31 Ağustos 2021 Salı

 Enbiya 33-35:

  •  Geceyi de, gündüzü de, güneşi de ayı da yaratan O'dur. Bunların herbiri kendi yörüngelerinde gitmektedir. Biz, senden önce de hiç bir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedi yaşayacaklarını mı zannediyorlar?. Her canlı ölümü tadacaktır ve sizi gerçek değerinizi ortaya çıkarmak için hayır ve şer ile sınıyoruz (وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً). Nihayetinde hepinizin dönüşü Biz'edir.
    (
    B-L-W ب ل و
    بَلاءٌ “ ” (balaun), “ ابَتلَاءٌ ” (ibtela-un).
    Raghib says this word has two meanings:
    - To obtain information about one’s welfare or to acquire information about him.
    - For the real condition of something to become known, whether good or bad.
    When the word is used for God, it would have only the second meaning, because God knows it all, and one cannot even imagine that He is unaware of any condition {T, R}. Therefore, the word’s basic meaning is to portray the reality.
    بَلِیَ “ ” (bali), “ يَبْلٰی ” (yabla) is used for a cloth to become old and worn. Because when a cloth has been worn out, its real condition comes to light. Therefore “ ابلَاءٌَ ” (bala) is used for a man’s real personality to come out during times of difficulties and misery. But it does not necessarily mean that identity of everything has to be bad. It can also be good. That is why it could also mean the real personality of someone during happy times. There are two times when a man’s reality becomes manifest, times of misery and times of happiness. At both these times, his real self appears.
    اَلْمُبَالا ه “ ” (al-mubalah): to boast, or to pride oneself as to the better position in life against another {M}.
    اَبْتَلا “ ” (ibtelaa): to select, to choose {T}.
    The struggle between Right and Wrong goes on. In this struggle we get familiar with different facts of life. Sometimes one is faced with trying aspects and at other times with peaceful aspect of life’s happiness. This has been described by the Quran as “ اَبْتَلٰی ” (ibtela), meaning the different faces of life
    which keep appearing. In surah Al-Fajr, this meaning is made clear (see 89:15-16). This way man can determine as to see how far his capabilities go, because he can only face the difficult aspects of life to the extent to which his latent qualities have developed. These hurdles that he faces are actually a man’s opportunities for development of his own personality. This is what “ اَبْتَلٰی ” (ibtela).

    To explain this truth the Quran says:
    76:2 we give birth (initiate the birth) of Man with a mixed sperm and arrange it, so in the womb its latent capabilities gets developed and he grows into a seeing and hearing human child
    إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن نُّطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نبَّْتَلِﻴْهِ
    فَجَعَلْنَاﻩُ سمَِﻴْعاً بَصِيْر اً
    This is what “ اَبْتِلاَءٌ ” (ibtelaa) is and its correct definition is for latent elements to become evident and grow.




    )

30 Ağustos 2021 Pazartesi

 Enbiya 30-32:

  •  Peki, o hakkı inkara şartlanmış olanlar görmüyorlar mı ki, gök ve yer başlangıçta bir bütün idi, Biz onları ayırdık ve yaşayan herşeyi de su'dan yarattık. Hala inanmayacaklar mı?.
    Ve (görmüyorlar mı ki), onları sarsmasın diye yeryüzünde sağlam (kazık gibi) dağlar varettik ve kolayca yollarını bulabilsinler diye aralarında vadiler açtık. Ve göğü de güvenli bir kubbe, bir çatı olarak yüksettik. Ama yine de onlar (yaradılışın) bu açık dedillerine yüz çeviriyorlar.
    (
    Kur’ân, sonsuzca derin manâ katmanlarına sa-hip olup, hemen her seviyeden her ilim erbabına bu  katmanlardan  birini  sunar.  Meselâ,  “göklerle  yerin  bitişik  halde  iken  açılması  ve  her  canlının sudan  yaratılması”,  âyete  lâfzı  açısından  bakan  bir ilim adamına şu manâyı verir: Gök berrak, bu-lutsuz, yer kuru ve hayatsız, herhangi bir şey bi-tirmesi mümkün olmayan bir halde iken Cenab-ıAllah (c.c.), göğü yağmurla, yeri yeşilliklerle açıp, ikisi arasında bir tür evlilik ve telkihle bütün can-lıları o sudan yaratmıştır. Yani suyu, bütün can-lıların çift çift yaratılmasında bir sebep kılmıştır. Bu öyle bir Kadîr-i Zülcelâl’in işidir ki, yer O’nun küçük bir bostanı ve göğün yüzünün örtüsü olan bulutlar O’nun bu bostanında bir süngerdir. İşte o ilim adamı, bu manâyı anlar ve Allah’ın kudreti-nin sonsuzluğu önünde secde eder.Âyet, araştırmacı bir ilim adamına şu manâyısunar: Başlangıçta gök ve yer şekilsiz birer küme, menfaatsiz  âdeta  birer  yaş  hamur,  herhangi  bir  şey bitirmeye elverişli olmayan birer madde iken, Allah onları açıp yaydı; her birine güzel bir şekil, faydalı  birer  suret  verip,  onları  pek  çok  yaratı-ğına menşe’ etti. Bu ilim adamı da, Allah’ın bu evrensel hikmeti karşısında hayran olur.Yeni zamanın bilim adamı ise, bu âyetten şunu anlar: Güneş sistemini oluşturan gezegenler, baş-langıçta  bir  gaz  bulutu,  açılmamış  bir  hamur  şeklinde iken Hz. Allah (c.c.), o hamuru açtı. Bu gaz kütlesi, çok süratli hareketle soğumaya yüz tuttu ve Allah, ona verdiği hareketin süratiyle o hamurdan  gezegenler  şeklinde  parçalar  kopardıve her birini yerine yerleştirdi. Yerin üzerine top-rak sererek, gök tarafından yağmur yağdırarak, güneşten ışık serperek dünyayışenlendirip biz-leri içine koydu. Bilim adamı bunu görür, başınıtabiat  bataklığından  çıkarır  ve  “Bir  ve  ortaksız olan Allah’a iman ettim.” der.Bu âyetin bilim adamlarına sunduğu bir diğer manâ da şudur: Kâinat baştan adına esir denilen, (bazılarınca da hidrojen –ki, bilindiği gibi suyun iki temel maddesinden biridir– olarak kabul edi-len)  çok  şeffaf  ve  akıcı  bir  madde  halinde  idi.  Allah,  bu  maddeyi  atomlara  menşe’  yapıp,  her  şeyi de bu atomlardan yaratarak, yine bu esir ok-yanusuna yerleştirdi. (Sözler, “25. Söz”, 515–516) AÜ


    Allah  “yaşayan her canlıyı  sudan yarattı”  ifadesi,  bugünün  bilim dünyasının  ev­rensel olarak kabul  ettiği bir gerçeği son  derece  özlü bir biçimde dile  getirmek­tedir. Bu Kur’ânî ifade üç boyutlu bir anlam ortaya koymaktadır:  (1) Su -ve özel­likle,  deniz- tüm  canlı  türlerinin  ilk örneğinin  (prototype)  ortaya  çıktığı  ortam­dır;  (2) Var  olan ya  da  tasarlanabilen tüm sıvılar  içinde  yalnızca su,  hayatın  or­taya çıkıp tekamül  etmesi için uygun ve gerekli özelliklere sahiptir;  (3)  Hayvan­sal  ya  da  bitkisel,  canlı  her  hücrenin fiziksel  temelini  oluşturan ve  içinde  hayat olgusunun belirebileceği yegane madde ortamı olan protoplazma büyük ölçüde sudan  ibarettir ve  bütünüyle  suya  dayanmaktadır.  Evrenin başlangıçtaki fiziksel birliğine  işaret eden  önceki ifadeyle  canlı  âlemin elementer birliğini  işaret  eden bu  ifadenin birlikte  ele  alınması,  tüm yaratılış  olgusunun  dayandığı  tek bir pla­nın,  tek ve  tutarlı bir yaratma  eyleminin ve buna  bağlı  olarak da  tek bir yaratı­cının varlığına  götürmektedir.  Allah'ın birliğine ve  yarattığı âlemin bu  anlamda­ki insicamına  ilişkin vurgu  aşağıda  92.  ayette yeniden  dile getirilmektedir.ESED


    )

29 Ağustos 2021 Pazar

 Enbiya 28-29:

  •  Allah(cc), onların yaptıkları ve yapacakları şeyleri de bilir ve onlar, sadece Allah(cc)'ın hoşnut olduğu kullar hakkında şefaatte (onlar için bağışlanma ve dua) isterler, çünkü (herkesden önce) onların kendileri Allah(cc)'tan (O'na duydukları derin saygı ve tazim sebebiyle) korkarlar. Ve onlardan biri eğer :' Allah(cc) yanısıra ben de bir ilahım' diyecek olsaydı, varacağı yer cehennem olurdu. (Çünkü) Biz zalimleri böyle cezalandırırız.

28 Ağustos 2021 Cumartesi

 Enbiya 25-27:

  • Nitekim, Biz senden öncede gönderdiğimiz peygamberleri de:' Benden başka ilah yok, öyleyse yanlızca bana kulluk edin' mesajıyla vahyettik. Ama onlar :' Rahman çocuk edindi' dediler. Allah bundan münezzehdir. (Aksine, Allah(cc)'ın soyundan geldiğini söyledikleri kimseler) ilahi ikrama mazhar kullardır.  Sözkonusu kimseler, Allah(cc) onlara vahyetmeden asla konuşmazlar ve O'nun buyruğu ile hareket ederler.

27 Ağustos 2021 Cuma

 Enbiya 21-24:

  •  Yoksa yeryüzünde birtakım ilahlar edindiler de, onlar mı ölüleri diriltecekler? Eğer Allah(cc)'tan başka ilah olsaydı, herşeyin düzeni bozulurdu. Arşın Rabbin olan Allah(cc), onların her türlü nitelemelerinden münezzehtir. Allah(cc), yaptığından sual olunmaz, fakat, onlar ise sorguya çekileceklerdir. Yoksa Allah(cc)'tan başka bir ilah mı buldular?
    De ki:' Kesin deliliniz var mı? İşte bu söylediklerim, benimle beraber olanların ve benden öncekilerin düşünüp inandığı ve sürekli söylediği şeydir'.
    Maalesef, onların çoğunluğu hakkı/hakikati kavrayamazlar, ondan dolayı da bundan yüz çevirirler.

26 Ağustos 2021 Perşembe

 Enbiya 19-20:

  •  Gökte ve yerde olan her şey onundur. Onun yanında yer alanlar, O'na kulluk etmede asla ne kibre kapılırlar ne de yorgunluk duyarlar. Gece gündüz O'nun adıyla hareket ederler ve asla da usanmazlar.
    (
    S-B-H س ب ح
    سَبْحٌ “ ” (sabh): to swim.
    سَبحََ باِلنہَّْرِ “ ” (sabaha bin nahari), “ فِی النَّہْرِ سَبْح اً ” (fi nahari sabhan), “ً سَباَحَۃ ” (sabaha): he swam in a canal.
    اَسْبَحَہٗ فِی الْمَاءِ “ ” (asbahu fil maa): made him swim in water.
    الَسَّابحَِاتُ “ ” (as-sabihaat): boats.
    الَسَّوَابحِ“ ” (as-sawabih): horses while running very fast move their limbs like a fast swimming action.
    الَسبَّاَّحُ “ ” (as-sabbbah): a good swimmer, on a same pattern also used for a fast horse or a fast camel {T}.
    سَبْحٌ “ ” (sabh): to venture far and wide in the quest for earning a living {T}.
    الَسبَّحُْ “ ” (as-sabh) also means to experience travel through various lands {Latif-ul-lugha}.
    Ibn Faris has said that it means a kind of pursuit , thus “ سَبْحٌ ” (sabh) means to strive very hard with utmost effort to achieve a goal, to strive with the maximum strength, to make sustained and continuous effort.
    Taj-ul-Uroos has described a dream of Ibn Shameel in which he saw a person who was explaining the meaning of “ سُبحَْانَ لله ” (subhan Allah). He was explaining through the example of a horse which is going at a maximum speed like a fast swimmer. This means “ سُبحَْانَ لله ” (subhan Allah) to direct all efforts towards Allah as explained in the Quran and to remain steadfast in following the values {T}.
    Raghib has also said that “ سَبْحٌا ” (sabha) means to go very fast in water or through air. Later it was allegorically used for the stars in the sky.
    الَسَّبيِْحٌ “ ” (as-sabih) means to make haste in Allah’s obedience, but with passage of time the meaning expanded and was also used for spoken or practical worship {R}. Till this day “ٌ سُبحَْۃ ” (subh) means beads
    of a rosary. Although this is not common among the Arabs, since rosaries were used by Christians in their worship, something they probably borrowed from Buddhists.
    The system which Quran proposes for the believers places great importance on “ صلوٰة ” (salaah), which includes gathering for the prayer. These gatherings are physical manifestations of the group’s acceptance
    of guidance from Allah. This is a manifestation in the form of “ رکوع ” (ruku) and “ سجود ” (sajud) which are translated to bowing and genuflecting. While doing this bowing and genuflecting, a believer agrees to follow and live according to Allah’s laws and to spend his lifetime in implementing those laws in the society where he lives. The words in which this agreement is made are also termed as the “ ”تَسْ بِيْحٌ (tasbeeh) of Allah. Obviously if a person only says so but fails practically follow it , then these utterances
    are mere rituals. The movements in salaah are the manifestations of one’s motive to follow the guidance as explained in the Quran. If these gatherings are not followed through any actions and these become an end it then nothing positive will emerge in the real life. It is evident that by simply enumerating the attributes of Allah and by counting the beads of a rosary are not the actions the Quran has directed us to do. These rituals can never produce any results and result in waste of precious human time.
    تَسْبِيْحٌ “ ” (tasbeeh), according to the Quran means to fully observe the laws of Allah by directing all efforts employing all resources to achieve desired results.
    Lissan-ul-Arab says that “ تَسْبِيْ ح ” (tasbeeh) means transcendence. It is used for saying “ سُبحَْانَ لله ” (subhan Allah), or mention of Allah, praise of Allah etc. Since the aspect of intensity is implicit in it, therefore
    tanzia would mean to consider Allah free from all limitations and weaknesses.
    This root has the element of intensity and strength. As such “ کِسَاءٌ مُسَبحٌَّ ” (kisaaun musabbbah) means very strong and tightly knit blanket. Hence “ فسَِبحٌَّ باِسْمِ رَ بکَِّ العَْظِيْمِ ” (fasibbah bismi rabbikal azeem) would mean to adopt the attributes of Allah as mentioned and explained in the Quran with total conviction and to propagate them widely for the benefit of others.

    )

25 Ağustos 2021 Çarşamba

 Enbiya 16-18:

  •  Bir de şunu bilin ki; Biz gökleri ve yeri ve aralarındaki her şeyi oyun olsun diye yaratmadık. Eğer bir oyun ve eğlence edinmek isteseydik, bunu katımızda edinirdik. Ama hiç böyle bir şey diler miyiz!.
    Tersine Biz, hakkı batılın başına çarparız da, onu paramparça eder ve böylece batıl yok olur gider.
    O halde, Allah(cc)'a yakıştırdığınız şeylerden dolayı yazıklar olsun size!.
    (
    Lafzen,  “eğer  böyle  yapmayı  irade  etseydik”:  yani,  Allah  “bir  eğlence  arayacak olsaydı” (ki, mutlak manada kendine yeterli ve sınırsız kudret sahibi olduğu için, hiçbir şekilde O'nun böyle bir şeye  ihtiyacı  yoktur)  bunu  Kendi  Zâtı'nda  bulur­du;  sırf  bunun  için,  yani  sırf kendini  eğlendirmek  ve  deyim  yerindeyse,  kendi varlığının bir  “yansımasını”  ortaya  koymak  gibi  farazî ve  mantıken  anlamsız  bir amaç  için ayrı  bir evren yaratmaya  ihtiyaç duymazdı.  Kur’an'ın vecîz  ifade tarzı içinde  yukarıdaki  pasaj  Allah'ın  müte'âl  olduğunu,  kendisine  yakıştınlabilecek beşerî her türlü duygusal  ve  ruhsal  ihtiyaçtan  (oyun,  eğlence  ihtiyacı gibi) uzak olduğunu  dile getirmektedir. ESED

    Yani,  Allah'ın  müte'âl  (yarattığı  her  şeyin  üstünde  ve  ötesinde)  olduğu  gerçeği karşısında,  O'nun, yaratılmış âlemin içinde ya  da onunla birlikte var olduğu yo­lundaki  sahte ve  çürük  anlayışlar tutunamaz,  yok  olur gider. ESED

     Allah'ı  tanımaya  çalışmak  yerine  tanımla­maya  çalışanlar,  -haşa-  Allah'ı  nesne  kendini  özne yerine koymuş olan haddini bilmezlerdir. Mİ

     Yaratan ya da yaratılanı, birini diğerine dahil eden  bir  tezle  tanımaya  çalışmak,  "tanımak"  değil  "tanımlamak"  (tavsif)  sayılmaktadır.  Bu  ise, haddini aşan insanın Yaratıcısına had ve hu­dut  çizmeye  kalkışmasıdır.  Oysa  ki yaratılmış­lar  dünyası  "tanımak"  için  var  edilmiştir,-  bu  nedenle  de  vahiy  bu  evreni  "işaret,  atıf,  belge"  anlamına  gelen   'ilm-'alâmet  köküne  nisbetle  'âlem/'âlemin diye isimlendirir (1/Fatiha:  1,  not  2).  Zira  "yaratılmış  varlıklar  evreni  olan"  bu  'âlem,  O'nun  varlığına,  birliğine,  eşsizliğine  ve  yaratıkları  üzerindeki  mutlak  tasarrufuna  dela­let  eden  birer  belge  ve  âyet,  birer  alem  ve  ala­mettir. Mİ

    This was to refute their entire conception of life which was based on the assumption that man was free to do whatever he liked, and there was none to call him to account or take him to task: that there was no life in the Hereafter where one's good deeds would be rewarded and evil deeds punished. In other words, this meant that the whole universe had been created without any serious purpose and therefore there was no need to pay any heed to the Message of the Prophet.

    That is, "This world has been created with a definite purpose and not as a plaything; for, if he had wanted to enjoy a sport, We would have done so without creating a sentient, rational and responsible creature like you. Far be it from Us to put man to trial and conflict for the sake of mere fun."

    That is, "The object for which this world has been created is to stage a conflict between the Truth and falsehood. And you yourselves know that in this conflict falsehood has always been defeated and destroyed: You should, therefore, consider this reality seriously, for, if you build the system of your life on the false presumption that it is mere fun, you will meet with the same consequences as the former people did, who presumed that the world was a mere show and pastime. Therefore you should reconsider your whole attitude towards the Message which has come to you. Instead of making fun of it and scoffing at the Messenger, you should take a warning from the fate of the former peoples."ET






    )

24 Ağustos 2021 Salı

 Enbiya 11-15:

  •  Hem (bilmiyor musunuz ki) Biz, nice zalim toplulukları kırıp geçirdik te, onların yerine yeni toplumlar inşaa ettik. Ve onlar Bizim ezici gücümüzü hissettikleri an, hemen oradan kaçmaya yeltendiler.
    ' Durun!, kaçmaya kalkışmayın!. Sizi küstahça şımartan konforlu yaşantınıza ve konaklarınıza dönün, daha vereceğiniz hesap var!'.
    Onlar :' Yazıklar olsun bize! bizler zulumde hep ısrar ettik'.
    Ve onların bu çırpınmaları, Biz onları biçilmiş bir tarlaya ya da bir kül yığınına çevirinceye kadar devam edecek.

23 Ağustos 2021 Pazartesi

 Enbiya 9-10:

  •  Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik ve onları ve (yanlarındaki) dilediğimiz kimseleri kurtardık, ama haddi aşanları ise helak ettik.
    (Ey insanlar!) gerçek şu ki, Biz size, akılda tutmanız gereken (ذِكْرُكُمْ) her şeyi kapsayan bir ilahi mesaj indirdik. Hala aklınızı kullanmıyacak mısınız?.
    (
     İlk ağızda  “hatırlatıcı”,  “hatırlama/hatıra”  ya  da  Râğıb'ın tanımlamasıyla,  “[bir şe­yin] zihinde tutulması”  anlamını taşıyan zikr tabiri aynı zamanda  “kişinin kendi­siyle anıldığı, hatırlandığı -yani övüldüğü- şey”; bir başka deyişle:  “şöhret/nam” ya  da  “ün”;  ve bu doğrultuda,  deyimsel  olarak  “onur”,  “şeref’ yahut  “itibar”  an­lamlarına  da gelmektedir.  Bu  nedenle,  yukandaki  ibare,  “hatırlatıcı"  kavramının yanında,  ayrıca,  Kur’an'da  vaz’edilen  manevî  ve  toplumsal  vecibelere  uymakla insanın  kazanacağı  onur  ve  mutluluğa  ilişkin  dolaylı  bir  İma  da  taşımaktadır. Zikrukum ifadesini  “akılda  tutmanız  gereken her şey”  ifadesiyle  aktarırken zikrteriminin bütün bu  anlamlarını  dile  getirmeye  çalıştık.ESED

    This is a comprehensive answer to the various objections which were being raised in desperation by the disbelievers of Makkah (and today's societies) against the Qur'an and the Holy Prophet, as if to say:"What is there in this Book that you cannot understand? Why don't you consider it in the right spirit? There is nothing contradictory in it: it discusses you and your own problems and affairs of life; it describes your own nature, origin and end; it discriminates between good and evil and presents high moral qualities which your own consciences endorse and confirm. Why don't you, then, use your minds to understand this simple and easy thing?"ET


    )

22 Ağustos 2021 Pazar

 Enbiya 6-8:

  •  Onlardan önce helak ettiğimiz diğerleri de iman etmemişti, bunlar mı iman edecek! Daha önce de , kendisine vahyettiğimiz bir kısım erkekleri (peygamber olarak) gönderdik. Dolayısıyla (onlara de ki) :' Eğer kendiniz bilmiyorsanız, önceki kitapları okuyup takip edenlere sorun!'. (Göreceksiniz ki) Biz onları yemek yimez içmez birer yaratık olarak yaratmadık. Onlar ölümsüz de değildi.
    (
    Kur’an'da  sıkça  atıfta bulunulan bu eski toplumların çöküşü,  değişmez biçimde, kendi maddeci hayat görüşlerine ters düşen tüm manevî gerçeklere karşı umur­samaz  tutumlar  seçmiş  olmaları yüzündendi;  hal  böyleyken,  (Kur’an'ın  bizi  yö­nelttiği  muhakeme  tarzına  göre),  benzer  tutumları  benimsemiş  olan  Muhammed'in (s) muhaliflerinden (veya daha sonraki toplumlardaki muhaliflerden de) o'nun getirdiği mesajın değerini takdir etmek yönün­de  daha  iyi niyetli  bir yaklaşım beklenebilir miydi?ESED

    )

 Enbiya 4-5:

  • De ki:' Benim Rabbim, yerde ve gökte konuşulan her şeyi bilir. Her şeyi işiten ve her şeyin aslını bilen O'dur'.
    Onlar, (peygamberlerin söylediklerinin) bazen karma karışık rüyalar, bazen kendi uydurması bazen de şiir olduğunu söyleyip durdular, ' Önceki peygamberlere geldiği gibi, bize bir mucize getirsene!' diye de eklediler. 
    (
    This contains a concise answer to the demand for a sign to the effect

    (1) You ask for Signs like the ones which were shown by the former Messengers but you forget that those obdurate people did not believe in spite of the Signs shown to them.

    (2) While demanding a Sign, you fail to realize that the people, who disbelieved even after seeing a Sign, were inevitably destroyed.

    (3) It is indeed a favor of Allah that He is not showing the Sign as demanded by you. Therefore, the best course for you would be to believe without seeing a Sign. Otherwise, you will meet the same doom that the former communities met, when they did not believe even after seeing the Signs. ET

    )

21 Ağustos 2021 Cumartesi

Enbiya 1-3:

  •  İnsanlar için hesap verme vakit yaklaştı, fakat onlar hala koyu bir gaflet ve umursamazlık içinde dalmış gidiyorlar. Rablerinden kendilerine ne zaman bir uyarı gelse, onu da sadece alaya alarak dinliyorlar. Kalpleri geçici hoşnutluklar peşinde, ve o zalimler gizliden gizliye fısıldaşıp :' O da sizin gibi bir beşer, öyleyse göz göre göre böyle büyülü bir söze (السِّحْرَ) mi kapılacaksınız?' diyorlar.
    (
    Sihr (lafzen,  “büyü” yahut “tılsım”) sözcüğü  için seyrek  olarak kullandığımız “bü­yüleyici söz”  karşılığı  için bkz.  bu terimin Kur’an'ın nüzul kronolojisi itibariyle  ilk kez geçtiği 74:24 —Muhammed'in (s)  “büyüleyici söz”e sahip bir ölümlüden baş­ka  biri  olmadığı  yolundaki  gayr-i  samimî  bir  iddiaya  dayanarak  Kur’an  mesajını reddetmekle,  Kur’ânî  öğretinin  muhalifleri  aslında  “gerçek  düşüncelerini  sakla­maktadırlar;  çünkü,  bunların  muhalefetleri  bu  öğretiye  yönelttikleri  ciddî ve  ma­kul bir  eleştiriden  çok,  Hz.  Peygamber'in  çağrısını  olumlamanın  beraberinde  ge­tireceği ahlakî ve  manevî disipline uymak konusunda  duydukları  derin ve  köklü isteksizliğe  dayanmaktadır. ESED


    The disbelievers, who were the chiefs of Makkah, whispered to one another to this effect: "Anyhow this man cannot be a Prophet because he is a human being like us and eats and drinks and has wife and children like us. We see nothing unusual about him that might distinguish him from us and make him worthy of the office of Prophethood. We, however, admit that there is some magic in his talk and personality. That is why any one who listens to him or goes near Him is charmed. Therefore, the best thing for you is not to listen to him at all, nor go near him, for listening to him or going near him will only be involving yourselves intentionally in his snare."

    The reason why they accused the Holy Prophet of practicing magic was that even his antagonists were "charmed" by his personality. when they met him. Muhammad bin Ishaq (d. 152 A.H.) says, "Once `Utbah bin Rabi`ah, the father-in-law of Abu Sufyan, said to the chiefs that he wanted to see Muhammad and give him counsel. They said, `We have full confidence in you; you may go and have a talk with him.' Accordingly, he went to the Holy Prophet and said, `Dear nephew, you know that you were held in great honor here before this and you belong to a noble family. Why have you then brought this affliction to your people? You have caused discard among them: you consider your people to be fools: you speak ill of their religion and deities, and you declare their deceased forefathers to be disbelievers. My dear nephew, if your object is to become a rich man, we can give you so much wealth that you will become the richest man among us: if you are seeking a high rank, we will make you our chief, even our king, if you so like. But if you are suffering from a mental illness which makes you see illusions, we will have you treated by the best physicians.' He went on talking in this strain and the Holy Prophet remained silent. When he had a long talk, the Holy Prophet said, `Abul Walid, have you had your say or do you want to say anything more?' He replied that he had said what he had to say. Then the Holy Prophet said, `Now listen to me'. And he began to recite Surah Ha Mim Sajdah (Chapter XLI) after Bismillah and Utbah listened to him as if he had been charmed. When the Holy Prophet came to v. 38, he fell down in prostration. Then raising his head, he said, 'O Abul Walid, I have said whatever I had to say, and you have heard it. Now I have nothing more to say'. After this `Utbah walked back towards the chiefs who perceived him to be a changed man, and remarked, `By God ! his face shows that he is not the same man that he was when he went from here.' When he came to them, they asked, `What has been the result of your mission'? He answered, `By God, today I have heard a thing the like of which I had never heard before. By Allah! It is not poetry nor sorcery nor divination. O people of Quraish, I advise you to leave him to himself. From what I have heard from him, I conclude that his Message is going to bring about a great revolution here. If the Arabs overcome him, you will stand absolved from the charge of murdering your own brother, and if he over-powers the Arabs, his sovereignty will be your own sovereignty and his honor your own honor.' The people answered, `By God! you, too, O Abul Walid, have been charmed by him'. To this he replied, `I have expressed my opinion. Now it is for you to accept or reject it'." (Ibn Hisham, Vol. I, pp. 313-314). Baihaqi, in his narration of the above event, makes this addition: "When the Holy Prophet recited v. 13: `If they turn away from your Message, say to them, I have warned you of the coming of a thunderbolt like the thunderbolt that visited the `Ad and the Thamud', `Utbah placed his hand on the mouth of the Holy Prophet, saying, `For God's sake, have mercy on your own people'."

    In this connection, ibn Ishaq has cited another event. Once a man from the clan of Arash came to Makkah with some camels and Abu Jahl bought them. When he demanded their price, he put him off by lame excuses. At last the man came to the Sanctuary of the Ka`bah and began to bewail publicly the dishonesty of Abu Jahl. The Holy Prophet was also sitting in a corner of the Sanctuary. The chiefs of the Quraish said to the man, "We cannot help you in any way in this matter; look, there is a man sitting: go to him and he will get you your money." Accordingly the Arashi went towards the Holy Prophet and the chiefs began to whisper jokingly, "Today there will be great fun!" When the man expressed his complaint before the Holy Prophet, he at once stood up and accompanied him to the house of Abu Jahl, followed by an informer of the chiefs. The Holy Prophet knocked at Abu Jahl's door, who asked from inside, "Who is there"? He answered, "Muhammad". Hearing this, he at once came out and the Holy Prophet said to him, "Pay this man his dues." Accordingly, Abu Jahl went in without uttering a word, brought the price of the camels and paid the man. At this the informer ran back to the Quraish and told them the whole story and said, "By God, today I have seen something which I had never seen before. When Abu Jahl came out, Muhammad asked him to pay the dues, and he obeyed him as if he were spell bound." (Ibn Hisham, Vol. II, pp. 29-30).

    It was this "charm" of the personality, character and words of the Holy Prophet which these people considered to be the effects of "charm" and warned the people not to go near him for fear of his "magic." ET

    )

20 Ağustos 2021 Cuma

  Enbiya -1:
(Diyanet çevirisi)

  •  1. İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirdiler.

    2. Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak dinlerler.

    3. Kalpleri hep eğlencede(gaflette),hem o zalimler şu gizli fısıltıyı yaptılar: Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?

    4. (Peygamber) dedi ki: Rabbim, yerde ve gökte (söylenmiş) her sözü bilir. O, hakkıyla işiten ve bilendir.

    5. "Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bir âyet getirsin."

    6. Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir belde iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecekler?

    7. Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.

    8. Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdir.

    9. Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine getirdik; böylece, hem onları hem de dilediğimiz (başka) kimseleri kurtuluşa erdirdik; müsrifleri de helâk ettik.

    10. Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâla akıllanmaz mısınız?

    11. Zalim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücuda getirdik.

    12. Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın ki oralardan (azap bölgesinden) kaçıyorlar!

    13. "Kaçmayın! İçinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün! Çünkü size sorular sorulacak!"

    14. "Vay başımıza gelenlere! dediler; gerçekten biz zalim insanlarmışız."

    15. Biz kendilerini, kuruyup biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları sürüp gider.

    16. Biz, göğü, yeri ve bunlar arasındakileri, oyuncular (işi, eğlencesi) olarak yaratmadık.

    17. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi tarafımızdan edinirdik. (Bu irademizin eseri olurdu. Ama) biz (bunu) yapanlardan değiliz.

    18. Bilakis biz, hakkı bâtılın tepesine bindiririz de o, bâtılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, bâtıl yok olup gitmiştir. (Allah'a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!

    19. Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.

    20. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.

    21. Yoksa (o müşrikler), yerden birtakım tanrılar edindiler de, (ölüleri) onlar mı diriltecekler?

    22. Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.

    23. Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.

    24. Yoksa O'ndan başka birtakım tanrılar mı edindiler? De ki: Haydi delillerinizi getirin! İşte benimle beraber olanların Kitab'ı ve benden öncekilerin Kitab'ı. Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler.

    25. Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: "Benden başka İlâh yoktur; şu halde bana kulluk edin" diye vahyetmiş olmayalım.

    26. Rahmân (olan Allah, melekleri) evlât edindi, dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Bilakis (melekler), lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.

    27. O'ndan (emir almazdan) önce konuşmazlar; onlar, sadece O'nun emri ile hareket ederler.

    28. Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler!

    29. Onlardan her kim: "Tanrı O değil, benim!" derse, biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz, zalimlere böyle ceza veririz!

    30. İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?

    31. Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar.

    32. Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise, gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirirler.

    33. O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı... yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.

    34. Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?

    35. Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.

    36. (Resûlüm!) Kâfirler seni gördükleri zaman: "Sizin ilâhlarınızı diline dolayan bu mu?" diyerek seni hep alaya alırlar. Halbuki onlar, çok esirgeyici Allah'ın Kitabını inkâr edenlerin ta kendileridir.

    37. İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.

    38. "Eğer, diyorlar, doğru iseniz, ne zaman (gerçekleşecek) bu tehdit?"

    39. İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından (saran) ateşi savamayacakları, kendilerine yardım dahi edilmeyeceği zamanı bir bilselerdi!

    40. Bilâkis kendilerine o (kıyamet) öyle âni gelir ki, onları şaşırtır. Artık, ne reddedebilirler onu, ne de kendilerine mühlet verilir.

    41. Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; ama onları alaya alanları, o alay konusu ettikleri şey kuşatıverdi.

    42. De ki: Allah'a karşı sizi gece gündüz kim koruyacak? Buna rağmen onlar Rablerini anmaktan yüz çevirirler.

    43. Yoksa kendilerini bize karşı savunacak birtakım ilâhları mı var? (O ilâh dedikleri şeyler) kendilerine bile yardım edecek güçte değildirler. Onlar bizden de alâka ve destek görmezler.

    44. Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihayet ömür kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kâfirlere ait) araziyi çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar mı?

    45. De ki: Ben, sadece, vahiy ile sizi ikaz ediyorum. Fakat, sağır olanlar, ikaz edildikleri zaman bu çağrıyı duymazlar.

    46. Andolsun, onlara Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunsa, hiç şüphesiz, "Vah bize! Hakikaten biz zalim kimselermişiz!" derler.

    47. Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz.

    48. Andolsun biz, Musa ve Harun'a, takvâ sahipleri için bir ışık, bir öğüt ve Furkan'ı verdik.

    49. (O takvâ sahipleri ki) onlar, görmedikleri halde Rablerine candan saygı gösterirler. Yine onlar, kıyametten korkan kimselerdir.

    50. İşte bu (Kur'an) da, bizim indirdiğimiz hayırlı ve faydalı bir öğüttür. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?

    51. Andolsun biz İbrahim'e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.

    52. O, babasına ve kavmine: Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor? demişti.

    53. Dediler ki: Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.

    54. Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.

    55. Dediler ki: Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?

    56. Hayır, dedi, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şahitlik edenlerdenim.

    57. Allah'a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!

    58. Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye.

    59. Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir, dediler.

    60. (Bir kısmı:) Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrahim denilirmiş, dediler.

    61. O halde, dediler, onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik ederler.

    62. Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim? dediler.

    63. Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa! dedi.

    64. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) "Zalimler sizlersiniz, sizler!" dediler.

    65. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun, dediler.

    66. İbrahim: Öyleyse, dedi, Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâla tapacak mısınız?

    67. Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?

    68. (Bir kısmı:) Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin! dediler.

    69. "Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!" dedik.

    70. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.

    71. Biz, onu ve Lût'u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.

    72. Ona (İbrahim'e), İshak'ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya'kub'u lütfettik; herbirini sâlih insanlar yaptık.

    73. Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi.

    74. Lût'a gelince, ona da hüküm (hakimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu, çirkin işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zira onlar (o memleketin halkı), gerçekten fena işler yapan kötü bir kavimdi.

    75. Onu (Lût'u) rahmetimize kabul ettik; çünkü o, sâlihlerden idi.

    76. Daha önce Nuh da dua etmiş, biz onun duasını kabul etmiştik. Böylece, kendisini ve (iman eden) yakınlarını büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.

    77. Onu, âyetlerimizi inkâr eden kavimden koruduk. Gerçekten onlar, fena bir kavim idi; bu yüzden topunu birden (suya) gömdük.

    78. Davud ve Süleyman'ı da (an). Bir zaman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: bir gurup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz onların hükmünü görüp bilmekte idik.

    79. Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman'a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud'a boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.

    80. Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?

    81. Süleyman'ın emrine de kasırga (gibi esen) rüzgârı verdik; onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz herşeyi biliriz.

    82. Şeytanlar arasından da, onun için dalgıçlık eden (ve inciler çıkaran) ve bundan başka işler görenler vardı. Biz onları gözetim altında tutuyorduk.

    83. Eyyub'u da (an). Hani Rabbine: "Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" diye niyaz etmişti.

    84. Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.

    85. İsmail'i, İdris'i ve Zülkifi de (yâdet). Hepsi de sabreden kimselerdendi.

    86. Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdendi.

    87. Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!" diye niyaz etti.

    88. Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.

    89. Zekeriyya'yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).

    90. Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik; eşini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar (bütün bu peygamberler), hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler.

    91. Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an.) Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.

    92. Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.

    93. (İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.

    94. Bu durumda her kim mümin olarak iyi davranışlar yaparsa onun çabasını görmezlikten gelmek olmaz. Zira biz onu yazmaktayız.

    95. Helâk ettiğimiz bir belde için artık (yeniden mâmur olmak) imkânsızdır; çünkü onlar geri dönemeyeceklerdir.

    96. Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman;

    97. Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden, inkâr edenlerin gözleri donakalır! "Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz."

    98. Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz.

    99. Eğer onlar birer tanrı olsalardı oraya (cehenneme) girmezlerdi. Halbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada ebedî kalacaklardır.

    100. Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada (hiçbir iyi haber) duymazlar.

    101. Tarafımızdan kendilerine güzel âkıbet takdir edilmiş olanlara gelince, işte bunlar cehennemden uzak tutulurlar.

    102. Bunlar onun uğultusunu duymazlar; gönüllerinin dilediği nimetler içinde ebedî kalırlar.

    103. En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür.

    104. (Düşün o) günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. (Bu,) üzerimize aldığımız bir vaad oldu. Biz, (vâdettiğimizi) yaparız.

    105. Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: "Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık.

    106. İşte bunda, (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vardır.

    107. (Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.

    108. De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak mısınız?

    109. Eğer yüz çevirirlerse de ki: (Bana emrolunanı) hepinize açıkladım. Artık size vâdolunan şey (mahşerde toplanma zamanınız) yakın mı uzak mı, bilmiyorum.

    110. Şüphesiz Allah sözün açığını da bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir.

    111. Bilmiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizi denemek ve bir zamana kadar sizi (imkânlardan) faydalandırmak içindir.

    112. (Muhammed:) Rabbim! (Onlar hakkında) adaletinle hükmünü ver. Bizim Rabbimiz Rahmân'dır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır, dedi.

19 Ağustos 2021 Perşembe

  --------------------------
Sonuç
  İbrahim   süresi

  •  Allah(cc)'la sözleşmesine riayet edenler bilsinler ki, Allah(cc) onları her zaman doğru yol üzere tutacak ve onları hem dünyada hem ahirette zelil etmeyecektir. İman edenlerin yapacakları şey, salatı tam olarak ikame etmek ve Allah(cc) ne nasip ettiyse onu Allah(cc) rızası istikametinde infak etmektir. Zalimlerin her yaptıklarından Allah(cc) haberdardır ve günü geldiğinde cezaları en ağır şekilde verilecektir. Daha önce gelmiş geçmiş, İbrahim(as) gibi bir çok elçinin de yaptığı gibi, salatı tam anlamıyla ikame etmek inanan müminin yapacağı görevdir. Allah(cc)'ın neyi nasıl yapacağı açık ve net olarak ilahi kitapta tebliğ edilmiştir ve akıl idrak sahipleri de bundan ders çıkarsa büyük bir fırsatı yakalamış olurlar.

18 Ağustos 2021 Çarşamba

 İbrahim 52:

  •  Bu, bütün insanlara açık ve net bir mesajdır ve kendi çıkarları için dikkate alsalar iyi olur, ve bilsinler ki tek ilah Allah(cc)'tır. Ayrıca, gerçek akıl ve idrak sahiplerine (أُوْلُواْ الأَلْبَابِ) de düşünüp ders almaları için bir fırsattır.
    (
    L-B-B ل ب ب
    اَلَبَّ عَلَی الْاَمْرِ “ ” (al-abba ala al-amr): remained steadfast on something and did not give it up.
    رَجُلٌ لبٌَّ “ ” (rajulun labb): a man who continues to be engaged in his work and does not give up.
    اَللَّبُّ “ ” (al-lab): to be steadfast on something.
    اَلبََّ باِلْمَکَانِ “ ” (allabba bilmakaan): he stayed at so and so place {T}.
    Ibn Faris says it basically means to remain collected and to be with, as well as to be pure and pleasant.
    لَبَّيْکَ “ ” (labbaika): I consider being faithful to you as mandatory for me. I owe allegiance to you.
    Some say that it is derived from “ دَارِیْ تَلُبُّ دَارَ هٗ ” (daari talubbu daarah), i.e. “my house is facing his”.
    Therefore “ ا لَبَّيْکَ ” (labbaika) means “my face is towards you” {T}.
    لُبٌّ “ ” (lubb): the pure part of anything, or the kernel.
    لَبَّ اللَّوْزَ “ ” (lubbal lauz): he broke an almond (shell) and took out its kernel {T}.
    اللَّبَبُ “ ” (al-labab): part of the chest on which a necklace is worn {T}.
    اَللبُّ “ُّ ” (al-lubb): intellect. The plural is “ اَلْباَبٌ ” (al-baab).
    Muheet says that this word is derived from the Syrian word “ لبُِوْ ” (libu) or Hebrew word “ لِبْ ” (lib) which
    mean “the heart”. In Arabic the heart is called “ُّ اَللُّب ” (al-lub) because it is covered (like an almond - kernel within a shell) with fat.
    Raghib says that “ لُبٌّ ” (lubb) means sharp intellect which is pure and free from any adulteration, i.e. which is free of emotions, which is not subservient to emotions.
    The Quran says:
    3:189 for men of understanding اُو لِیْ الْا لْبَابِ
    These are people who do not make the intellect subservient to their emotions and make their mind t work in the light of the revelation. Thus their intellect is used for the good of others. The selfish intellect shows man the way of attaining personal gains, and the intellect directed by the guidance of the revelation shows
    him the way to universal nourishment and development i.e. for the good of mankind (13:17). That is why the Quran has said after “ اُولِی الْاَلْبَابِ ” (oolil albaab) i.e. “ ا لَّذِيْنَ يَذْکُرُوْنَ لٰلهَّ۔۔ ” (allazeena yazkurunallah) in (3:189-190), i.e. “those intelligent people who keep the revelation in their mind all the time”.
    A momin’s duty is to employ the intellect in the light of the revelation. If any of these things are missing then he cannot be called a momin.LUQ

    )

 İbrahim 48-51:

  •  Yerin başka bir yere, göklerin de başka bir göğe çevrildiği gün, (insanlar) bir ve gücüne karşı konulamaz Allah(cc) huzuruna çıkarılacak (ve zalimler cezalarını bulacaktır). O gün günahkarların zincire vurulmuş olduğunu görürsün. Onların gömlekleri katrandandır ve yüzlerini de ateş bürümektedir. Allah(cc) herkese kazandığının karşılığını vermek için (onları diriltecektir). Allah(cc) hesabı çabuk görendir.

17 Ağustos 2021 Salı

 İbrahim 47:

  •  Dolayısıyla, Allah(cc)'ın elçilerine verdiği vaadden döneceği fikrini düşünmeyin bile!. Unutmayın ki, Allah(cc) herkese yaptığının acısını tattıracak intikam sahibi yüceler yücesidir.

 İbrahim 46:

  •  Kendilerince önlenemez sandıkları tuzaklarını kurdular, ama Allah(cc) bütün tuzakları bildiği gibi, onları boşa çıkarmaya gücü de yeter, isterse tuzakları dağları yerinden edecek olsun.

16 Ağustos 2021 Pazartesi

 İbrahim 44-45:

  •  Dolayısıyla, başlarına azabın geleceği gün için insanları uyar. Zalimler o gün diyecekler ki:' Rabbimiz, bize kısa bir süre daha tanı ki, Senin çağrına katılalım ve elçilerine tabi olalım'. (Onlara denilecek ki) :'  İyi de, daha önce sizin için bir zeval, bir son olmadığını idda edip duran siz değil miydiniz? Üstelik, sizden önce kendilerine yazık edenlerin bir vakitler yaşamış olduğu yerlerde yaşıyordunuz ve onlara neler yaptığımız da size açıklanmıştı. Hem açık seçik size bir çok örnekler de vermiştik'.

 İbrahim 42-43:

  •  Zalimlerin yaptıklarından Allah(cc)'ın habersiz olduğunu sanmayın. Ancak, Allah(cc) onları (cezalandırmayı) korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor. O gün onlar, başları (bir medet ararcasına) yukarı kalkık, bakışları kendi hallerini görmeyecek kadar çarpılmış, ve kalpleri bomboş, oradan oraya koşuşturup dururlar.

15 Ağustos 2021 Pazar

 İbrahim 37-41:

  •  ' Ey Rabbimiz, Ben çocuklarımdan kimini, salatı ikame etmeleri (Sana ibadet ve kullukta inandığı değerleri en iyi şekilde takip edebilmeleri) için Senin Beyt-i Haram'ının yanına ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz, insanların gönüllerini onlara meylettir. Çeşitli meyvelerden onlara rızık ver. Umulurki bu nimetlere şükrederler'.

    'Ey Rabbimiz, şüphesiz gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da en iyi bilen Sensin. Çünkü yerde ve gökte olan hiçbir şey Allah(cc)'tan gizli kalamaz'.

    'İhtiyar halimle bana İsmail(as) ve İshak(as)'ı veren Allah(cc)'a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir'.

    'Ey Rabbim, Beni ve neslimden gelenleri, salatı ikame edenlerden eyle. Şüphesiz Rabbim duaları işitendir'.

    'Ey Rabbimiz, Beni ,ebeveynimi ve tüm inananları hesapların verileceği gün bağışla'.




14 Ağustos 2021 Cumartesi

 İbrahim 35-36:

  •  Bir zamanlar İbrahim(as):' Ey Rabbim, Bu beldeyi emniyetli kıl ve beni de evlatlarımı da puta tapmaktan koru. Rabbim, o putlar insanların bir çoğunu saptırmaktadır. Artık kim bana tabi olursa, o muhakkak bendendir. Kim de bana isyan ederse, şühesiz ki, Sen günahları çok bağışlayansın, hususi rahmet ve merhameti pek bol olansın'.
    (
    Bu  bölümün tamamı (35-41.  ayetler) -ki sûrenin ismi de bu bölümden mülhem­dir- kelimenin  en  derin  anlamıyla  doğruluğun  ya  da  selametin  insana  açık  tek yolunun,  Hz.  İbrahim'in  duasında  dile  getirilen tevhid yolu  (yani,  Allah'ın varlı­ğını,  birliğini ve  biricikliğini  tanımak  ve  buna  bağlı  olarak,  tanrılığında  O'na  eş ve  ortak  olduğu  vehmedilen  “diğer  güçleri”  (karş.  yukarıda  30.  ayet)  bu  asılsız nitelikleriyle  reddetmek)  olduğunu  vurgulayan  bir  ara  bölüm,  bir  parantez  içi hatırlatma  durumundadır.  Hz.  İbrahim'in bu duası,  ayrıca, Allah'ın sınırsız nimetinin  farkında  olup,  şükranlarını  dile  getiren  birinin  duası  olduğuna  göre,  ken­dinden  önceki  34.  ayetle  sonraki  42.  ayeti  de  birbirine  bağlamaktadır.ESED

    “Putlar” (esnâm,  tekili sanem ) terimi  sadece,  düzmece  “ilahları”  temsilen  yapıl­mış  biçimsel  ve somut nesneleri  ifade  etmez.-  Çünkü,  Allah'tan  başka  şeylere ya da  kimselere  İlahî güç  ya  da  nitelikler yakıştırmak  anlamına  gelen şirk hali,  Râzî'nin  belirttiği gibi,  “bir sonucun tezahürü  sırasında  karşılaşılan  sebep,  vesile ve vasıta türünden -örn.  zenginlik,  nüfûz,  şans,  itibar vb -  şeylere” tapınma  duygu­su içinde yönelmek ya da değer vermek şeklinde de olabilir;  oysa gerçek tevhid inancı (et-tevhîdu'l-mahz) insanın  bu  kabil  haricî sebep ve  vasıtalara  karşı  ken­dini  her türlü  içsel  bağlanmalardan  arındırıp  Allah'tan  başka  olaylara  yön  veren gerçek hiçbir gücün mevcut olmadığına  tam olarak kanaat  getirmesi demektir.ESED

    )

13 Ağustos 2021 Cuma

 İbrahim 32-34:

  •  Allah(cc) gökleri ve yeri yaratan, göten su indirip sizin için çeşitli meyvelerden besinler yaratandır. Koyduğu yasaya göre sizi denizde taşıması için gemileri emrinize verdi. Aynı şekilde ırmakları da emrinize verdi. Düzenli seyreden güneşi ve ayı size faydalı kıldı. Geceyi ve gündüzü de istifadenize verdi. O size istediğiniz herşeyden verdi. Allah(cc)'ın nimetlerini sayacak olsanız sayamassınız.
    (Bütün bunlara rağmen yine de) insan çok zalim ve nankördür.
    (
    The words of the Text in vv. 32-33 have misled those people. who have translated these into "subjected to you" . So much so that some of them interpret these verses to mean that the chief aim of the life of man is to bring the earth and heavens under his subjection, whereas their real meaning is "subjected to (laws) for you". As a matter of fact Allah has subjected all these things to such laws as are beneficial for man. Had not a ship been subjected to certain physical laws, there could have been no navigation at all: had not a river been subjected to certain laws, it could not have been possible to take out canals from them; likewise if the heavenly bodies (the sun and the moon, etc.) and the earth and day and night had not been subjected to certain fixed laws, life could not have been possible, not to speak of civilized life! ET


    )

12 Ağustos 2021 Perşembe

 İbrahim 31:

  •  İman eden kullarıma söyle: Hiç bir pazarlığın, dostluğun-arkadaşlığın olmadığı gün gelmeden önce, salatta (يُقِيمُواْ الصَّلاَةَ) duyarlı ve devamlı olsunlar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli veya açık (Allah(cc) rızası için) harcasınlar.
    (
    Sd-L-W/Y ص ل و/ی
    Since “ صلوٰة ” (salaat) is an important part of Deen, and since the Quran has used this word in different settings, we will deliberate on it in detail. There are two roots referred to this very important term of the Quran - even if this word is based upon (Sd-L-W), many scholars have raised many good points regarding its use when derived from root (Sd-L-Y). Hence both these roots have been combined together in this heading, despite the fact that we have also presented heading (Sd-L-Y) separately as well.
    اَلصَّلا “َ ” (as-salah) is the middle of the back. It is the place where an animal’s tail grows, or the beginning of the slope of the hip. Both sides of the tail are called “ صَلوََانِ ” (salawaan). The plural is “ ”صَلَوٰتٌ (salawaat) or “ اَصْلاَءٌ ” (aslaa) {T}.
    صَلا “ ” (sala), “ يَصْلُوْ ” (yaslu), “ً صَلوْ ا ” (salwa) means to strike the “ صَلا ” (sala).
    صَلَوْتُہ“ ” (salautuhu): I struck him on his “ صَلا ” (sala) i.e. on his back.
    صَلَّی الْفَرَسُ تَصْلِيَۃ “ ” (sallal farasa tasliah) is said when the runner up horse in a race is running very close behind the victor horse. The horse in front is called “ سَابقٌِ ” (saabiq), and the runner up following extremely close is called “ اَلْمُصَّلِیْ ” (musalli).
    Thus “ صَلّٰی ” (salla) means for someone to follow a winner or leader in such a fashion that he is almost touching the leader in front.

    Qurtabi writes therefore that “ صلوٰ ة ” (salaah) would mean linked to the commandments of Allah. It would mean to remain within the guidance (limits) set by Allah and to be attached to the Book of Allah i.e. the Quran. As such, “” (tasliah) would mean to follow the one in lead almost in tandem, but never try to pass this leader.

    Since all matters of the momineem are decided according to the permanent values of the Quran , surah Al-Airaaf has kept phrases like “ تَمَسُّک بِالْکِتَابِ ” (tamas suk bil kitaab) and “ اَقاَمَتِ صَلٰوة ” (aqamatis salaat) together in (7:170). It means establishing a society in which all individuals follow the laws given by the Quran and thus be attached to the book of Allah. For more details on this point in the Quran, “ ”تَوَلّٰی (tawalla) has come opposite to “ صَلٰ ی ” (salla), as in (75:30-31).
    تَوَ لّٰی“ ” (tawalla) means to turn away from the right path or find ways to circumvent it, or turn away from it. This is all done deliberately. Hence “ صَلٰ ی ” (salla) would mean to follow the right path as per Allah’s laws. To perform the duties according to the Quran, Allama Hameeduddin Farahi says that “ ”صلوٰة (salaah) means to proceed towards a direction, to face or fix the direction towards something, to be attentive {Mufardaatul Quran}.

    These duties encompass every facet of life. As such, the Quran says in surah Hoodh that Shoaib’s nation said to him:
    11:87
    Does your salaat tell you that we abandon what our forefathers had been doing, or we cannot even spend our wealth as we wish to?
    اَصَلٰوتُکَ تَامُرُکَ اَنْ نتَّْرُکَ مَايعَْبُدُ اَبَاؤْنَا اَوْ اَنْ نفَّْعَلَ فِیْ
    اَمْوَالِنَا مَانَشٰؤُ
    That is, they did not wish to have a sort of salaat which was (as preached by Shoaib) encompassing day to day economics? This too explains the meaning of salaat, i.e. to follow the permanent values in every facet of life.

    The basic issue in this discussion is that whether man should decide his matters of life according to his own wishes or according to the guidance provided by the revelation from Allah? To decide all matters as of his life using the Quranic Guidance is what establishment of salaat is. By bringing “ ”اقامت صلوٰة (aqamatis salaat) i.e. establishing Salaat and “ اتباع جذبات ” (itba-i jazbaat) i.e. following one’s own desires
    opposite to each other the Quran has has further elaborated.
    It is said:
    19:59 (After the messengers) people abandoned salaat
    and started following their own negative desires خَلْﻒٌ اَضَاعُوْا فَخَلَﻒَ مِنْ بَعْدِ لصوَل ة وَ اتَّبَعُوْا الشَّهَوَاتِ ۔
    This means that by following his own wishes man abandons salaat, and by following the permanent values of the Quran he establishes it.LUQ

    )

11 Ağustos 2021 Çarşamba

 İbrahim 28-30:

  •  Allah(cc)'ın nimetlerine nankörlükle karşılık veren ve sonunda kavimlerini helak yurduna sürükleyenleri görmedin mi? O helak yeri katlanmak zorunda kalacakları cehennemdir. Ne kötü bir konaklama yeri!.
    İnsanları  Allah(cc) yolundan saptırmak için O'na bir takım ortaklar icad ettiler. De ki:' (İstediğiniz gibi) yaşayın, bakalım!. Çünkü dönüşünüz ateşedir'. 
    (
    Bu  ifadenin,  yukarıda  21.  ayette  sözü  geçen,  Allah'a  karşı  dik başlı  düşünce  ve aksiyon önderleriyle  onların sürüklediği  zayıf kişilikli uyruk ve bağlılarını  işaret ettiği  açıktır.ESED

    )

10 Ağustos 2021 Salı

 İbrahim 27:

  •  Allah(cc), iman etmiş bulunanları, değişmez, sağlam ve gerçek olan söze bağlılıkları nedeni ile, hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında yerlerinde sabit tutar ve ayaklarının kaymasına izin vermez. Ancak, zalimleri ise şaşırtır ve saptırır. Allah(cc) her ne dilerse onu yapar.
    (
    Güzel kelime, sadece Allah rızası için, O’nun uğrunda ve O’nun hükümlerine uygunluk içinde söylenen  her  söz,  ortaya  konan  her  davranıştır. Sözlerin ve davranışların en güzeli ise iman veya imanın ifadesi olan Kelime-i Tevhid’dir. Evet, Lâ ilâhe illa’llah sözü, İslâm’ın mü’min bir kalbe ve ayrıca  toplum  zeminine  ekilen  tohumudur.  Bu  tohum, İslâmî  pratikle  öylesine  muhteşem  bir  ağaç haline gelir ki, dallarışahadet ve gayb âlem-lerinin semalarına uzanır. Fazilet, güzel ahlâk ve güzel davranış meyvelerini devamlı verdiği gibi, muhteşem bir medeniyete de beşiklik eder. Çün-kü yüce âlemlerle irtibatlı bir kalb, sürekli İlâhî varidat sağanağıyla beslenir.27’nci âyetteki gerçek, sabit ve değişmez söz ise, yine iman hakikatıdır. Bu hakikat, sabittir, değiş-mez  ve  Cenab-ı  Allah  (c.c.),  mü’minleri  onunla  dünyada  da  Âhiret’te  de  sabit  tutar,  ayaklarınıkaydırmaz, düşüp de kalkamamaktan korur. Mü’min davranışlarında bazen sürçse, hatta düşse de, inanç ve davranışlarında yüzer–gezer değildir. O, Allah  yolundaki  mücahedesinde  de  aynışekilde yüzer–gezer  olamaz;  sabırlıdır,  sebat  sahibidir,  sarsılmaz,  sağa-sola  meyletmez  ve  geri  adım  at-maz.  Zalim  ise  düşünce,  inanç  ve  davranışlarında  hata,  yanlış  ve  haksızlık  içinde  olan  insandır. Böyle birisinden sebat beklenmez; o, rüzgâra göre eğilir ve hep bir sapkınlık içindedir.AÜ

    )

 İbrahim 26:

  • Kötü söz ise, gövdesi yerden koparılmış , o yüzden ayakta durma şansı olmayan ağaca benzer.

9 Ağustos 2021 Pazartesi

 İbrahim 24-25:

  •  Görmedin mi Allah(cc) nasıl bir misal getirdi: Güzel bir söz, kökü yerde sabit, dalları gökte olan bir ağaca benzer. O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyve verir. (İşte bundan dolayı) Allah(cc) öğüt alsınlar diye insanlara misaller veriyor.
    (
    That is, the "Pure Word" is so fruitful that every person (or community) who bases his system of life on it, gets benefit from it every moment for it helps to produce clearness in thought, balance in temperament, strength in character, purity in morals, firmness in conduct, righteousness in talk, straightforwardness in conversation, good temperament in social behavior, nobility in culture, justice and equity in economy, honesty in politics, nobility in war, sincerity in peace; confidence in promises and pledges. In short, it is the elixir that changes everything into gold if one makes the proper use of it.ET

    )

 İbrahim 23:

  •  İman edip salih amel işleyenler ise, altlarından ırmaklar akan ve Rablerinin izniyle sonsuza kadar kalacakları cennetlere koyulurlar. Orada birbiriyle karşılaştıklarında söyledikleri:'Selam (سَلاَمٌ)' dir.

8 Ağustos 2021 Pazar

 İbrahim 21-22:

  •  (Kıyamet günü herkes) Allah(cc)'ın huzuruna çıktığında, zayıflar o büyüklük taslayanlara diyecekler ki :' Biz sizin tabilerinizdik. Şimdi siz, Allah(cc)'ın azabından herhangi bir şeyi savabilir misiniz?'.  Onlar da diyecekler ki:' Eğer Allah(cc) bize bir yol gösterseydi, size de kılavuzluk ederdik (ama artık geçti!), inleyip sızlansakta, (başımıza gelene) sabretsek te bir! Artık bizim sığınacak bir yerimiz yok!'.
    Ve hüküm kesinleşip iş bitince şeytan diyecek ki:' İşte hakikat: Allah(cc) size gerçekleşmesi kesin bir söz vermişti, ben de size söz vermiştim, fakat size verdiğim sözü tutmadım. Zira benim sizin üzerinizde bir yaptırım gücüm yoktu. Ne var ki sizi sadece davet ediyordum, siz de benim davetime hemen geliyordunuz (benim istediğimi yapıyordunuz). Dolayısıyla beni suçlamayın, kendinizi suçlayın!. Ne ben sizin imdadınıza yetişecek durumdayım, ne de siz benim imdadıma!. Ayrıca, işin gerçeği de ben, sizin daha önce beni Allah(cc)'a ortak koşma girişimlerinizi zaten baştan beri reddediyorum'.
    Elbette , zalimleri can yakıcı bir azap beklemektedir.
    (
    Zımnen,  “fakat  şimdi  dönüp  tevbe  etmek  için  artık  çok  geç.”  Taberî ve  Râzî'ye göre  yukarıdaki  sözün anlamı  bu  yöndedir.  Bununla  birlikte  Zemahşerî,  şimdi­ki zamana değil  geçmişe  ilişkin başka bir yorum  getirerek  bu  söze:  “Eğer Allah bizi  doğru  yola  yöneltseydi,  biz  de  sizi  (ona)  yöneltirdik"  manasını  vermiş,  bir başka  deyişle,  bu  ifadeyi,  günahkarların kendilerini sorumluluktan soyutlayarak geçmişteki günahlarını Allah'ın kendilerine “hidayet etmemiş” olmasına bağlama çabaları  olarak  anlamıştır.  Bizim  kanaatimize  göre,  bütün  öteki  sebeplerin  ya­nında,  “zayıflar”m  talebiyle  (bkz.  önceki  not)  hem  dünya  hayatında  “büyüklük taslayanlar”ın  cevabı arasındaki,  hem  de  bu  sonrakilerin,  “artık çok  geç!”  ifade­siyle  özetlenebilecek,  umutsuzluk  ifade  eden  sonraki sözleri  arasındaki  mantıkî bağlantıyı  koruduğu  için  Taberî ve  Râzî  tarafından  ileri  sürülen  açıklama  daha benimsenebilir gözükmektedir.ESED

     Yani:  Ey  şirk  koşanlar!  Siz  böyle  yapmak­la  beni  tanrılık  makamına  çıkardınız,  fakat  ben  sizin  bana  olan  bu  teveccühünüzü  karşı­layamazdım.  Doğal  olarak  beni  nankör  duru­muna  düşürdünüz.  Vahiy,  mü'min  muhata­bında  doğru  bir  Şeytan  tasavvuru  inşa  eder.  Bu  tasavvurda  Şeytan  insanın  ötekisi  ve  ger­çek düşmanıdır.  Şeytan varken insanın ille de ötekileştirecek  başkaca  bir  düşman  araması­na  gerek  yoktur.   Burada   da  görüldüğü   gibi   Şeytan   Allah'ın   hasmı   olamaz.   Bu   şirktir   (Âyet  30).  O  sadece  Allah'a  asi  olmuş  zavallı  bir  mahluktur,  insan  üzerinde  etkin  bir  gücü  yoktur  (Krş:  72/Hicr:  42;  68/lsra:  65).  Onun insan  üzerindeki  tüm  tasarrufu,  insanın  ken­disine transfer ettiği irade ile kaimdir.  Bir baş­ka  ifadeyle;  Şeytan'ın  insana  karşı  kullandığı  tüm  cephaneyi  ona  yine  insan  verir.  Dolayı­sıyla,  insandan  sadır  olan  kötülüklerin  suçlu­su  aynadaki  görüntüler  değil,  o  görüntünün  gönüllü  seyircisi  olmakla  kalmayıp  Allah'ın  verdiği  aklı  kullanmayan ve  iradesini  Şeytana  transfer  ederek  yerine  vehmi  koyan  insandır.  Bu  yüzden  Râzî  insanın  arzu  ve  tutkularını  temsil  eden  hevâ  için  eş-şeytânu'l-'aslî  (aslî  şeytan)  der.  Mİ

    This is to serve as a warning to all those people who follow others blindly or obey and submit to tyrants because they say, "We are weak." They are warned, as if to say "You should note it well that those leaders, saints, officers and rulers whom you arc following blindly today, will not be able to protect you at all from the chastisement of Allah. Therefore, you should consider it well today where such people, whom you are following or obeying, are themselves going and where they are leading you."ET




    )

7 Ağustos 2021 Cumartesi

 İbrahim 19-20:

  •  Allah(cc)'ın gökleri ve yeri belli bir amaca uygun olarak yarattığını görmüyor musunuz?  Allah(cc) dilesi, sizi ortadan kaldırıp yepyeni bir toplum yaratabilir. Bu Allah(cc)'a güç değildir.

6 Ağustos 2021 Cuma

 İbrahim 18:

  •  Rablerini inkar edenlerin amelleri, tıpkı fırtınalı bir günde rüzgarın savurduğu küllere benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi ele geçiremezler. İşte derin sapıklık budur(ذَلِكَ هُوَ الضَّلاَلُ الْبَعِيدُ).
    (
    Lafzen,  “işte en uzak sapıklık budur.” Zâlike huve zamirlerinden sonra gelen ed-d alâlu ’l-b a‘îd ifadesinin  başındaki  belirtme  takısı  (harf-i  tarif)  bu  “uzak  sapık- lık”ın  ya  da  “yoldan  çıkma”nın  son  derece  aşırı,  son  derece  vahim  olduğunu vurgulamak  içindir:  Ne  var  ki,  bu  yapı  İngilizceye  (ve  tabii  Türkçeye  de  — T.ç.n.),  yukarıda  olduğu  gibi,  çok  defa  ancak  açıklayıcı  bir  ifadeyle  aktarılabil- mektedir.  Fakat,  belirtmek gerekir  ki  sözkonusu  ibare  Kur’an'da,  bir  kez yuka­rıdaki  ayette,  bir  de  22:12'de  olmak  üzere  yalnızca  iki  kere  geçmektedir  — ve her  iki  yerde  de  bununla,  Allah'ın varlığına ve birliğine  ilişkin,  açık  ya  da  üstü örtülü  inkarcı tavır işaret edilmektedir.ESED

    )

 İbrahim 16-17:

  •  Ardından o inatçı zorbaya cehenneme vardır. Orada onlara irinli su tattırılacaktır. Onu yudumlamaya çalışacak fakat boğazından geçiremeyecek ve onlara her yandan ölüm gelecek oysa onlar ölecek değildir ( ki azabtan kurtulsunlar). Bundan öte de daha şiddetli azab vardır.

5 Ağustos 2021 Perşembe

 İbrahim 13-15:

  •  Ama hakkı inkar eden toplumlar, elçilerine :' Ya bizim yolumuza döner, ya da sizi buralardan sürer çıkarırız' dediler. Bunun üzerine Rableri elçilere :' Bu zalimleri mutlaka helak edeceğiz. Onların ardından (boşalan yere) sizi yerleştireceğiz. İşte bu (vaad), makamıma karşı saygı ve sakınma gösteren ve tehdidimden korkanlar içindir' dedi.
    Ve nihayetinde elçiler, hakkın zaferini istediler (وَاسْتَفْتَحُواْ) ve her inatçı zorba yok olup gitti.
    (
    Ya  da:  “[onlar yani,  elçiler]  zafer  için  niyaz  ettiler”,  yahut  “[Allah'ın]  yardımlını] istediler” —İsteftehû fiil formunda kullanılan feth isminin muhtevasında bulunan bu  her iki  anlam burada  birbiriyle bağlantılıdır.  Hatırlanmalıdır ki, fetehctnın  lü­gat  anlamı  “açtı”; istefteha'nmki  de:  “[bir şeyi]  açmayı istedi”  ya  da  “açılsın iste­di” şeklindedir.  Bu  itibarla,  yukarıdaki bölüm,  genelleştirilmiş bir ifade tarzı için­de  Şuayb  Peygambefin 7:89'daki duasını yankılamaktadır:  “Ey Rabbimiz,  bizim­le  kavmimiz  arasındaki  hakkı  ortaya çıkar (iftah). ”ESED

    )

4 Ağustos 2021 Çarşamba

 İbrahim 11-12:

  •  Onların elçileri de dediler ki:' (Evet doğrudur) Biz de sizin gibi bir insanız. Fakat, Allah(cc) kullarından istediğine (bu görev) nimetini verir. Ve Allah(cc)'ın izni olmadıkça bizim size istediğiniz türden bir delil göstermemiz bizim yapabileceğimiz bir şey değildir. Bu hususta inanlar yanlızca Allah(cc) tevekkül etmelidirler. Hem bize doğru yolu bulmada rehberlik eden Allah(cc)'a neden dayanıp güvenmeyelim ki?. Bize çektirdiğiniz eziyetlere dayanıp sabredeceğiz, Sağlam bir dayanak arayan, sadece Allah(cc)'a dayanıp güvenmelidir'.
    (
    Hakkın peşinde olan  herkes,  aydınlanma  için,  kendilerine teklif edilen  İla­hî mesajın muhtevasına yönelmelidirler (bkz.  7:75,  13:43 ve ilgili notlar).  Kur’an pek çok yerde (örn. 6:109-111  ya da  13:31) peygamberi mesajın gözle görülebi­lir,  haricî vasıtalar ya  da  vakalarla  kanıtlanması  yolundaki  isteklerin  hem  ahla­ken,  hem de mantıken boş ve yararsız olduğunu  ifade  etmiştir;  çünkü böyle bir mesajın  ortaya  koyduğu  mutlak  ya  da  fıtrî  gerçeklikten  yana  duyulan,  ahlaken sağlam ve zihinsel olarak da doğrulanabilir inanç ya da itminan ancak “akla uy­gun,  bilinç ve  duyarlığa dayanan bir kavrayış”la elde  edilebilir (12:108).ESED

    )

3 Ağustos 2021 Salı

 İbrahim 9-10:

  • Sizden önce gelip geçen, Nuh, Ad, Semud kavimleri ve onlardan sonra gelenlerin haberleri size ulaşmadı mı? Onların başına geleni yanlız Allah(cc) bilir. Onlara da elçiler, hakkı hakikatı bütün açıklığı ile gösteren deliller getirmişlerdi. Fakat onlar şaşkınlıkla ellerini ağızlarına götürüp :' Biz sizinle gönderildiğini söylediğiniz mesaja inanmıyoruz. Ve doğrusu bizi çağırdığınız şeyin mahiyeti konusunda ciddi şüphe ve şaşkınlık içindeyiz' dediler. 
    Bu toplumlara gönderilen elçiler :' Hiç , göklerin ve yerin yaratıcısı Allah(cc)'tan şüphe edilir mi?. Sizi (geçmişteki) günahlarınızdan dolayı bağışlamak ve size belirlediği bir süre bitinceye kadar mühlet vermek üzere (doğru yola) çağıran O'dur'. Onlar ise :' Siz de bizim gibi (etten, kemikten) bir insansınız. Madem öyle, bize açık seçik bir delil gösterin' dediler.

2 Ağustos 2021 Pazartesi

 İbrahim 7-8:

  •  Yine hatırlayın ki, Rabbiniz şöyle buyurmuştu:' Eğer şükrederseniz, nimetlerimi kat kat arttırırım, fakat, nankörlük ederseniz, biliniz ki azabım çok çetindir'.
    Ve Musa(as) şöyle ekledi:' Eğer siz ve yeryüzündeki herkes nankörlük etseniz bile, bilin ki, Allah(cc) hiç kimsenin şükrüne ihtiyacı olamayan gani'dir ve her türlü övgüye ve hamde mutlak layık olandır'.

1 Ağustos 2021 Pazar

 İbrahim 6:

  •  Hani Musa(as) halkına demişti ki:' Allah(cc)'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü , O sizi , işkencenin en kötüsüne reva görüp oğullarınızı öldürüp ve kadınlarınızı da sağ bırakan firavundan kurtardı. Gerçekten bunda sizin için çok büyük bir bela (بَلاء) (imtahan ve tecrübe) vardır'.
    (
    B-L-W ب ل و
    بَلاءٌ “ ” (balaun), “ ابَتلَاءٌ ” (ibtela-un).
    Raghib says this word has two meanings:
    - To obtain information about one’s welfare or to acquire information about him.
    - For the real condition of something to become known, whether good or bad.
    When the word is used for God, it would have only the second meaning, because God knows it all, and one cannot even imagine that He is unaware of any condition {T, R}. Therefore, the word’s basic meaning is to portray the reality.
    بَلِیَ “ ” (bali), “ يَبْلٰی ” (yabla) is used for a cloth to become old and worn. Because when a cloth has been worn out, its real condition comes to light. Therefore “ ابلَاءٌَ ” (bala) is used for a man’s real personality to come out during times of difficulties and misery. But it does not necessarily mean that identity of everything has to be bad. It can also be good. That is why it could also mean the real personality of  someone during happy times. There are two times when a man’s reality becomes manifest, times of misery and times of happiness. At both these times, his real self appears.
    اَلْمُبَالا ه “ ” (al-mubalah): to boast, or to pride oneself as to the better position in life against another {M}.
    اَبْتَلا “ ” (ibtelaa): to select, to choose {T}.
    In surah Al-Baqrah, the Bani Israel has been told Pharaoh’s nation perpetrated different excesses on you, but We delivered you from their oppression.
    The struggle between Right and Wrong goes on. In this struggle we get familiar with different facts of life. Sometimes one is faced with trying aspects and at other times with peaceful aspect of life’s happiness. This has been described by the Quran as “ اَبْتَلٰی ” (ibtela), meaning the different faces of life
    which keep appearing. In surah Al-Fajr, this meaning is made clear (see 89:15-16). This way man can determine as to see how far his capabilities go, because he can only face the difficult aspects of life to the extent to which his latent qualities have developed. These hurdles that he faces are actually a man’s opportunities for development of his own personality. This is what “ اَبْتَلٰی ” (ibtela).
    Surah Al-Baqrah says:

    2:144 And when his Sustainer provided Ibrahim, opportunities to
    develop his personality, through various laws... وَإِذِ ابْتَلَی إِبْرَاهِﻴْمَ رَبُّهُ بِکَلِمَاتٍ

    When, as per the laws of God, life’s many events (difficulties) came into his (Ibrahim’s) life, so that He viewed how far Ibrahim’s capabilities had developed. The way Ibrahim faced these difficulties (the way he reacted) made clear that his capabilities had developed to the utmost. That his capabilities had developed fully.
    فاَتَمََّهُنَّ “ ” (fatamahunna) as in 2:124, makes it clear that the concept of “ اَبْتَلٰی ” (ibtela) being a “test” from God, as we usually believe, is not what Quran thinks it to be. God doesn’t test anyone, He only provides man with opportunities so he can judge how capable he is, and may strive to do better.
    In surah Ad-Dahar, the Quran has used the word “ اَبْتَلٰی ” (ibtela), from which the meaning of latent capabilities becoming evident. It says that the human birth takes place due to the interaction of the male and female. The sperm is composed of such minute germs that they cannot even be seen without a
    microscope, but the whole human child is hidden in those tiny germs.

    )