kullardır ve asıl , akıl-i'zan sahipleri de onlardır.
    (
    Tağut: Azgınlık mânasına gelen bir masdardır. Belagatta sıfat yerine masdar kullanmak, o sıfatla nitelendirmenin pek ileri bir derecede olduğuna delalet eder. Biri hakkında “güzel” demekle, bir başkası hakkında “güzelliğin ta kendisi” demek arasındaki fark pek bârizdir. Allah‟tan başkasına ibadet eden tağî (âsi, azgın) ise, kendisini tanrılaştırıp başkalarını kendisine kul edinen tağut olur.“En  güzeli  tatbik”ten  maksat  şudur:  Dini  meselelerden:  vacib  ile  mendub arasında kaldıklarında vacibi, mübah ile mendub arasında kaldıklarında mendubu seçerler. Hasılı, Allah nezdinde ağırlığı en fazla olanı tercih ederler. Yahut çeşitli sözleri dinleyip en güzel olan Kur‟ân‟a uyarlar.Yahut kavl‟den  maksat  Allah‟ın  emri olup  “Allah‟ın emrine  kulak  verip, en güzeline uyarlar” yani mesela, kısas ile af karşısında, af tarafını tercih ederler. Yahut hem iyi hem kötü tarafı olan sözün, iyi tarafını söyleyip, kötü tarafını terkederler, şeklinde yorumlanmıştır.SY

    Tâğûtu  “şeytanî güçler”  olarak  çevirmem  konusunda  bkz.  sûre  2,  not  250.  Bıi terim,  burada kişinin bütün  manevî bağlarını kaybetmesine ve duygularının eşiti ri  olmasına  yol  açan,  belli  bazı  şeytanî ihtirasların  veya  arzuların -otorite  tesisi peşinde  koşmak,  başkasını  sömürerek  servet  edinmek,  her  türlü  gayr-i  ahlaki aracı  kullanarak sosyal  gelişme ve  ilerlemeyi  sağlamak vb.  arzuların- ifsad edi­ci gücünü anlatmaktadır.ESED

    Tağut,   "tuğyanı  otorite  kılan"   anlamına   gelir.  Bir  sonraki  âyetin  zıddı  olduğu  düşünü­lürse  "gücün  sözünü,  sözün gücüne hakim  kı­lan  otoriteler"  demektir.  Tekili  ve  çoğulu  bir  olan  tâğûtun  burada  çoğul  kullanıldığı  ya'bu-duhâ'dâki  zamirden  anlaşılmaktadır.  MI

    Taghut is from tughyan and means rebellion. If someone is called taghut (rebellion) instead of taghi (rebel), it would mean that he is a rebel incarnate. For example, if a person is called husn (beauty) instead of hasin (beautiful), it would mean that he has reached perfection in beauty. The other deities than Allah have been called taghut because it is rebellion to worship others besides Allah, but the one who has others worship him, is a rebel of the worst kind.ET

    طغَیٰ “ ” (tagha): to be out of limits, this is why flooding of a river water which comes out of its banks is
    called “ طغُْياَنٌ ” (tughyaan).
    اَطْغَیٰ “ ” (atgha): made him cross the limit, or limit breaker, instigated him to mutiny, made him rebellious.
    الطاَّغِیْ “ ” (at-taaghi): one who goes out of limits and breaks the law. Plural is “ اَلطاَّغُوْنَ ” (at-taghoon) and
    الَطاَّغِيْنَ “ ” (at- taagheen).
    طغَيْۃَ “ٌ ” (taghya) is a mountain difficult to climb.
    طاَغيِۃَ “ٌ ” (taaghia): oppressive and proud, foolish and harsh. It also means severe lightning and dangerous
    storm.
    طغَوْیَٰ “ ” (taghwa) means rebelliousness and breaking the limits {T, M, Lisan-ul-Arab}.
    طاَغوُتٌْ “ ” (taaghoot) has come from this, which is used for any limit breaker. It is also used for someone
    who detracts from the right path and puts on the wrong one {T, M, R}.
    Johri says it means “leader of the rebels”.
    Zajaaj says that anything aside from Allah’s system, if followed, is “ طاَغوُْتٌ ” (taghhoot), i.e. every system
    or law not based on the permanent values of the Quran.
    In verse فیِ طغُْياَنہِِمْ يَعْمَہُوْنَ “ 2:15 ” (fi tughyaanihim yaamahoon), the word “ طغُْياَنٌ ” (tughyaan) means
    rebellious, and in للطِاَّغِيْنَ “ 78:22 ” (littaagheen) has been used to mean rebellious as well.
    The Quran has used the word “ الَطاَّغُوْتُ ” (taaghoot) against Allah at many places, which explains the
    meaning i.e. every system which is based on human exploitation .
    Any force which rebels against Allah’s law:
    لا اِلٰہَ اِلَّا للهُ“ ” (la ilaha illal laah) has this meaning as well. This has been explained as “ اُعْبُدُوْ الٰلهُّ
    وَاجْتنَبُِوْ االطاَّغُوْتَ ” (o’budu-llahu wajtanibut-taghut). (4:76) uses “ِ سَبِ يلِ لله ” (sabilil laah) and “ ”سَبِيْلِ الطَّاغُوْتِ
    (sabilit taaghoot) and has clarified that “ طاَغوُتُْ ” (taaghoot) means every system against the permanent
    values. Those who fight for establishing a non-Godly or “ طاَغوُْتُ ” (taaghooti) system, have been called
    اَوْلِيَاءِ الشَّيْطٰنِ “ ” (auliaish shaitaan), which means “fellowship of rebellious” (4:76). This also shows that
    طاَغوُتُْ “ ” (taaghoot) and “ شيَطْاَنٌ ” (shaitaan) mean the same thing.
    It has been further explained by saying:
    4:60 These people want their decisions to be made by
    non-Godly forces يُرِيدُونَ أَن يتََحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ
    This shows that shaitaan and taaghoot are not merely mental concepts but taaghoot means all those
    rulers, the courts, those governments, those systems, which do not decide according to the Qurnic values
    but according to man-made laws. To refer to them is refusal of Allah and following of the non-Quranic
    values. Those who strengthen such systems are “ اَوْلِيَاءُ الشَيْطٰنِ ” (auliyaush shaitaan), i.e. working against
    the Quranic values.
    The Quran says:
    69:11 when the flood came لَمَّا طَغیٰ الْمَاء
    اَلطاغَّيِۃَ “ ” (at-taghiyah) has appeared to mean severe thunder and lightning which had killed the nation of
    Samood (69:5). But this punishment was in response to their rebelliousness and establishing a system
    based on the human exploitation.
    In surah Ash-Shams it is said:
    91:11 Samood rejected the truth through their
    rebelliousness کَذَّبَتْ ثَمُوْدُ بِطَغْوَي هَ ا
    Surah An-Najam says about the Messenger (pbuh):
    53:17 his eye neither moved away from the right place,
    nor transgressed its limit مَازَاغَ الْبَصَرُ وَمَاطَغیٰ
    In other words, the Messenger rightly points to the guidance in the light of the revelation, but up to the
    point that Allah directed. He could not go beyond that point. As against other human beings, the
    Messenger’s knowledge due to the fact that he was aware of the source of the revelation, was very vast,
    but against the knowledge of Allah, it was confined within the defined limits. Allah gave the Messenger
    the amount of knowledge as He deemed necessary for the human guidance (The Quran). The messenger
    could not go beyond this defined limit.LOQ

    (
    الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ) -> Râzî'ye  göre  bu  ifade,  her  dinî  yükümlülüğü  (terimin  en  geniş  anlamıyla)  kendi akıllan ışığında değerlendiren ve akıllarının geçerli veya mümkün gördüklerini ka­bul  edip  akıllarına  yatmayanları  reddeden  kişileri  tasvir  etmektedir.  Yukarıdaki ayet,  Râzî'nin sözleriyle,  “insanın,  aklın sunduğu kanıtlara (hüccetü'l-'akl) uyması­nın  ve  eleştirel  değerlendirme (nazar) ve  mantıksal  çıkarımın (istidlâl) [bulgula­rıyla]  uyumlu sonuçlara varmasının yüceltilmesini ve övülmesini” ifade etmektedir. Benzer bir yorum,  daha basit terimlerle  de olsa,  Taberî tarafından da  yapılmıştır.ESED

    Sözün   gücünün   ve   düşünceye   saygının   bundan  daha  iyi bir  ifadesi  olamaz. MI

    This verse can have two meanings:
    (1) That they do not follow every voice but ponder over what every man says and accept only what is right and true; and
    (2) that they do not try to give a false meaning to what they hear but adopt its good and righteous aspects.  ET

    )

24 Eylül 2020 Perşembe

 Zümer 15-16:

  •  (Size gelince , ey günahkarlar); 'Allah(cc) dışında kime istiyorsanız, ona kulluk edin. Asıl ziyan eden, hüsrana uğrayanlar, Kıyamet günü hem kendini hem de, dost ve akrabalarını(أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ) hüsrana uğratanlardır. Onların hem üstlerinden hem de altlarından ateş bulutları kaplayacaktır. Bu Allah(cc)'ın kullarına bir  uyarısı, bir tehditidir (ذَٰلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ). Dolayısıyla (Allah(cc) buyuruyor ki); -- Ey kullarım! Bana karşı sorumluluk bilinci ile davranın --'.
    (
    Yani  onlar,  Kıyamet  Günü,  bu  dünyadaki  bütün  sevdiklerinden  ve  yakınların-, dan geri dönülemez biçimde kopartacaklardır.  “Kişinin kendini kaybetmesi” ile; bana  göre,  bir  sonraki  cümlede  insanın  öteki  dünyada  uğrayacağı  “apaçık  biı| kayıp”  olarak  tanımlanan,  kişinin  insan  olarak  benzersizliğinin  ve  gerçek/öz kimliğinin tahribata  uğraması  kasdedilmektedir.ESED

    Allah  insanı  bizzat  kendisine  zimmetlemiştir.  Bu  yüzden  insanın  en  büyük  emaneti  kendisidir.  Hasirû  enfusehum,   "kendini  kay­betmeyi"  ifade  eder.  Kendini  kaybedenin  ka­zanacağı  hiçbir  şey yoktur.
    Neden  "korku  salıyor"?  Zira Allah  insanın  hasmı  değil  dostudur.  İnsanın  korkusunu  is­tismar  etmeyen yegâne  mercidir.  İnsanın  kor­kusunu yine insanın  kendi lehine  kullanır,-  zi­ra  O'nun  insanın  korkusundan  elde  edeceği  hiç  bir  çıkar yoktur. Mİ

    )

23 Eylül 2020 Çarşamba

 Zümer 11-14:

  •  De ki:' Bana, imanımı saf ve temiz tutmaya çabalayarak sadece Allah(cc)'a kulluk etmem emrolundu. Ve Allah(cc)'a teslim olan müslümanların öncüsü olmakla da'.
    Ve ekle:' Eğer isyan etseydim, o müthiş Hesap Gününde (başıma gelecek) azaptan dehşete kapılırdım. Ben, imanımı saf ve temiz tutmaya çabalayarak sadece Allah(cc)'a kulluk ederim(اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي)'.
    (
    Yüce Rabbim, Kuran'ı kendisine muhatap alanlara, imanlarını saf ve temiz tutmaya çabalayarak Allah(cc)'a kulluk etmeyi emrediyor. İman tek seferlik bir inanç değil, sanırım, sürekli yenilenmesi ve geliştirilmesi gerekiyor ki, nihai hakikate yaklaşılabilinsin. Bunun nasıl yapılacağı da bir sonraki ayetlerde söylenecek.
    )

22 Eylül 2020 Salı

 Zümer 10:

  • De ki :' (Allah(cc) şöyle buyuruyor) Ey inanan kullarım, Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Bu dünyada yerinde ve tutarlı işler yapanları (لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا) güzel bir son beklemektedir. (unutmayın ki) Allah(cc)'ın arzı geniştir ve yanlızca sıkıntılara göğüs gerip sabredenlere mükafatları sınırsız verilecektir'. 
    (
    Yani, iyilik yapma ve “şeytandan uzaklaşarak Allah'a sığınma”  imkanı her zaman vardır — ki burada işaret edilen hicret kavramının  aslî ve manevî anlamı budur.ESED
    )

21 Eylül 2020 Pazartesi

 Zümer 8-9:

  •  Hem ne zaman insanoğlunun başına bir şey gelse, Rabbine yönelerek ona yalvarır yakarır, sonra Allah(cc)'ın nimeti olarak o sıkıntıdan kurtulsa, bu sefer da O'na yalvarıp yakardığını unutur ve O'nun yolundan saptıran bir takım şerikler uydurmaya başlar. Böylelerine de ki:' İnkarınızla biraz daha oyalanıp zevk'ala durun bakalım, ama sonunda varacağınız yer ateştir (haberiniz olsun)!'.
    Yoksa siz, böyle biri ile, gece saatlerinde secdede veya ayakta Allah(cc)'a kulluk etmeye çalışan ve ahiret endişesi ile Rabbinin rahmetini uman biri ile bir mi tutulur sanıyorsunuz? De ki:' Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?'. Ne var ki, (böylesi hakikatler üzerinde) sadece gerçek idrak sahipleri(أُولُو الْأَلْبَابِ) düşünüp ders çıkarır.
    (
    أُولُو الْأَلْبَابِ -> These are people who do not make the intellect subservient to their emotions and make their mind to work in the light of the revelation. Thus their intellect is used for the good of others. The selfish intellect shows man the way of attaining personal gains, and the intellect directed by the guidance of the revelation shows him the way to universal nourishment and development i.e. for the good of mankind (13:17). That is why the Quran has said after “ اُولِی الْاَلْبَابِ ” (oolil albaab) i.e. “ ا لَّذِيْنَ يَذْکُرُوْنَ لٰلهَّ۔۔ ” (allazeena yazkurunallah) in (3:189-190), i.e. “those intelligent people who keep the revelation in their mind all the time”. A momin’s duty is to employ the intellect in the light of the revelation. If any of these things are missing
    then he cannot be called a momin.LOQ


      "Bilgi  neyi  bilmektir?"  sorusunun  cevabı.  Bu  âyet  vahye  göre  bilmenin  yönünün  ahlâk­tan  bilgiye  doğru  olduğunu  gösterir.  Zira  âye­tin  başı  eyleme  işaret  eder  ve  ahlâk  eylemden  ayrı  düşünülemez.  Bu  durumda  âyetin  açılımı  şudur:  "Hiç  haddini  bilenlerle bilmeyenler  bir  olur  mu?"  İlim,   "veri  ve  data"  anlamındaki  malumattan  farklıdır.  İlim,  türetildiği  alamet  mastarının da gösterdiği gibi bir "işaret"tir.  Bir  bilginin mutlak hakikate hangi açıdan referans olduğu  bilindiğinde  o  "ilme"  dönüşmüş  olur.  Kur'an  alimi  bilgisi  üzerinden  değil,  bilginin  ahlâkî  değeri  üzerinden  tanımlamış  ve  değer­lendirmiştir:   "Allah'a  kulları  içinde  yalnızca  bilenler/alimler    hakkıyla    saygı    duyarlar"    (42/Fâtır:  28).  Kur'an'ın  altın  neslinden  seçkin  sahabi  İbn  Mes'ud'un  şu  sözü,  bu  âyetin  bir  tefsiri  gibidir:  "İlim  çok rivayet/malumat  sahi­bi  olmak  değildir,  ilim  Allah'a  olan  saygıdan  tir tir titremektir (haşyet)". Allah Rasulü,  sahi­binde   ahlâkî  bir   değere   dönüşmeyen   bilgiyi   "faydasız  bilgi"  olarak  nitelendirmiş  ve  bun­dan  Allah'a  sığınmıştır.  Bu  âyet  de  bütün  bu  verileri  desteklemektedir.  "Hiç  bilenlerle  bil­meyenler bir olur mu?"  sorusuna  "Neyi  bilen­lerle  bilmeyenler?"  diye  karşı  bir  soruyla  mu­kabele  edenin  alacağı  cevap  âyetin  başıdır:  Bu  bilgi  sahibinin vicdanını harekete geçirip onun iç  dünyasını imar edecek,  insanı gece yansı  sı­cak  yatağından  kaldırıp  Rabbinin  huzurunda secdeye vardıracak bir bilgidir.  Bu bilgi sorum­luluk  ahlâkından  (takva)  neşet  edip,  sahibini  sorumlu  davranışa  [el-âmelu's-sâlih]  sevkeden  bir bilgidir.  Bu bilgi varlık  sancısından yola çı­kıp,  sahibine kendini doğuracak bir ben idraki­ni  kazandıran  bilgidir.  "Ben"  (eşhedu)  diyerek  başlayan  kelime-i  şahadet,  ancak  o  zaman  sa­hibini  "Allah'ın  şahidi"  kılar.  Mİ.

    )

20 Eylül 2020 Pazar

 Zümer 7:

  •  Eğer nankörlük yaparsanız bilin ki, Allah(cc)'ın hiçbirinize muhtaçlığı yoktur. Ama O kullarının nankörlüğünden razı olmaz. Eğer şükrederseniz size rıza gösterir. Hiç kimse başkasının günah yükünü taşıyacak değildir. Sonunda hepinizin dönüşü Rabbinize olacak ve O da yaptıklarınızı size tek tek bildirecek ve dilerse bunların karşılığını verecektir. Çünkü o içinizde(بِذَاتِ الصُّدُورِ) gizleneni hakkıyla bilir.
    (
    Allah  Teâla‟nın  rızası  ile  iradesi  ayrı  ayrı  şeylerdir.  Allah‟ın  iradesi  dışında hiçbir şey vuku bulamaz. Fakat O‟nun razı olmadığı bazı şeyler cereyan edebilir. Allah böylelerine mühlet verir. Mesela haram yoldan rızkını arayana Allah fırsat verir. Fakat Allah, buna razı olmadığını açıkça bildirmiştir.SY
    )

 Zümer 6:

  •  O , sizi bir tek canlıdan yarattı ve eşini de aynı tür ve mahiyetten yarattı. Yine, O size dişi-erkek evcil hayvanlardan dört tür(ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ) bağışlamıştır. O, sizi (de) annnelerinizin karınlarında üç kat karanlığın göbeğinde, birbirini izleyen yaratma aşamalarından geçerek halk etmiştir.
    İşte Rabbiniz olan Allah(cc) budur. Bütün mülk ve hakimiyet O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen hakikati nasıl gözardı ediyorsunuz!.
    (
    Çift çift sekiz evcil(ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ) hayvan erkek ve dişisiyle iki sığır (öküz, inek), iki deve, iki koyun ve iki keçidir. Bunlar hakkında indirme tabirinin kulla-nılması, bunların Allah’ın rahmet hazinelerinden çıkarılmış birer nimet olduğunu belirtmek için-dir. Allah (c.c.), bir başka âyette (Hıcr Sûresi/15: 21) şöyle  buyurur:  Hiçbir  varlık  yoktur  ki,  hayatı ve bekası için gerekli her şeyin hazineleri Bizim  yanımızda  bulunmamış  olsun.  Şu  kadar  ki, Biz onları belirli bir ölçü ile indiririz.AÜ

    Bu âyette sümme(sonra) edatı zamanda olmayıp, beyanda, bir sıralama ifade eder.  Dolayısıyla  Hz.Havvanın  diğer  insanlardan  sonra  yaratıldığı  gibi  bir düşünceye yer yoktur.“Üç karanlık perde” ana karnı, ana rahmi ve cenini saran zar (plâsentâ) olabilir. Maksat şudur: Bütün bu işleri çekip çevirenin Allah olduğunu bilince, nasıl olur da başkalarını tanrılaştırabilirsiniz?” Âyetin  sonunda  batıla  çağıranlara  değil,  onların  çağrısına  uyanlara  hitap edilerek  onlar uyarılıyor. Onlar kesin tercihlerini yapmış, sapıklıkları ile çıkarları artık birleşmiştir. Gerçeği görseler bile, sırf çıkarları yüzünden dalâleti bırakmazlar. Ancak  öbür  insanların,  bu  menfaat  şebekesinin  etkilerinden  kurtulmaları mümkündür. Çünkü onlar kandırılmışlardır. Zaten şirkten elde edecekleri menfaat da yoktur.SY

    Buradaki  nefs'in  "Âdem"   olduğunu  söyle­mek yoruma açıktır.  Dolayısıyla  ondan yaratı­lan  "eş"in  Havva  olduğunu  söylemek  de  öyle­dir. Arapça'da zevç her iki cins için de kullanı­lır.  Ne/s ise mânevi dişil bir kelimedir.  Yahudi  kültüründen  Araplara  geçen   "Kadın  kaburga  kemiği  gibidir,  zorlarsan  çabuk kırılır"  anlayı­şı nüzul ortamında yaygın kabul görmüş,  Efen­dimiz  de  "Kadın  kaburga/kürek  kemiği  gibi­dir.."  buyurmuştur  (Buhârî  ve  Müslim).  Tabi  ki  bölgede  atasözü haline  gelmiş  bu  sözün  as­lının Yahudi kültürüne ait olması sözün yanlış olduğu  anlamına  gelmez.  Zira  bu  söz  kadının  hassas,  nazik ve nazenin yaratılışına bir atıftır. Bu  hadis  öncekinin  girdiği  kaynaklara  "Kadın  kaburga/kürek  kemiğinden  yaratılmıştır"  (Bu­hârî 64:2, 3153)  şeklinde de girmiştir ki, bu ay­nen  "İnsanoğlu  aceleci  bir  yaratılışa  sahiptir"  (79/Enbiya:  37)  veya  "Allah  sizi  güçsüzlükten  yaratmıştır"  (88/Rûm:  54)  âyetine  benzer  bir  kullanımdır ve  elbette  mecazdır.  Mİ

    )

19 Eylül 2020 Cumartesi

 Zümer 5:

  •  Allah(cc), gökleri ve yeri hikmetle ve hak bir gaye ile yarattı. Devamlı sürette geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar. Güneş ve ay'ı da sizin hizmetinize veren O'dur. Onlardan her biri belirli bir süreye kadar akarcasına hareket ederler. İyi bilin ki, O aziz ve gafur'dur.
    (
    Bu âyette geçen tekvir: “Baş gibi yuvarlak bir cismin etrafında bir şeyi, mesela sarığı dolaştırıp sarmak” demektir. S. Kutub der ki: “Bu tekvir tabiri, arzda görünen müşahhas bir durumu tasvir etmektedir. Yerküre, güneşin karşısında kendi mihveri etrafında  dönmektedir.  Arzın  yuvarlak  olan  sathından,  güneşe  karşı  olan  kısmını aydınlık kaplar ve gündüz olur. Fakat bu aydınlık kısım devam etmez; çünkü arz dönmektedir. Yer hareket ettikçe gece başlar ve üzerinde gündüz bulunmayan kısım karanlığa bürünür. Arzın sathı yuvarlak olduğu için, üstünde gündüz olan yerler de yuvarlaktır. Tabiatıyla onu takib eden gece olan yerler de yuvarlak olacaktır. Bir süre sonra öbür taraftan gündüz başlar ve gecenin üzerine dolanır. Ve bu hareket böylece devam eder: “Geceyi gündüze, gündüzü geceye dolar.” Kullanılan kelime, şekli çizmektedir  (...) Yer‟in küre şeklinde oluşu ve dönmesi,  tekvir tabirini son derece dakik bir tarzda tefsir etmektedir.”.SY

    Muheet with reference to the Keys has said that “ غَفْرٌ ” (ghaf’r) means to cover somebody in such a wear
    that protects him from garbage or unclean things etc. {M}. As such there are elements of safekeeping and
    hiding in this word.
    غَفْرٌ “ ” (ghaf’r): to hide behind a cover.
    غَف رَ الْمَتَاعَ فِی الْوِعَاءِ “ ” (ghafaral mata’aa fil wi’aa’ee): to hide goods in some utensil {T}, and in this way
    keep it safe.
    اَ لمغِفْرَُ “ ” (al-mighfaru) and “ اَلْغِفَارَة ” (al-ghifaratu): armor built from iron rings that is worn underneath the
    main armor and which covers the shoulders and neck so that the wearer can be kept safe from any attack
    of a sword or a spear, etc.
    اَلْغِفَارَة “ ” (al-ghifaratu): a band alike wear which women use on their heads so that their head wear is kept
    safe from the oil in their hair. Then they also wear a cloth sheet over it.
    اَلْجَمَّاءُ الْغَفِيْرُ “ ” (al-hamma’ol ghafitu): the hood that covers the entire head and thus keeps it safe {T}.
    اَلغْفَرُْ “ ” (al-ghafru) and “ اَلْغُفْرَانُ ” (al-ghufraan) also mean the same thing {F}.

    So this makes the meaning of “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) clear i.e. protection. When a nation adopts the wrong path then the effects of this wrong path start appearing gradually. But if a nation progresses so far down the wrong road that it is put into annihilation, and repents and adopts the right path, then it undergoes a double effect. One effect is that it is protected from annihilation and the good effects of the right path start appearing on the horizon. In order to make these good results permanent the issue of protection is also
    quite necessary. This is like first adopting preventive techniques and then undertaking curative procedures. In the same way it is necessary for a healthy man to continue to take a regular diet of healthy food which can contribute to his development.
    1) If a nation working on the wrong path at some stage wants to reform and turns for guidance and solace under the laws of Allah then such energy begins to form within itself which protects it from the former
    wrong path. This is its “ مَغْفِرَة ” (maghfirat).

    The process of reforming ones wrongs is called “ تَوْبَۃ ” (taubah). See heading (T-W-B).
    2) A nation that follows the laws of Allah is protected from the machinations of the destructive forces which continue to plan the nation’s destruction. This is their “ مَغْفِرَة ” (maghfirat).
    3) To create such forces within self that will protect from the effects of destructive elements by following the laws of Allah and collectively continue to provide the means of protection for a nation is to ask for Allah’s protection or “ مَغْفِرَة ” (maghfirat).
    As such the author of Muheet says that “ اِسْتِغْفَارٌ ” (al-istighfaar) means to strive for reform through words and deed or to ask for Allah’s protection. “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) means to save a man from the punishment that he has rendered himself prone to by following a wrong path {M}.
    Taj-ul-Uroos says “ غَف رَ الْاَمْ رَ بِغُفْرَتِہٖ ” (ghafaral amra bighuf’ratihi) means “he straightened the matter in such a way as was required to put it right” {T}.
    We generally believe that “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) means for Allah to forgive the sins of a person. The concept of blessed forgiveness is against the concept of the Quran. With reference to the law of requital every deed has a consequence. Wrong deeds produce wrong results and good deeds produce positive results.
    The act of blessing forgiveness for a wrong deed which is going have a wrong result is a meaningless thing. This concept is the product of the monarchy/dictatorships where the king/rules used to forgive the crime or faults of his subjects according to his will.
    The Quranic reward for good deeds is the environment of jannat. This can only be achieved through good deeds and not through some benevolence. The Quran says that good deeds create a force within a person that protects him from evil forces. This is the Quranic meaning of “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) of Allah.
    We see that a weakened man is quickly attacked by some disease than others. This means that this man’s protective or defensive forces have become weak hence he cannot fight the germs successfully. The only cure is that this man develops enough strength to fight the germs and defeat them. The creation of such protective forces within oneself is called “ اِسْتغَْفاَرٌ ” (istighfaar). Obviously this strength cannot be obtained simply by repeating words like “َ اَستْغَفْرُِ لله ” (astaghfirullah) over and over again over some bead string.
    This can be obtained only through deeds that can develop the growth of a person.
    Allah is Merciful i.e. by following His laws this sort of energy can be created and it is incumbent upon the momins that they continue to do this “ اِسْتَغْفَارٌ ” (istighfaar), i.e. do good deeds that create this protective force within themselves.
    As such the Quran says “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) in (2:221) and “ غُفْرَانٌ ” (ghufraan) in (2:285). These words mean protection and sanctuary.
    غَافرٌِ “ ” (ghaafir) in ( غَفُوْرٌ “ ,( 7:155 ” (ghafoor) in (7:153) and “ غَفَّارٌ ” (ghaffar) in (20:82) would mean one who provides protection with the difference that “ غَافرِ ” (ghaafir) is a verbal noun or gerund and “ ”غَفُوْرٌ (ghafoor) and “ غَفاَّرٌ ” (ghaffaar) are nouns of exaggeration.
    As has been said under the heading (Ain-F-W), “ عَفْوٌ ” (afwun) means to remove the effects of the bad deeds after punishment.
    مَغْفِرَة “ ” (maghfirat): to protect one even from the beginning of those effects.
    As such the Quran has used “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) against punishment in (2:175), (3:128).
    In verse (2:268) of Surah Al-Baqrah “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) has been used against “ فَقْرٌ ” (faqroon) to means protection from deprivation and poverty.LUQ



    )

 Zümer 4:

  •  Eğer Allah(cc) bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. Ama O, bunu dilememiş ve evlad edinmemiştir. O bundan münezzehtir, yücedir. Tek hakimdir.
    (
    Evladı  olmak,  eşi  olmayı  da  gerektirir.  O,  eşten  münezzehtir.  Evlat  ihtiyacı noksanlığın,  âcizliğin  de  alâmetidir.  Fani  varlıklar,  öldükten  sonra  isimlerini  ve nesillerini  devam  ettirmek  ihtiyacı  ile  evlat  isterler.  Allah  bütün  bunlardan münezzehtir. Faraza evlat edinmek isteseydi bile, yeryüzündeki insanlar ve diğer mahlûklara gelinceye kadar, semadakilerden, melaikelerden edinirdi. Ama böyle bir şey varit değildir.SY

    Bunun anlamı şudur: Allah sonsuz kudret Sahibi olduğundan dilediği her şeyi ya­pabilir veya dilediğine sahip olabilir. Demek ki eğer isteseydi “Kendine bir çocuk edinebilirdi”  (Hz.  İsa'nın  “Allah'ın  oğlu”  olduğu  şeklindeki  Hristiyan  doktrinine işaret).  Ancak  O,  “sınırsız  kudret  ve  ihtişam  Sahibi”  olduğundan  -yani  tam  bir mükemmeliyete  sahip ve bütün eksikliklerden  münezzeh  olduğundan- haddiza­tında  (ipso  facto)  çocuk  edinme  isteği  veya  ihtiyacının  taşıdığı  noksanlıktan  da uzaktır,  bu  da  O'nun  bir  “erkek  çocuk”  sahibi  olması  ihtimalini  mantıksal  olarak dışlamaktadır. ESED

    )

18 Eylül 2020 Cuma

 Zümer 3:

  •  İyi bilin ki, saf ve temiz bir inanç, yanlız Allah(cc)'a yapılır. Allah(cc)'tan başka bir takım hamiler edinerek :' Biz bunlara sırf bizi Allah(cc)'a daha da yaklaştırsın diye kulluk ediyoruz' diyenlere gelince, elbette Allah(cc), onların hakkında ihtilaf ettikleri hususlarda, aralarında hükmünü verecektir. Allah(cc), yalancı ve ısrarla inkarı seçmiş kişilere hidayet nasip etmez.
    (
    Bu  değinme,  yalnız  azîzlere/velîlere,  meleklere  ve  “putlaştırılmış”  kişilere  tapın­ma ile  sınırlı  olmayıp  aynı  zamanda  bunların  sembollerine (heykel,  resim,  mum­ya, vb.) ve hayatta olmayan kişilerin gerçek veya temsîlî kabirlerine tapınmayı da kapsamaktadır.  Bütün  bu  uygulamalar,  tapınmada  bulunanın,  kendisi  ile  Allah arasında  “aracılık”  umuduna  dayandığından Allah'ın ilim ve adalet  sıfatlarıyla  çe­lişir ve  bundan  dolayı,  -yaygın  bir  kabul  görmesine  rağmen-  Kur’an  tarafından şiddetle  reddedilir.ESED
    )

 Zümer 1-2:

  •  Bu ilahi kelamın indirilişi, aziz ve hakim(mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi) olan Allah(cc)'tandır. Hakikatı tümüyle ortaya koymak için bu Kitabı indiren Biziz. Öyleyse, halis bir inançla (imanını saf ve temiz tutmaya çabalayarak) sadece Allah(cc)'a kulluk et.

17 Eylül 2020 Perşembe

 Zümer 1:
(Diyanet çevirisi)

  •  1. Bu Kitap izzet ve hikmet sahibi Allah katından indirilmiştir.

    2. (Resûlüm!) Şüphesiz ki Kitab'ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allah'a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et.

    3. Dikkat et, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.

    4. Eğer Allah bir evlât edinmek isteseydi, elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. O yücedir. O, tek ve kahhâr olan Allah'tır.

    5. Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat et! O, azîzdir, ve çok bağışlayandır.

    6. Allah sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş meydana getirdi. Sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor. İşte bu yaratıcı, Rabbiniz Allah'tır. Mülk O'nundur. O'ndan başka tanrı yoktur. Öyleyken nasıl oluyor da (O'na kulluktan) çevriliyorsunuz?

    7. Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah, size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizden bunu kabul eder. Hiçbir günahkâr diğerinin günahını çekmez. Nihayet hepinizin dönüp gidişi, Rabbinizedir. Yaptıklarınızı O size haber verir. Çünkü O, kalplerde olan herşeyi hakkıyla bilendir.

    8. İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O'na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşar. (Ey Muhammed!) De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!

    9. Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? (Resûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.

    10. (Resûlüm!) Söyle: Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah'ın (yarattığı) yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.

    11. De ki: Bana, dini Allah'a hâlis kılarak O'na kulluk etmem emrolundu.

    12. Bana müslümanların ilki olmam emrolundu.

    13. De ki: Rabbime karşı gelirsem, doğrusu büyük günün azabından korkarım.

    14. De ki: Ben dinimde ihlâs ile ancak Allah'a ibadet ederim.

    15. (Ey Allah'a eş koşanlar!): Siz de O'ndan başka dilediğinize tapın! De ki: Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini, hem de ailelerini ziyana sokanlardır. Bilesiniz ki, bu apaçık hüsrandır.

    16. Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da (öyle) tabakalar var. İşte Allah kullarını bununla korkutuyor. Ey kullarım! Yalnızca benden korkun.

    17. Tâğut'a kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır. Kullarımı müjdele:

    18. O kullarımı ki, onlar sözü dinlerler,sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.

    19. (Resûlüm!) Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın!

    20. Fakat Rablerinden sakınanlara, üstüste yapılmış, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu, Allah'ın verdiği sözdür. Allah, verdiği sözden caymaz.

    21. Görmedin mi? Allah gökten bir su indirdi, onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi, sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler yetiştiriyor. Sonra onlar kurur da sapsarı olduklarını görürsün. Sonra da onu kuru bir kırıntı yapar. Şüphesiz bunlarda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.

    22. Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Allah'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

    23. Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab'ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah'ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.

    24. Kıyamet gününde yüzünü azabın şiddetinden korumaya çalışan kimse (kendini ondan emin kılan gibi) midir? Zalimlere "Kazandığınızı tadın!" denilir.

    25. Onlardan öncekiler (peygamberleri) yalanladılar da farkına varmadıkları bir yerden onlara azap çattı.

    26. Bu suretle Allah, dünya hayatında onlara rezilliği tattırdı. Ahiret azabı daha büyüktür. Keşke bunu bilselerdi!

    27. Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur'an'da insanlara. her türlü misali verdik.

    28. Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur'an indirdik.

    29. Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.

    30. Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.

    31. Sonra şüphesiz, siz de kıyamet günü, Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız.

    32. Allah'a karşı yalan uyduran, kendisine gelen gerçeği (Kur'an'ı) yalan sayandan daha zalim kimdir? Kâfirlerin yeri cehennemde değil mi?

    33. Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte kötülükten sakınanlar onlardır.

    34. Onlar için Rableri yanında diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik edenlerin mükâfatıdır.

    35. Böylece Allah, onların geçmişte yaptıkları en kötü hareketleri bile örtecek ve yaptıklarının en güzeline denk olarak mükâfatlarını verecektir.

    36. Allah kuluna kâfi değil midir? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun yolunu doğrultacak biri yoktur.

    37. Allah kime de hidayet ederse, artık onu saptıracak yoktur. Allah, mutlak güç sahibi ve intikam alıcı değil midir?

    38. Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette "Allah'tır" derler. De ki: Öyleyse bana söyler misiniz? Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, O'nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun bu rahmetini önleyebilirler mi? De ki: Bana Allah yeter. Tevekkül edenler, ancak O'na güvenip dayanırlar.

    39. De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın; doğrusu ben de yapacağım! Artık yakında bileceksiniz!".

    40. "Kendisini rezil edecek azap kime geleceğini, ve sürekli bir azabın kimin üzerine konacaını."

    41. (Resûlüm)! Şüphesiz biz bu Kitab'ı sana, insanlar için hak olarak indirdik. Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin.

    42. Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümüne hükmettiği canı alır, ötekini muayyen bir vakte kadar bırakır. Şüphe yok ki, bunda iyi düşünecek bir kavim için ibretler vardır.

    43. Yoksa onlar Allah'tan başkasını şefaatçılar mı edindiler? De ki: Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (Şefaatçı edineceksiniz)?

    44. De ki: Bütün şefâat Allah'ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz.

    45. Allah, tek olarak anıldığı zaman, ahirete inanmayanların içlerine sıkıntı basar. Ama Allah'tan başkası anıldığı zaman hemen yüzleri güler.

    46. De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi de aşikârı da bilen Allah! Kullarının arasında, ayrılığa düştükleri şeyin hükmünü ancak sen vereceksin.

    47. Eğer yerde ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha o zulmedenlerin olsaydı, kıyamet gününde azabın fenalığından (kurtulmak için) elbette bunları fedâ ederlerdi. Halbuki (o gün) onlar için, Âllah tarafından, hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya çıkmıştır.

    48. Onların kazandıkları kötülükler (o gün) açığa çıkmış, alaya aldıkları şey, kendilerini sarmıştır.

    49. İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır. Sonra, kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, "Bu bana ancak bilgimden dolayı verilmiştir" der. Hayır o, bir imtihandır, fakat çokları bilmezler.

    50. Bunu onlardan öncekiler de söylemişti; ama kazandıkları şeyler onlara fayda vermedi.

    51. Bunun için yaptıkları kötülüklerin vebali onları yakaladı. Bunlardan da zulmedenlerin işledikleri kötülükler, başlarına gelecektir. Bu hususta Allah'ı âciz bırakamazlar.

    52. Bilmiyorlar mı ki Allah, rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğinden de kısar. Şüphesiz bunda inanan bir kavim için ibretler vardır.

    53. De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

    54. Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O'na teslim olun, sonra size yardım edilmez.

    55. Siz farkında olmadan, ansızın başınıza azap gelmezden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur'an'a) tâbi olun.

    56. Kişinin: Allah'a karşı aşırı gitmemden dolayı bana yazıklar olsun! Gerçekten ben alay edenlerdendim (diyeceği günden sakının)!

    57. Yahut şöyle diyecektir:" Allah bana hidayet verseydi, elbette sakınanlardan olurdum".

    58. Veya azabı gördüğünde: Keşke benim için bir kez (dönmeye) imkân bulunsa da iyilerden olsam!" demesinden.

    59. Hayır (dönemeyeceksin)! Âyetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve inkârcılardan olmuştun.

    60. Kıyamet gününde Allah hakkında yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Kibirlenenlerin kalacağı yer cehennemde değil midir?

    61. Allah, takvâ sahiplerini kurtuluşa erdirir. Onlara hiçbir fenalık dokunmaz. Onlar mahzun da olmazlar.

    62. Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekîldir.

    63. Göklerin ve yerin anahtarları (mutlak hükümranlığı) O'nundur. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.

    64. De ki: Ey cahiller! Bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?

    65. (Resûlüm!) Şüphesiz sana da senden öncekilere de şöyle vahyolunmuştur ki: Andolsun (bilfarz) Allah'a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun!

    66. Hayır! Yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol.

    67. Onlar Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun tasarrufundadır. Gökler O'nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.

    68. Sûr'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üflenince, bir de ne göresin, onlar ayağa kalkmış bakıyorlar!

    69. Yeryüzü, Rabbinin nûru ile aydınlanır, kitap konulur, peygamberler ve şahitler getirilir ve aralarında hakkaniyetle hüküm verilir. Onlara asla zulmedilmez.

    70. Herkes ne yaptıysa, karşılığı tastamam verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.

    71. O küfredenler, bölük halinde cehenneme sürülür. Nihayet oraya geldikleri zaman kapıları açılır, bekçileri onlara: Size, içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi? derler. "Evet geldi" derler ama, azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmuştur.

    72. Onlara: İçinde ebedî kalacağınız cehennemin kapılarından girin; kibirlenenlerin yeri ne kötü! denilir.

    73. Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: Selam size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya, derler.

    74. Onlar: Bize verdiği sözde sadık olan ve bizi, dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah'a hamdolsun. İyi amelde bulunanların mükâfatı ne güzelmiş! derler.

    75. Melekleri görürsün ki, Rablerine hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır. Artık aralarında adaletle hükmolunmuş ve "alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" denilmiştir.

16 Eylül 2020 Çarşamba

  --------------------------
Sonuç

  Sebe  süresi

  •  Israrla, Allah(cc)'a ve O'nun ayetlerine karşı duyarsız kalanlar ve insanları bu yoldan alıkoyanlar geçmiş kavimlerin başına neler gelmiş anlamalı ve ders çıkarmalıdırlar. Allah(cc)'ın verdiği bunca nimet açık seçik kulun önünde/ardında serilmiş bulunurken, şükretmeyip ve Allah(cc)'a kulluk etmeyerek isyankarlık gösterenler bilmelidirler ki, dünyevi arzu ve istekleri ile kendileri arasındaki bağ koparılıp Huzur-u İlahiye getirildiklerinde çok pişman olacaklar ve onlar için de artık çok geç olacaktır. Onlar, bu tavırlaryla  ancak İblisi haklı çıkarmışlardır. Dünyevi servet ve gücü ölçü alarak yaşayanlar, kulu Allah(cc)'a yaklaştıran tek şeyin, iman edip salih amel işlemek olduğunu göz ardı ederler ve bu tutumlarıyla varacakları yer de sadece ateştir.

15 Eylül 2020 Salı

 Dua saati:

  • 102.Ey kendisine el açılıp istekte bulunulanların en cömerdi ve ey isteyenleri boş çevirmeyenlerin en hayırlısı! Nasıl bilin-meyi murad buyuruyorsan Seni öyle bileceğimiz bir marifet ufku nasip et bize, zâtî ve su bûtî sıfatların itibarıyla Seni “bî kem ü keyf” bilme hazzını duyur vicdanlarımıza. Her şeyi doğru görüp doğru değerlendirmemiz için, nezd-i ilahinden sıfatlarının ve isimlerinin nurlarını yağdır gönüllerimize. Se-nin azamet, celâl ve ceberûtunu mülâhazaya almaktan bir an bile dûr olmayacak, hep saygı ve tâzimle atacak bir kalb ver bize; keşf ü ilhamın âhizesi, ilâhî varidâtın da mahzeni ve nâkilesi olacak bir lâtîfe-i rabbâniye bahşet. Her ân-ı sey-yale Senin enfüsî ve âfâkî âyetlerine bakıp onları mütalaa eden bir ruh ihsan buyur. Ey herkesi ve her şeyi şefkat ve merhametiyle kuşatan Rabbimiz! Sen yegâne sığınağımızsın, Rahmâniyetine ya-raşır bir muamele bekliyoruz Senden, merhamet et bize. Hakkındaki hüsn-ü zanlarımızda ve beklentilerimizde bize hayal kırıklıkları yaşatma; dünyaya ve âhirete ait ihtiyaç-larımızı gider. Marifetinle, muhabbetinle ve Sana kavuşma iştiyakıyla gönüllerimize inşirah sal; bizi vicdan genişliğine ulaştır, maiyyetinle şereflendir ve hep yanımızda bulundu-ğunun şuuruna erdir.

14 Eylül 2020 Pazartesi

 Sebe 51-54:

  •  Onları ölüm korkusuyla çırpınırken bir görsen; ama artık kurtuluş ve geri dönüş yoktur; çünkü o an artık  yakalanmışlardır.
    Ama iş işten geçtikten sonra :' Artık inandık!' derler. Artık çok geç!.
    Gerçek şu ki, objektif bir şekilde düşünüp/taşınarak ,ona inanmaları gerektiği zaman inkar etmişlerdi.
    Artık kendileriyle arzu ve özlemleri arasına bir set çekilmiştir, aynen daha önce gelmiş geçmiş benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü ötekilerde, korku ve endişeyle karışık bir kuşku(شَكٍّ مُرِيبٍ) içerisinde (helak) olup gitmişlerdi.
    (
     Şekkwe murib''in birlikte  aynı âyette  kulla­nılması  ikisinin  eş  anlamlı  olduğunu  söyle­yenleri  reddeder.  Bu  farkı  korumak  için  tüm  çevirimiz  boyunca  şekk  i "şüphe"  rayb'ı "kuş­ku"   olarak   çevirmeye   özen   gösterdik.   Şekk   "birbirine  girdirmek"  kökünden  türetilmiştir.  Yakîn'in  karşıtıdır.  Daha  çok  seçememekten  dolayı  karıştırmaya  delalet  eder.  Ayırdma  var-mamakla  alâkalıdır.  Rayb Kur'an'da  geldiği  17  yerde  de  "yeniden  diriliş"  ve  "âhiret"  bağla­mında  kullanılmıştır.  İçinde  "ya  öyleyse"  en­dişesi  bulunan  kaygılı  ve  korkulu  şüphedir.  Âhiret  bağlamında  bu,  "ya  öldükten  sonra  bir  hayat  varsa"  endişesine  tekabül  eder.  Benzet­me  yapacak  olursak:  Şekk ufukta  görülen  belli  belirsiz   bir  karaltı  hakkında  duyulan  histir.  Karaltı  gibi  görülen  şey,  aslı  faslı  olmayan  bir  yanılsama  da olabilir,  olmayabilir  de.  Eğer  aslı  varsa  dost  da  olabilir  düşman  da,  taş  da  olabi­lir insan  da...  Fakat rayb bakmaya  gidenin  geri  dönmediği  gizemli  bir  dağın  arkası  hakkında  duyulan his  gibidir.  Endişeli bir kuşkudur. Mİ
    )

 Sebe 50:

  •  De ki:'Eğer ben saparsam kendi aleyhime sapmış olurum. Yok eğer doğru yoldaysam, bu yanlızca Rabbimin bana ilettiği vahiy sayesindedir. O her şeyi işitir, O (kuluna şah damarından) daha yakındır'.

13 Eylül 2020 Pazar

 Sebe 47-49:

  • De ki:'Yaptığımın karşılığı sizden bir ücret te istemiyorum. Hepsi sizin olsun. Benim ücretimi takdir etmek Allah(cc) düşer. O her şeye şahittir.'
    De ki:' Rabbim, hakikati yerli yerine koyacaktır. O, yaratılmışların kavramaktan aciz oldukları her şeyi hakkıyla bilendir'.
    Ve ekle:' İşte hakikat geldi, bütün açıklığı ile ortaya kondu. Yalan ve sahte olan da sönüp gitmeye mahkumdur'.

12 Eylül 2020 Cumartesi

 Sebe 46:

  •  De ki:' Size tek bir şey tavsiye edeceğim. (ön yargılarınızı bir tarafa bırakıp) tek başınıza ya da başkalarıyla birlikte bir düşünün, Allah(cc) için (samimi olarak)'. Göreceksiniz ki, (mesajı getiren) arkadaşınız da en küçük bir delilik yoktur. O çok şiddetli bir azaptan önce sizi uyarmak için gelen elçiden başka biri değildir.

 Sebe 43-45:

  •  Kendilerine ayetlerimizi açık seçik tebliğ edildikten sonra:' Bu, sizi öteden beri atalarınızın taptıklarından uzaklaştırmak için çalışan birinden başkası değil!' dediler ve eklediler:' O okuduğu da ancak yalan ve iftira!'. O inkara saplanıp kalmışlar, hakikat kendilerine ulaştığında :' Bu apaçık sihirli bir sözden başka bir şey de değil!' dediler.
    Biz daha önce onlara bir kitap göndermedik ki (okuyup mütalaa ederek bu Kuran la karşılaştırıp sonuca varsınlar). Onlara bir peygamber de göndermedi ki( senle karşılaştırıp senin hakkında bir yargıda bulunsunlar).
    Kendilerinden önceki inkarcı topluluklar da hakikatı yalanlamışlardı. Bunlar , onlara verdiğimiz güç ve kuvvetin onda birine bile sahip değiller. Onlar kendilerine gelen elçiyi yalanladıklarında (öyle cezalandırıldılar ki), inkar nasıl olurmuş gördüler.
    (
    Asıl felaket sizin Allah(cc)'ı tanımazdan gelmeniz değil, O'nun sizi tanımadan gelmesidir.Mİ
    )

11 Eylül 2020 Cuma

 Sebe 39-42:

  •  De ki:' Rabbim kime dilerse rızkı bol verir, kime dilerse de kısar ve ölçülü verir. Siz hayır yolunda ne harcarsanız, Allah(cc) onun yerini doldurur. O rızık verenlerin en hayırlısıdır'. (Hakikatı inkarda diretenlere gelince) Allah(cc) bir gün onların hepsini toplayacak ve meleklere soracaktır:' Bunların ibadet ettikleri sizmiydiniz?'.
    Melekler de:'Müşriklerin iddaalarından seni tenzih ederiz. Bizim koruyucumuz, dostumuz onlar değil sadece Sensin. Hayır! onlar bize değil görünmez güçlere (cinlere) tapıyor ve ekserisi onlara inanıyordu' diyecekler.
    Derken, (Allah(cc) şöyle buyuracaktır):' Bugün, sizden hiçbiriniz bir diğerine ne bir fayda ne de bir zarar verebilecek güçte değildir'. Ve o haksızlık yaparak zulmedenlere :' Yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın bakalım!' diyecektir.
    (
    Bu  temsilî  “soru”  -temsilî,  çünkü  Allah  her şeyi bilendir ve  bir şey  “sormasına” gerek  yoktur- Allah'ın  mesajlarının  “doğruluğunu  inkar  edenler”den  bir  çoğu­nun,  burada  “melekler”  kavramında  karşılığını  bulan  manevî  güçlere  taptıkları­na  kendilerini  inandırdıklannı  gösterir.ESED

    Meleklerin,  yalnızca Allah'a yapılması gereken ibadetin kendilerine yöneltildiği­ni  asla  kabul  etmediklerine  işaret  eder.ESED

    Cinn teriminin,  bu  örnekte,  birincil  anlamı  olan  “(insanların)  duyuları ile kavra­yamadıkları  şey”  anlamında  kullanıldığına (bkz.  Ek III),  böylece,  “tabiat”  olarak tanımladığımız  şeyde  mevcut  olduğu  düşünülen,  gerçek veya  hayalî,  bütün bi­linmeyen  varlık  türlerini  ihtiva  ettiğine  inanıyorum.  Bu  sebeple,  meleklerin  ce­vabı,  günahkarların onlara sözde  ibadet  etmesinin,  tabiatın görünmeyen  güçle­rine  karşı  duydukları  korkudan  ve  bilinmeyenin  verdiği  daha  derin  bir  korku­nun bilinçaltı yansımasından başka bir şey olmadığına işaret etmektedir;  bu kor­ku,  eninde  sonunda,  Allah'ın varlığına  inanmayı  reddedenleri ve  dolayısıyla  in­san hayatında herhangi bir amaç veya anlam görmeyenleri kuşatır. ESED

    Kur'an'da  cin  kavramının  çok  anlamlı  kul­lanıldığına   çarpıcı   bir   örnek.   Buradaki   cinle   "ins"   ile  birlikte   kullanılan   "cin"   arasında   fark  olsa gerektir.  Buradaki "cin"  hakikî,  veh­mi,  izafî  ve  mecazî  tüm  çağrışımlara  sahiptir.  Nüzul  ortamı  insanının  görünmeyen ve  bilin­meyene  dair  tapınma  derecesindeki  korku  ve  o  korkudan  kaynaklanan  perestişi  dile  getiril­mektedir.  Değilse Arapların taptığı envai çeşit put  arasında  hassaten  cinleri  temsil  eden  bir  put  bilinmemektedir.  Dikkat  çekici  bir  başka  nokta da sorunun meleklere soruluyor olması­dır.  Bu,  nüzul  ortamı  insanının  görünmeyen  ve  bilinmeyen  konusunda  kafasının  hayli  ka­rışık  ve  evhamının  esiri  olduğunu  gösterir.  Mİ

    Günümüz insanının da görünmeyen ve bilinmeyen konusunda kafası  bir hayli karışıktır.

    )

10 Eylül 2020 Perşembe

 Sebe 36-38:

  •  De ki:' Rabbim kime dilerse rızkı bol verir, kime dilerse de kısar ve ölçülü verir. Ne var ki, insanların çoğu bu gerçeğin farkında değildirler'.
    Allah(cc) nezdinde size değer kazandıran şey, servetinizin ya da evlatlarınızın (gücünüzün) çokluğu değil, iman edip salih amel işlemenizdir. Bu kulları yaptıklarından dolayı çeşit çeşit ödüller beklemekte ve onlar cennet köşklerinde huzur ve güven içinde yaşayacaklardır.Allah(cc)'ın mesajlarını etkisiz kılmak için çabalayanlar ise, derdest edilip azabın orta yerine bırakılacaklardır.

 Sebe 34-35:

  • Nitekim ne zaman Biz bir topluma uyarıcı gönderdiysek, oranın refah içinde şımarmış seçkinleri(مُتْرَفُوهَا):' Bakın, sizinle gönderilen o mesajı biz kesinlikle red ediyoruz. Hem biz servet ve soy bakımından sizden daha güçlüyüz. Biz öyle (sizin idda ettiğiniz gibi) azap falan da görecek değiliz' derler.
    (
    Mutraf (مُتْرَفُوهَا) terimi,  “sefahate dalan”, yani  (bu yolda)  bütün ahlakî endişeleri bir tara­fa bırakan  kişiyi  ifade  eder.ESED
    Bu  (itiraz,)  öncelikle,  hayatta  değerli olan tek şeyin maddî kazanç sağlamak ol­duğu;  ikinci olarak da,  maddî anlamda  başarılı  bir hayatın  kişinin  “doğru  yolda olduğu”nun  bizzat kanıtı  olduğu  şeklindeki  anlayışı yansıtır.ESED

    )

9 Eylül 2020 Çarşamba

 Sebe 31-33:

  •  Küfürde ısrar edenler:' Biz ne bu Kuran'a , ne de bundan önce indirilenlerden kalanlara inanırız' diyorlar.(Hesap günü) Rablerinin huzurunda suçu birbirlerinin üzerine atıp durdukları zaman, bu zalimlerin durumunu bir görseniz!.
    Dünyada iken ezilip sömürülmelerine ses çıkarmayan ve zillet içinde diğerlerine itaat edenler (الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا), üzerlerinde hakimiyet kurup onları ezen önderlerine (لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا):' Eğer siz olmasaydınız, biz iman ederdik' derler. Önderleri de, ezilenlere:' Nasıl yani! Doğru yol size gösterildikten sonra, biz mi sizi zorla ondan alıkoyduk! Hayır! Suçlu olan sizsiniz!' diyecekler.
    Bu sefer de , ezilenler önderlerine:' Hiç de öyle değil!. işiniz gücünüz, (gerçeğin yayılmasını ve onu kabul etmemizi engellemek için) gece gündüz dolap çevirmekti. Bize Allah(cc)'ı  unutturmak ve O'na şirk koşmak için dayatmadığınız kalmadı' diyecekler.
    Derken, azapla karşı karşıya kalınca, (şok içinde) pişmanlıklarını bile dile getiremezler. Küfürde ısrar ederek ölmüş olanların boyunlarına halkalar geçiririz(الْأَغْلَالَ فِي أَعْنَاقِ). Bu yapıp/ettiklerinin adil bir karşılığı değil mi?.

    (
     الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا burada söz edilen ezilenlerin ve onları ezen önderlerinin hiç bir mazereti yok. --Biz bilmiyorduk. Bizi kandırdılar.-- kabul edilebilir mazeretler olmayacak.

    Bazı  klasik  müfessirlerin  (örn.  Zemahşerî,  Râzî ve  Beydâvî)  13:5  ve  36:8'de  ge­çen  benzer ifadeler  ile  ilgili  açıklamalarında  işaret  ettikleri  gibi,  bu  günahkarla­rın  dünyada  iken  “boyunlarında”  taşıdıkları,  Hesap  Günü  de  taşımaya  devam edecekleri  “halkalar”ı ağlât),  teslim  oldukları  geçersiz  ve  düzmece  değerlere ruhlarını  esir etmelerinin ve  bu  teslimiyetin yol  açtığı  azabın  bir simgesidir.ESED

    )

 Sebe 29-30:

  • Bir de:' Eğer doğru söylüyorsanız, vaad ettiğiniz kıyamet ne zaman gerçekleşecek?' diye sorup duruyorlar.
    De ki:'Sizin için tayin edilmiş öyle bir gün var ki, ondan ne bir saat ileri ne de geri kalabilirsiniz'.

8 Eylül 2020 Salı

 Sebe 28:

  •  Ey Resulum, Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin bir müjdecisi, azabımızın da bir uyarıcısı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunun farkında değiller.

 Sebe 27:

  •  De ki:' Allah(cc)'a ortak olarak tasavvur ettiklerinizi gösterin bir bakalım. Hayır! asla gösteremessiniz. Aksine O mutlak üstün ve yüce olan, her hükmünde tam isabet kaydeden Allah(cc)'tır.'

7 Eylül 2020 Pazartesi

 Sebe 24-26:

  •  De ki:' Sizi gökten ve yerden rızıklandıran kimdir? Şüphesiz ki, Allah(cc). O halde, ya biz ya siz, biri doğru yolda, diğeri de açık bir sapıklık içindedir. Ne siz bizim suçlarımızın hesabını vereceksiniz, ne de biz sizin suçlarınızın! Rabbimiz, bir gün ,(Hesap gününde) bizi bir araya getirecek ve aramızda adaletle hüküm verecektir. O her hükmü hakkıyla veren ve herşeyi ayrıntısı ile bilendir'.
    (
    Bu âyetler,  münazarada insaf prensibine işaret etmektedir. Hakikate sahib olan kimse, başlangıçta bunu iddia etmeyecek, hakikat karşısında rakibi ile kendisini eşit mesafeye  yerleştirecektir.  Delilini  ortaya  koyan,  netice  alacaktır.  Aksi  halde tartışma gerçekleşemez.SY

    There is a subtle gap between the question and the answer. The addressees were the mushriks who not only did not disbelieve in the existence of Allah but also knew and believed that the keys of the provisions are in His hand. But in spite of this they held others also as Allah's associates in His work. Now when they were confronted with the question: `Who gives you sustenance from the heavens and the earth?" they were put in a tight comer. If they mentioned another beside Allah they would say a thing contrary to their own and their people's creed. If they showed stubbornness and said such a thing, they feared that their own people would immediately refute them. And if they acknowledged that Allah alone is their Sustainer, they would immediately be confronted with the next question:¦Then, why and what for have you made these others your gods?" When Allah is the Sustainer, why should these others be served and worshiped? Thus they stand confused and bewildered. Neither can they say that Allah alone is the Sustainer nor that another god is the sustainer. When the questioner sees that they do not make any answer, he himself answers his question and says, Allah."  ET



    )

6 Eylül 2020 Pazar

Sebe 22-23:

  •  De ki:' Allah(cc)'tan başka ilahlık vasıfları atfettiğiniz şeylere yalvarın durun (elinize ne geçecek ki?). Onların ne yerlerde ne göklerde size verecekleri zerre kadar bir şey yoktur. Onların oralarda en ufak bir ortaklıkları dahi yoktur. Allah(cc), onlardan bir destekçi de edinmiş değildir.
    Allah(cc) katında , onun izin verdikleri hariç hiç kimsenin şefaatı fayda vermez. Hatta, kıyametin o dehşetiyle duydukları korku iyice ortaya çıkınca:' Rabbimiz neye hükmetti?' diye sorarlar. Diğerleri de:'  Her zamanki gibi gerçeği, Mükemmel olan da , Büyük olan da sadece Allah(cc)'tır' derler.
    (
    Bu  âyet  hakkında  farklı  yorumlar  yapıl-mış  ve  âyetin  daha  çok  Âhiret’le  ilgili  olduğu görüşü  ileri  sürülmüştür.  Fakat  hem  bundan  önceki  hem  bundan  sonraki  âyetlerin,  hem  de  Mekkeli  müşrikler  Âhiret’e  inanmadıkları  için  Âhiret’te şefaat  beklentisi  içinde  olamayacak-ları  gerçeğiyle,  aşağıda  gelecek  40’ıncı  âyetin  de  ortaya  koyduğu  üzere  bu  âyet,  müşriklerin meleklere  tapınmalarıyla  ilgili  olarak  dünyalık işleri açısından şefaat düşüncelerini reddetmek-tedir. Onlar, bazen kendilerine taptıkları putlar ve  melekler  gibi  varlıklara  Allah  ile  aralarında dünyevî  işleri  açısından  aracı  ve  şefaatçi  olsun  diye  taptıklarını  ileri  sürüyorlardı.  Âyet,  bunu  reddetmektedir.  Reddederken,  meleklerin  nasıl Allah’ın kulları olduklarını, ancak O’ndan emir aldıklarını  ve  emir  alırken  de  nasıl  bir  ürperti  ve   saygı   içinde   bulunduklarını   anlatmakta-dır.  AÜ

    Yani,  kendisi  ile  yarattıkları  arasında  “aracılık”  yapacak  biri  olarak.  Ayetin terti­binden  (ve  aynı  zamanda  17:56-57'den)  açıkça  anlaşılacağı gibi,  bu  pasaj,  özel­likle  İlahî  veya  yarı-ilahî  vasıflann velîlere/azîzlere  ve  meleklere  izafe  edilmesi ve onların Allah  katında  şefaat edebilmeleri konusuna  ilişkindir.ESED

    Lafzen,  “hakikate”  —yani,  Allah'ın  şefaate  izin  verip  vermemesi  konusundaki kararı (ki  O'nun sözkonusu  insanı temize  çıkarmayı kabul  edip etmemesi ile eş anlamlıdır)  mutlak  hakikat ve  adalet  ile uyumlu  olacaktır. ESED

    Allah dostlarının ve din önderlerinin,  Allah  nezdinde  aracılık  yapacağına  ve  ayrıcalık  elde  edeceğine  dair  tüm  tasavvurların  reddi.  Mİ
     Limen'in  hem  şefaat  edilen  hem  de  şefaat  edeni  kastetme  ihtimaline  binaen  "kendisine  izin verdikleri  dışında hiç kimsenin şefaati fay­da vermez" anlamı da verilebilir. Fakat burada­ki lâm'm da gösterdiği gibi  tenfa'u fiili tümlece geçmeyip  özne  üzerinde  kaldığı  için  şefaatin  tür  olarak  tamamı  olumsuzlanmıştır.   Bu  ve  bin  her  şeyi  görüp  gözetmektedir.  22  DE   Kİ:   "Allah  dışında,   (kendilerinde   tanrısal   güç)   vehmettiklerinizi   çağırın.   Ne  göklerde  ne  de  yerde  onların  zerre  ka­dar  bir  gücü  yoktur,-  üstelik  onlar  bu  iki­sinin  (yönetiminde)  bir  ortaklığa  da  sahip  değiller;  dahası  O  onlar  arasından  kendi­sine  bir  yardımcı  da  atamamıştır."40  23  O'nun  nezdinde,  kendisi  lehine  izin  ver­dikleri  dışında hiç kimse  için  şefaat  fayda  vermez:41    nihayet    (kıyametin)    dehşeti    (ödül  tevdi  edeceklerin)  kalplerinden  gi­derilince42   (ödüllendirilenler)   soracaklar:   "Rabbiniz  sizin hakkınızda ne buyurdu?" Berikiler  "Hak  neyse  onu:  zaten  mükem­mel    olan    da,    büyük    olan    da    sadece    O'dur"43   diyeceklerdir.   tüm  şefaat âyetleri;  "onlar,  O'nun hoşnut ve ra­zı   olmadığı   hiç   kimseye   şefaat   edemezler"   (79/Enbiya:  28)  ve  "De  ki:  şefaat  yetkisi  tama­mıyla  ve  sadece  Allah'a  aittir"  (77/Zümer:  44)  âyetleri  ışığında  anlaşılmalıdır.  Bu  da  şefaat'in  Allah'a  ait  bir  yetkinin  kula  devri  değil,  Al­lah'ın takdir ettiği ödülün sahibine tevdii oldu­ğunu  gösterir.   Ödülü  veren  Allah'tır.   Ödülü   takdim  izni  verdiği  kimseyi  de  böyle  onurlan­dırır.  Dolayısıyla  ödülün asıl  sahibinin onu  su­nan  olmadığını  ifade  eder.  Âyetin  öncesi  de  ödülü  gerçek  sahibi  dışında  kimseden  isteme­meyi  ifade  etmektedir Mİ






    )

5 Eylül 2020 Cumartesi

 Sebe 20-21:

  •  Ve nitekim, iblis onlar hakkındaki zan ve temennilerinde yanılmamıştı. İçlerindeki bazı müminler hariç, çoğu iblisin  çağrısına uymuştu. Oysaki iblisin onlar üzerinde hiç bir zorlayıcı gücü yoktu. Ancak, kim ahirete inanıyor, kim inanmıyor ayıralım diye bu şekilde iblisle imtahan ediyoruz. Nitekim, Rabbin her şeyi görüp gözetmektedir.
    (

    İblis’in insanlarla ilgili zan ve temennisi için bkn:  Hıcr  Sûresi/15:  39–40:  (İblis,  “Rabbim,”diye  ekledi:  “Madem  beni  azdırıp  saptırdın, ben  de  andolsun,  yeryüzünde  (dünya  hayatınıve  günahları)  onlara  çok  güzel  gösterecek  ve  andolsun,  onların  hepsini  azdırıp  saptıracağım. Şu  kadar  ki,  ancak  içlerinde  ihlâsa  erdirilmişolan  kulların  müstesna.”);  Nisâ  Sûresi/4:  119:  (“Andolsun, saptıracağım onları ve dipsiz emel-ler,  boş  ümitler,  yalan  sevdalar  ve  bâtıl  ideal-lerle  oyalayacağım  ...”);  A’râf  Sûresi/7:  16–17:  (“Öyleyse,  madem  Sen  beni  azdırıp  saptırdın, ben  de  andolsun,  o  insanları  saptırmak  için  Sen’in  dosdoğru  yolunun  üzerine  oturacağım. Oturup,  kâh  önlerinden,  kâh  arkalarından,  kâh  sağlarından,  kâh  sollarından  kendilerine  yak-laşacağım.  Onların  çoğunu şükredenler  olarak  bulmayacaksın!”).AÜ

    Bkz.  17:62  ve  İblis'in  (yani,  Şeytan'ın)  insan  cinsi  için,  “onların çoğunu  nankör kimseler olarak bulacaksın”  dediğini  nakleden 7:17'nin  son cümlesi. Karş.  I4:22'de  İblis'in  ağzından  nakledilen  benzer  bir  ifade  (“Sizin  üzerinizde hiçbir nüfûzum yoktu:  sizi sadece çağırıyordum; siz de bu çağrıya icabet ediyor­dunuz.”) ve buna ait not 31;  ayrıca  15:39-40'a ait not 30.  Bu sûrenin 20-21.  ayet­leri,  ilk bakışta  Sebe  halkına  atıfta  bulunuyorsa  da  gerçekte,  (ayetlerin  tertibin­den de anlaşılacağı gibi) daha geniş kapsamlı olup genel olarak insan cinsinden söz etmektedirler.ESED

     İblis:   "onların çoğunu nankörlük eden kimseler olarak  bulacaksın"       demişti  (56/A'râf:  17  ve  68/lsra:  62).Mİ.







    )

4 Eylül 2020 Cuma

 Sebe 18-19:

  • Onların memleketleri ile, bereketlerle donattığımız (filistin ve şam) diyarı arasında birbirine yakın beldeler var etmiş ve bunlar arasında düzenli ve sistemli bir ulaşım imkanı sağlamıştık:' Gece-gündüz tam bir emniyet içinde yolculuklarınızı yapın'.
    Buna ragmen, onlar da adeta :' Rabbimiz, sefer menzillerimiz arasındaki mesafeyi uzat' dercesine davrandılar ve böylece kendilerine yazık ettiler. Biz de onları geçmişin masalları haline döndürdük ve paramparça edip dağıttık.
    Şüphesiz ki bütün bunlarda, sabredip, (Allah(cc)'ın nimetlerine karşı) çok şükreden kullar için çok dersler vardır.
    (
    Bu,  çölde  kudret  helvası  ve  bıldırcın  etiyle  beslenen İsrail  Oğulları’nın  (Bakara  Sûresi/2:  57),  Hz.  Musa’ya  “Rabbine  dua  et  de,  bize  ye-rin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından,  mercimeğinden,  soğanından  çı-karsın!”  demeleri  gibiydi.  (Açıklama  için  bkn:  Bakara Sûresi/2, 61, not 72–73.) Ayrıca, konak-lama yerlerinde herhalde zabıta bulunuyordu ki, zenginliğin şımarıklığı  ve  yoldan  çıkarmışlığıiçinde  görünmeden,  yakalanmadan  günah  işle-mek ve belki yollarda rahat eşkiyalık yapabilmek, tecavüzlerde  bulunmak  için  de  böyle  diyorlardı. Bundan başka, Allah’ın verdiği nimetlere şükre-deceklerine, nankörlük içinde daha fazlasını isti-yor, şımarıkça bir hayat sürüyorlardı.AÜ.


    Veya  bir  kıraatta  inşa  değil  haber  olarak:  "Rabbimiz  sefer  menzillerimiz  arasındaki  me­safeyi uzattı."  Tercihimiz şu anlama gelmekte: şükredecekleri yere  fiili nankörlük yaparak hal lisanıyla  böyle  demeye  getirdiler.  Üslûp  bize,  her  nankörün  nankörlüğünün  "Bu nimeti  ben­den al!"  bedduası  olduğunu  öğretmektedir.  15.  âyetle  başlayan  bu  sembolik  üslûpta,  hal  dili­nin  konuştuğu mecazi bir  diyalog hakimdir. Mİ


    Moreover, the words in the Text also seem to suggest that the Sabaeans perhaps regarded their large population as a calamity for themselves, and they also wanted like the other foolish people that their population should fall.  ET
    In this context the "patient and grateful person" implies every such person (or persons) who does not lose his balance after he has received blessings from Allah, nor exults at prosperity, nor becomes heedless of God Who has blessed him with these. Such a person can learn great lessons from the history of those people who adopted the way of disobedience after attaining opportunities for progress and prosperity and ultimately met with their doom.   ET


    )

3 Eylül 2020 Perşembe

 Dua saati:15. Ey rahmeti kuşatılamayacak kadar geniş ve görüp gözetmesi başka kapılardan yardım dilenmeye ihtiyaç bı-rakmayacak kadar eksiksiz olan Rabbimiz! Biz kapı kulları-na merhamet buyur.. Seni hakkıyla zikredebilmemiz, Sana gerektiği gibi şükredebilmemiz ve en güzel şekilde ibadet edebilmemiz için bize yardım et.. himaye perdeni başımız-dan aşağı sarkıtıp bizi muhafazan altına al.. kendisine gü-vendiğimiz ve her şeyimizi emanet ettiğimiz vekilimiz ol ve bizi başkalarının ellerine bırakma.. bizi her zaman katında makbul, duru, katışıksız salih amellerle meşgul eyle.. bize ve dinimize karşı adavet duygularıyla oturup kalkanları da katından göndereceğin şeylerle oyala (oyala ki planlayıp durdukları kötülükleri yapamasınlar).. bizi onların kötülük-lerinden, komplolarından ve tuzaklarından koru, ey biricik merhamet Sahibi!

2 Eylül 2020 Çarşamba

 Sebe 15-17:

  •  Gerçekten Sebe halkına da, oturdukları diyarda bir ibret dersi vardı. Oturdukları meskenlerin sağında solunda bahçeler çevriliydi. (Peygamberleri kendilerine dedi ki): ' Allah(cc)'ın nimetlerinden yiyiniz, içiniz. O'na şükrediniz. Ne hoş bir diyar!. Ne kadar tarifsiz bir bağışlayıcı Rab!'.
    Fakat onlar bu davete sırt çevirdiler. Biz de üzerlerine (yıkılan) barajlardan boşalmış bir sel gönderdik ve onların sağdan-soldan uzayıp giden o güzelim bahçelerini, içinde sadece acı buruk yemişli bitkiler, ılgınlık , meyvesi az dikeni çok ağaçlar yetişen bir yere çevirdik.
    İnkarda inat etmelerinin karşılığı olarak bu başlarına geldi
    (ذَٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُوا).
    Bu inkarcılar başka ne sonuç bekleyebilir ki?(وَهَلْ نُجَازِي إِلَّا الْكَفُورَ).
    (
    Yüce Rabbim, daha önceki ayetlerde de buyrulduğu gibi, Allah(cc)'ın nimetlerini görme ve onlara bolca şükretmenin önemini Sebe halkı üzerinden bir kez daha hatırlatıyor. Fakat inatçı inkarcıların bu dünyada da yaptıklarına karşılık bulacakları şeyin acı bir azab olduğunu da daha önce hatırlatmıştı. Hatta bulacakları şey (أُولَٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ) acıtıcı bir hastalık (a painful plague (https://www.quranful.com/)). Enteresandır, https://en.wikipedia.org/wiki/Plague_of_Justinian sonrasındaki    https://en.wikipedia.org/wiki/Black_Death plague ve son olarak günümüzdeki https://en.wikipedia.org/wiki/COVID-19 plague_pandemic  benzer şekilde Yüce Rabbimin nankörlük ve şükürsüzlüğe verdiği karşılıklar mı acaba? Ne dersiniz? Bu kadar zulüm, haksızlık ve talanın iyice ayyuka çıktığı dünyada, Yüce Rabbim bunların karşılığını mı veriyor? Yakında anlarız inşallah 😒

    ٌزْجِر” (rijz) and “ٌزْرُج” (rujz) both mean continuous unease and permanent movement. ُزَج َّلرَا” (ar-rajaz): it’s a kind of camel sickness in which its hind legs or back become so weak that when he tries to get up his legs begin to wobble and he can’t stand up in first two or three attempts{T}. ٌزْجِر” (rijz) is the permanent unease that a nation suffers and it becomes so weak gradually that it is difficult to stand up again.LOQ


    )

1 Eylül 2020 Salı

 Sebe 14:

  •  Süleyman(as)'ın ölüm fermanını çıkarmamızdan sonra, cinler ve onun çevresindekiler onun öldüğünü ancak dayandığı asanın bir ağaç kurdu tarafından yenmesinden sonra yere düşmesiyle anlayabildiler. O yere düşünce, cinler kesin olarak anladılar ki, eğer gaybı bilselerdi, kendilerini zelil ve perişan eden o ağır işleri yapmaya devam etmezler (ve süleyman(as)'ın öldüğünü anlayıp işleri bırakırlardı).
    (
    Öyle anlaşılıyor ki, bir termit içeriden Hz. Sü-leyman’ın  asâsını  kemiriyordu.  Asâ  kırılıncaya kadar onun bu şekilde bir termit tarafından ke-mirilmesi uzun zaman alsa gerektir. Eğer cinler gaybı, yani duyularının dışında kalan varlık sa-hasını bilmiş olsalardı, termitin asâyı kemirdiği-ni, yani Hz. Süleyman’ın ölmek üzere olduğunu anlarlardı.  Bu  iş  bizzat  gerçekleşmiş  bile  olsa,  âyet mecazen, Hz. Süleyman’ın idaresinin birta-kım gizli örgütlerce uzun süre içeriden çökertil-meye çalışıldığına ve cinlerin bunun bile farkına varmadıklarına atıfta bulunuyor olabilir. AÜ

    Bu,  eski Arap geleneğinin vazgeçilmez bir parçası olan ve Kur’an'ın da bazı öğ­retilerini  mecazî olarak  anlatmakta  araç  olarak kullandığı  sayısız  Hz.  Süleyman menkıbesinden  yalnızca  biridir.  Bu  menkıbeye  göre  Hz.  Süleyman,  sarayında asâsına dayanmış bir şekilde öldü ve bir süre hiç kimse öldüğünün farkına var­madı:  Onun için çalışmakla görevlendirilmiş  olan cinn de,  kendisine yüklenmiş olan  ağır görevlerini  yapmaya  devam  etti.  Fakat  sonra bir kurt Hz.  Süleyman'ın asâsmı kemirmeye başladı ve desteksiz kalan  vücudu  yere yığıldı.  Burada  sadece ana çizgileriyle değinilen  bu kıssa,  insan  hayatının önemsizliği ve doğal güç­süzlüğü  ile  dünyevî kudret ve  ihtişamın  boşluğu ve  geçiciliğini anlatan  bir me­caz  olarak  kullanılmıştır.ESED

    Zımnen: Cihana hükmeden Süleyman da ol­sa, her dünyevi iktidar gelip geçicidir. Allah her iktidara,  onu  yıkacak  birilerini  musallat  eder.  Nitekim   Hz.   Süleyman'dan   sonra   kurduğu   muhteşem devlet oğlu Rehoboam'ın zevk ve se­fahate  dalması  sonucu  parçalanmıştı.  Bu  âyet­ten, Hz.  Süleyman'ın ölümü üzerine,  bir iç kar­gaşaya  meydan  vermemek  için  sanki  yaşıyor-muş  izlenimi  verme  amacıyla  siyasî  bir  tedbir  alındığı  da  çıkarılabilir.  Bu  durumda  âyet,  bu  tür tedbirlerin  dünyevi iktidann geçiciliği yasa­sını   değiştirmediğini   ifade   eder.   Öte   yandan   âyet  nüzul  ortamı  insanının  cinlerin  gaybı  bil­diğine  dair  batıl  inançlarını  reddeder.  Zımnen  der ki:  Eğer cinler gaybı bilselerdi,  Süleyman'ın  öldüğünü bilirler ve  boşuna yorulmazlardı.Mİ

    Another meaning of the sentence can be: "The true state and condition of the jinns became clear and exposed. " According to the first meaning, it will mean: "The jinns realized that their claim to have the knowledge of the unseen was wrong. " According to the second, it will mean: "The people who thought that the jinns possessed the knowledge of the unseen, came to know that they had no such knowledge."ET

    When We decreed death for him (Solomon), nothing showed his death to the Wild Tribes until a creature of the earth ate away the strength he had mustered. When the power base fell, the Wild Tribes rebelled regretting that they should have done it sooner only if they knew the new unjust King. (The 'creature of the earth' was the highly incompetent son Rehoboam, and successor of Solomon 38:34. Historically, ten of the Israelite Tribes also broke away from the Kingdom at that point)(Shabbir Ahmed)



    )