31 Aralık 2020 Perşembe

 Şura 47-48:

  •  O halde, Allah(cc)'ın buyruğu ile geri dönüşün mümkün olmadığı o gün gelmeden önce, Rabbinizin davetine icabet edin. Aksi halde, o gün ne sığınacak bir mercii bulabilirsiniz, ne de günahlarınızı inkar edebilirsiniz.
    Fakat, onlar yine de yüz çevirirlerse, Biz, sizi(seni) onların üzerine bekçi olarak atamadık, size(sana) düşen sadece tebliğdir. (Çünkü insan karakteri bu!) Biz insana ne zaman bir nimet tattırsak ferahlar ve şımarır. Ama başlarına, ne zaman bir kötülük gelse, ki yine kendi yapıp/ettiklerinden dolayıdır, hemen nankörleşir.
    (
    Bu parantez içi açıklama -ki,  metnin daha doğru şekilde anlaşılması  için zorun­ludur- Râzî'nin  bu  pasajın  önceki  ile  bağlantısı  konusundaki  ikna  edici  açıkla­masına dayanmaktadır.  İnsan,  kural olarak,  maddî servet ve rahatlık içinde  ken­dini kaybetmekte ve bu başarısını  “mutluluk”  ile özdeşleştirmektedir:  bu  neden­le  manevî  amaçları  ve  değerleri  küçümsemekte,  özellikle  bireysel/bencilce  çı­karlarının  ardından koşmayı  bırakıp -kendisi  için hâlâ  farazî  olan- öteki  dünya hayatına yönelmeye  çağrıldığında  bu  tavrı göstermektedir.ESED

    Yani,  Allah  ona belli maddî  kazançlar bağışladığında  insan bu  “başarı”  ile  övü­nür ve  onu  bilhassa  kendi  yeteneklerine  ve  zekasına  bağlar (karş.  4l:50'nin ilk cümlesi).ESED

    Yani,  geçmişteki  mutluluğunu  şükranla  anmak  yerine  Allah'ın  varlığını  sorgula­maya  çalışır ve Allah gerçekten var olsaydı bu kadar çok şanssızlığın ve mutsuz­luğun yeryüzüne hakim olmasına  “izin vermezdi”  iddiasında bulunur:  bu yanıltıcı/saptırıcı bir itirazdır, çünkü öteki dünya realitesini dikkate almamakta ve Allah kavramına  sadece beşerî düşünceler ve beklentiler açısından yaklaşmaktadır.ESED

    Varlıkla  sınandığında  hak  ettiğini  dü­şünür,  darlıkla sınandığında isyan eder. Her iki­sinin temelinde de tek dünyacı bir bakış ve  ser­vetin  emanet  olduğunu  unutan bir akıl yatar. Mİ

    This sentence has several other meanings also:
    (1) "You will not be able to deny any of your misdeeds";
    (2) "you will not be able to hide yourself even in disguise ; "
    (3) "you will not be able to protest or show any displeasure against any treatment that is meted out to you; "
    (4) "it will not be in your power to change the condition in which you are placed. "  ET

     Ayette anlatılan durum her ne kadar mücrimlere has ise de, insan türünde böylelerinin çok olması ve mücrimlerin de insan sınıfına dâhil olması yüzünden, bu özelliğin insana isnadı caizdir.
    Ayette insana rahmetin tattırılmasının katiyet ifade eden إِذَا “iza” ile, belanın gelmesinin ise ihtimal ifade eden إِنْ “in” ile gelmesi, rahmetinin tattırılmasının, bizzât gerekli bir âdet olması cihetiyle muhakkak olmasından, belanın isabetinin ise muhtemel bulunmasındandır.ŞE





    )
     

30 Aralık 2020 Çarşamba

 Şura 44-46:

  •  Allah(cc) kimin sapmasına izin verirse, artık onun için hiç bir veli yoktur. Ve siz bu zalimlerin, azabı görünce :' Acaba geri dönme şansı yok mu?' dediklerini bir görseniz!. Yine siz, onları zilletten iki büklüm olmuş, etrafa feri kaçmış gözlerle kaçamak bakarken ateşe atıldıklarını bir görseniz!.
    Zaten iman edenler de:' Kıyamet günü kaybedenler, hem kendilerini, hem de takipçilerini mahvedenlerdir' demişlerdi. İşte bakın, şimdi bu zalimler kalıcı bir azaba mahkum olacaklardır. Ve Allah(cc)'a karşı onları koruyacak bir velileri de olmayacak. Zira Allah(cc) kimin sapmasına izin verirse, artık onun için hiç bir çıkış yolu yoktur.
    (
    Ayette zalimlerin azabı görmeleri geçmiş zaman sığasıyla anlatılması, azab görmelerinin muhakkak olduğunu göstermek içindir.O zaman “dünyaya dönüş yok mu?” diye feryad ederler.ŞE

    That is, "Allah sent the best Book like the Qur'an for the guidance of the people, which is giving them the knowledge of the reality in a rational and effective way and guiding them to the right way of life. He sent a Prophet like Muhammad (upon whom be Allah's peace and blessings) for their guidance, a man of better character than whom they had never seen before. And then Allah also showed them the results of the teaching and training of this Book and this .Messenger in the lives of the Believers. Now, if after witnessing all this, a person turns away from the guidance, Allah casts him into the same deviation from which he has no desire to come out. And when Allah Himself has driven him away, who else can take the responsibility of bringing him to the Right Way."  ET

    Bu,  “[başka]  insanları  baskı  altına  alan ve yeryüzünde  gaddarca  davranarak  her türlü haksızlığı yapanlar”a (ayet 42)  bir atıf olduğu halde terim,  her türlü bilinç­li zalime uygulanabilen genel bir anlama sahiptir.ESED

    Ehl terimi,  öncelikle  bir şehrin,  ülkenin veya  ailenin  “mensuplar”ını ve  aynı  za­manda  bir  ırkın,  dinin  veya  mesleğin  “üyeler”ini  gösterir.  Daha  geniş  ideolojik anlamıyla  bu  terim,  belli  ortak  karakteristiklere  sahip  olan  insanlar,  mesela eh-lu'l-‘ilm  (“ilim  adamları”,  yani  bilginler);  yahut  tek  ve  aynı  inancı veya  öğretiyi izleyenler,  mesela ehlu'l-kitâb Q'[eski] vahiylerin mensupları/izleyicileri”), ehlu ’l-ku r’â n (“Kur’an'ın izleyicileri”) vb.  için uygulanabilir.  Yukandaki pasaj,  44.  not­ta  işaret edildiği gibi öncelikle -özellikle olmasa bile- 42.  ayette  zikredilen  zor­balara ve  zalimlere işaret ettiğinden, ehluhum terimi,  açıkçası,  “onların mensup­ları/izleyicileri”  anlamını  taşır.  Böylece,  yukarıdaki  cümle,  her türlü zulmün ve özellikle başkalarına baskı  uygulamanın kaçınılmaz  sonucu olarak,  onu yapan­ları  ve/veya  onların  ardından  gidenleri  manevî  olarak  yaraladığını  ve  sonuçta onların kendi kendilerini yok etmelerine yol  açtığını anlatır.ESED

    )

29 Aralık 2020 Salı

 Şura 43:

  • Şu da bilinsin ki, kim sabreder ve affederse, işte bu çok büyük bir azim gerektiren fazilettir.
    (
    One should note that the qualities of the believers that have been mentioned in these verses, practically existed in the lives of the Holy Prophet and his Companions, and the disbelievers of Makkah were their eye-witnesses. Thus, Allah has, in fact, told the disbelievers: "The real wealth is not the provisions that you have received for passing the transitory life of the world, and are bursting with pride of it, but the real wealth are the morals and characteristics which the believers from your own society have developed by accepting the guidance given by the Qur'an."ET

    )

 Şura 41-42:

  •  Fakat her kim zulme uğrar da, meşru müdafa dayanışması ile kendini savunursa (انتَصَرَ), ona herhangi bir sorumluluk yoktur. Sorumlu olanlar, insanlara zulmedenler ve toplumda haksız yere başkalarının hak/hukukuna saldıranlardır. İşte böylelerini şiddetli bir azap beklemektedir. 

28 Aralık 2020 Pazartesi

 Şura 39-40:

  • Yine onlar, bir zorbalıkla karşılaştıklarında, yardımlaşarak onu bertaraf ederler. Ama kötülüğün cezası, ancak ona denk bir karşılık olabilir. Ne var ki, kim affeder ve barış yaparsa, işte onun mükafatı Allah(cc)'a aittir. Hiç şüphesiz ki, Allah(cc) haksızlık yapanları sevmez.
    (
     Kur’ân,  adalet  ve  hakların  herkes  için  aynıderecede ihlâl edilemez  ve karşılıklı oluşu üze-rinde ısrarla durur. Dolayısıyla her hak sahibine hakkını  vermek  İslâm’da  esastır  ve  kimsenin  hakkı,   başkasınınkinden   daha   büyük,   daha   dokunulmaz değildir. Bu aslî prensiptir ki, hak-ların yerini bulmasında kısası gerekli kılmıştır. (Bkn:  Bakara  Sûresi/2:  178–179,  194,  not  131,  140; Mâide Sûresi/5: 31, 45, not 6, 10.) Bununla birlikte,  haksızlığa  maruz  kalan  bir  insan  hak-kını  alırken  aşırı  gidip  mukabil  bir  zarar  vere-bileceği için de, hakların geri alınması sırasında ölçüyü   kaçırmama   üzerinde   de   hassasiyetle   durur  ve  bundan  da  öte  dikkatleri  affetmenin  önemine  ve  güzelliğe  çekerek,  fertleri  bizzat  kendilerine yapılan haksızlıklar konusunda affe-dici olmaya teşvik eder.AÜ

    This also is one of the best characteristics of the believers: they do not fall a prey to the tyrants. Their tender heartedness and forgiving nature is not the result of any weakness. They have not been taught to live humbly and meekly like the hermits and ascetics. Their nobility demands that when they are victors they should forgive the errors of the vanquished; when they possess the power, they should avoid vengefulness and when a weak or subdued person happens to commit a mistake they should overlook it; but when a powerful person, drunk with authority, commits violence against them, they should resist and fight him with all their might. A believer is never cowed by a wicked person nor bows to an arrogant man. For such people he proves to be a hard nut which breaks the teeth of those who try to break it.  ET

    )

27 Aralık 2020 Pazar

 Şura 38:

  •  Yine onlar, Rablerinin çağrısına kulak verir ve namazı hakkını vererek ifa ederler, işlerini istişare ederek yürütürler ve kendilerine nasip ettiğimiz imkanlardan hayırlı işlerde sarf ederler.
    (
    Meşveret (danışma), verilecek kararların isa-betli  olarak  verilebilmesinin  ilk  şartıdır. İyiden iyiye  düşünülmeden,  başkalarının  fikir  ve  ten-kitlerine   arzedilmeden   bir   mes’ele   hakkında verilen  kararlar,  çok  defa  hüsran  ve  hezimetle  neticelenir.  Düşüncelerinde  kapalı,  başkalarının fikrine  hürmet  etmeyen  “kendi  kendine”  biri,  üstün bir fıtrat, hatta dâhî bile olsa, her düşün-cesini  meşverete  arzeden  bir  diğer  insana  göre  daha çok yanıldığı görülür.En  akıllı  insan,  meşverete  en  çok  saygılı  ve  başkalarının  fikirlerinden  en  çok  istifade  eden  insandır.  Yapacağı işlerde  kendi  düşünceleriyle iktifa eden ve hattâ onları başkalarına da kabul ettirmeye  zorlayan  ham  ruhlar,  etraflarından hep nefret ve istiskal görürler. (Ölçü ve Yoldaki Işıklar, 154)
    İslâm’da meşveret veya istişare o kadar önem-lidir  ki,  Allah,  bu  âyetinde  Sahabe’yi  överken,  onların işlerini aralarında istişareye dayalı yürüt-tüklerini  belirtmektedir.  Peygamber  Efendimiz  aleyhissalâtü  vesselâm,  vahiyle  destekleniyordu;  kendi hevasından konuşmazdı ve söylediği sözler vahye  dayanıyordu.  Buna  rağmen  O,  bilhassa  kamuyu  ilgilendiren  meseleleri  meşverete  havale  ediyor, idarî işleri istişare ile yürütüyordu. Uhud savaşına  çıkmadan  önce  de  ashabıyla  istişare bulunmuş, savaşta geçici de olsa bir mağlûbiyetin mukadder olduğunu rüyasında görmüş olmasına ve Medine içinde müdafaa savaşı verilmesini daha makûl  bulmasına  rağmen,  Ashabın  çoğunluğu şehirde dışında meydan savaşı verilmesi görüşünü desteklediği  için,  düşmanı  Uhud  Dağı  etekle-rinde  karşılamıştı.  Bu  savaşın  ikinci  döneminde  yaşanan  geçici  mağlûbiyette,  açık  sahada  bir  meydan savaşı verilmesinin tesiri de vardı. Buna rağmen, savaşın hemen ardından gelen âyetlerde Efendimiz’e idarî konularda istişare emrinin veril-miş  olması,  vazgeçilmez  bir  usûl  olarak  istişare-nin önemini ortaya koymaktadır.İstişare,   hakkında   kesin   hüküm   olmayan   meselelerde  hakimler  tarafından  da  kendisine  başvurulan  bir  metottur.  Bu  sebeple,  kıyas  ve  içtihada yakın bir hususiyeti de vardır.AÜ

    )

 Şura 36-37:

  •  (Dünya nimeti olarak) size her ne verilmişse, geçici ve değersiz dünya hayatının geçimliliğinden başka bir şey değildir. Allah(cc) katında olan ise, iman edip Rablerine dayanıp güvenenler(يَتَوَكَّلُونَ) için daha hayırlı ve değerlidir. Onlar büyük günahlardan ve çirkin ve ahlaksız işlerden sakınırlar ve öfkelendikleri zaman (karşıdakinin kusurlarını) affederler.
    (
    Burada  tevekkül,  "sâlih  amel"in  yerini  al­mıştır.  Nasıl  ki  "sâlih  amel"  imanın  dış  göstergesiyse,  "Rabbe  güven"  de  imanın  iç  gös­tergesidir. Mİ

    Here, trust (tawakkul) in Allah has been regarded as an inevitable demand of the faith and a necessary characteristic for success in the Hereafter. Tawakkul means:

    (1) That man should have full confidence in the guidance of Allah, and should understand that the knowledge of the truth, the principles of morality, the bounds of the lawful and the unlawful, and the rules and regulations of passing lift in the world, that Allah had enjoined, are based on the truth and in following them alone lies man's good and well being; and
    (2) that man should not place reliance on his own powers and abilities, means and resources, plans and schemes and the help of others than Allah, but he should keep deeply impressed in his mind the fact that his success in every thing, here and in the Hereafter, actually depends on the help and succor of Allah, and that he can become worthy of Allah's help and succor only if he works with the object of winning His approval, within the bounds prescribed by Him;
    (3) that man should have complete faith in the promises that Allah has made with those who would adopt the way of faith and righteousness and work in the cause of the truth instead of falsehood, and having faith in the same promises would discard all those benefits, gains and pleasures that may seem to accrue from following the way of falsehood, and endure all those losses, hardships and deprivations that may become his lot on account of following the truth steadfastly. From this explanation of the meaning of tawakkul it becomes obvious how deeply it is related with the faith, and why those wonderful results that have been promised to the believers who practice tawakkul. cannot be obtained from the mere empty affirmation of the faith.  ET


    )

26 Aralık 2020 Cumartesi

 Şura 32-35:

  •  O'nun kudret ve hikmetinin delillerinden biri de denizlerde akıp giden gemilerdir. Dilerse rüzgarı dindirir de, gemiler de hareketsiz kalır. Elbette bunda sabrı ve şükrü bol olanlar için çok dersler vardır.
    Ya da yapıp/ettiklerinden dolayı onları yok eder. Herşeye rağmen Allah(cc) çok bağışlayıcıdır. Ve şu da net bilinsin ki, mesajlarımızı sorgulayanların kurtuluşu yoktur.
    (
     Mü’minlerin  başına  bir  şey  gelirse,  onlar  buna sabrederler; bir nimetle serfiraz kılındıkla-rında ise Allah’a şükrederler. Yani onlar, her iki durumda da kazanırlar.AÜ

    --Zira O  suya kaldırma yasasını kovmasaydı, gemileri  denizde  kimse  yüzdüremezdi.
    --Zımnen:  Allah'ın  desteğini  arkasına  alan  kişi,  hayat denizindeki kulluk gemisini kolay­ca  yüzdürüp  sahil-i  selamete  çıkar.
    --Allah'a  rağmen  yol  almaya  çalışmak  şid­detli  rüzgara  karşı  yol  almak  gibidir  ki  sonu  batıştır. Mİ

    Yukarıdaki  pasajın  öteki  dünyadaki  üç muhtemel seçeneğe temsîlî bir atıf olduğuna inanıyorum: ruhsal gelişme ve mut­luluk  (deniz  üzerinde  serbestçe  gezen  gemiler),  ruhsal  donuklaşma/durgunluk (deniz  yüzünde  hareketsiz  duran  gemiler ile  sembolize edilmekte);  manevî çö­küş ve  azap  ise (yok olma/yok  etme kavramında özetlenmektedir).  Bu üç seçe­neğin  İkincisi  7:46'da  ve  devamında  dile  getirilen  ve  buna  ait  37.  notta  açıkla­nan ârâfta Cale'l-a'râf) olanların  durumuna  işaret  etmektedir.ESED





    )

 Şura 31:

  •  Yeryüzünde Allah(cc)'ı aciz bırakıp kaçıp kurtulacağınızı sanmayın! Ve ayrıca sizi kurtaracak, Allah(cc)'tan başka ne bir veli ne de bir yardımcı bulamassınız.

25 Aralık 2020 Cuma

 Şura 30:

  •  Başınıza gelen her musibet, kendi yapıp/ettikleriniz dolayısıyladır. Bununla birlikte, Allah(cc) günahlarınızın çoğunu da affeder.
    (
     Prensip  olarak,  herkes,  her  ne  hak  etmişse, onun karşılığını görür. Şu kadar ki, bir mü’mi-nin hata ve günahları sebebiyle başına gelen her-hangi bir musibet günahının affına ve ona yeni bir  mükâfat  kapısının  açılmasına  sebep  olur.  Şurasını da belirtmeliyiz ki, en büyük musibet-lere  maruz  kalanlar,  peygamberler  ve  imanları-nın,  Allah  ile  olan  münasebetlerinin  derecesi-ne  göre  diğer  mü’minlerdir.  Peygamberler  gibi  masumların  başına  gelen  musibetler,  onların sürekli terakkilerine sebeptir.AÜ

    Bu  hitap  günahkârlaradır.  Fakat  gösterecekleri  sabır  sayesinde  yüksek derecelere  ulaştırılmak  gibi  sebeplerle,  günahkâr  olmayanların  başlarına  gelen musîbetler de yok değildir.Müminlere gelen sıkıntılar, onlar için keffarettir. Allah‟ın dinine hizmet için çalışan  kimsenin  çektiği  sıkıntılar  ise,  onun  sadece  günahlarına  keffaret  olmakla kalmayıp  aynı  zamanda  Allah  katındaki  derecesinin  de  yükselmesine  vesiledir. Dolayısıyla öyle bir zatın, günahlarının cezasını ödediğini düşünmek çok yanlıştır.SY

    Çok sık tekrarlanan bu  ifade,  insanın  bu dünyada yaptıklannı ve bilinçli  tavırla­rını anlatan Kur’ânî bir  mecaz  olup,  bu  eylem ve  tavırlann kişinin  ruhî karakte­rinin bir “ürünü”  olduğu  ve  bu  sebeple  öteki  dünyadaki  hayatın niteliği  üzerin­de tartışılmaz  bir etki yaptığı gerçeğini ortaya koymaktadır.  Bu  ikinci  hayat  yer- yüzündeki hayatın organik bir devamı olduğundan,  insanın daha sonraki mane­vî gelişme ve olgunlaşması, yahut tersine,  bunalımı ve sıkıntısı -sembolik olarak Allah'ın “mükâfaat”ı ve  “azab"ı, yahut  “cennet”  ve  “cehennem”  olarak  tanımlan- mışur- kişinin daha önceden  “kazandığı”na  bağlıdır ve  onun bir sonucudur.ESED

    Krş.  "Eğer  Allah  insanları  yapıp  ettikleri  yüzünden   (hemen)   hesaba   çekecek   olsaydı,   yer  üzerinde  bir tek  canlı  (insan)  bırakmazdı"  (42/Fâtır:  45). Mİ

    One should note that here the cause of all human afflictions is not being stated but the address is directed to the people who were at that time committing disbelief and disobedience at Makkah. They are being told: `Had Allah seized you for all your sins and crimes, He would not have even allowed you to live, but the calamities (probably the allusion is to the famine of Makkah) that have descended on you, are only a warning so that you may take heed and examine your actions and deeds to see as to what attitude and conduct you have adopted as against your Lord, and try to understand how helpless you actually are against God against Whom you are rebelling, and know that those whom you have taken as your patrons and supporters, or the powers that you have relied upon, cannot avail you anything against the punishment of Allah." ET

    Ayet, mücrimler hakkındadır. Çünkü mücrim olmayanlara gelen musibetler, başka sebeplerdendir. Mesela, Allah musibet verir, kul da buna sabreder, bu vesile ile Allah onu büyük bir ecre nail eder.ŞE

    Bu ayet, temelde günahta ısrar edenlere yönelik olsa gerektir, yoksa daha bir kaç ayet önce iman edip salih amel işleyenlere ödüller ve onların dualarına Allah(cc)'ın icabet etmesinden bahsedilirken, onları da kapsayacak bir gruba bu ayetin hitabı konunun akışı itibarı ile uygun görünmüyor. Evet, iman edip salih amel işleyenler de günah işler , hataları olur, her insan gibi. Ama kaç suredir üzerinde özellikle durulan muhsin ve muhlis kavramları ışığında, kendisine yönelmiş kuluna, bir çok günahları da Allah(cc)'ın affettiği söylenirken, birden bu tür bir ayetle onlara da hitap uygun durmuyor. Peygamberlerin veya büyük islam alimlerinin başına gelenler de mi günahlarından dolayı? Tabii, boşa söylememişler; meyve veren ağaç taşlanır, diye.. Yüce Rabbimin buna izin vermesi de, bir çok hikmete binaendir, bu da açık!.




    )

 Şura 28-29:

  •  Allah(cc), insanlar bütün ümitlerinin yitirdikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayandır. Çünkü insanların velisi yanlız O'dur ve hamd yanlız O'na mahsustur.
    Gökleri ve yeri, ve bunların içinde çoğalttığı bütün hareket eden canlılar O'nun kudret ve hikmetinin delilleridir. O, elbette onları günü geldiğinde mahşerde toplamaya da kadirdir.

24 Aralık 2020 Perşembe

 Şura 26-27:

  •  İman edip salih amel işleyenlerin dualarına icabet eden de, lütfuyle onlara hak ettiklerinden çok daha fazlasını veren de O'dur. Ama hakkı inkar edenleri ise çetin bir azap beklemektedir.
    Eğer Allah(cc) kullarına bu dünyada bol rızık vermiş olsaydı, yeryüzünde küstahça davranırlardı. Halbuki O, (rahmetine binaen) gereği kadar dilediğince ihsan etmektedir. Çünkü O, kullarının ihtiyaçlarından tümüyle haberdardır ve onları görmektedir.
    (
    Bu  pasaj,  önceki  ayette geçen,  “Allah  iman  edip  doğru  ve yararlı  işler  yapanla­rın  dileklerini  kabul  eder”  ifadesi  ile  bağlantılı  olup  onu  açıklayıcı  niteliktedir. Bu ifade, ilk bakışta, birçok zalimin mutlu ve müreffeh olduğu, buna karşılık bir çok  iyi  insanın da yoksulluk  ve  sıkıntı  içinde  kıvrandığı  gerçeğine  ters  gibi  gö­rünmektedir.  Ancak yukardaki  ayet,  bu  itiraza  cevap  verirken,  insanın yaratılış gereği  “daima  daha  fazlasını  istediği”ne  (bkz.  102:1),  bunun da  onu  “ne  zaman kendisini yeterli  görse  çabucak  azdırdığına  (bkz.  96:6)  işaret  eder.  Kur’an,  bu eğilimi  dengelemek  için Allah'ın  iyilere  -ve  aynı  zamanda,  kötülük yapanlara- vereceği  “karşılığın”,  mutlaka,  her  şeye  rağmen  insan  varlığının  ilk  ve  kısa  bir safhasını oluşturan bu dünyada değil,  ancak öteki dünyada tam olarak ortaya çı­kacağını  tekrar tekrar vurgulamaktadır.ESED
    )

 Şura 24-25:

  •  Hem senin hakkında, hangi cüretle, Allah(cc) hakkında yalan uydurduğunu söyleyebiliyorlar? Oysa ki, eğer Allah(cc) dilese senin kalbini mühürler(يَخْتِمْ ) (hiç bir şey söyleyemezdin). Nitekim Allah(cc) batılı silip süpürecek ve hakkı sözleriyle ortaya koyacaktır (Kitap indirmekle varılan nokta da odur).
    Gerçek şu ki, Allah(cc) insanların içlerinde sakladıklarını (gerçek niyetlerini) tümüyle bilir.
    Kullarının tövbesini kabul eden ve günahlarını affeden ve yapıp/ettiklerinizi tümüyle bilen de O'dur.
    (

    Kh-T-M خ ت م
    خَتْمٌ “ ” (khatum) means to hide or cover something, to close and Hence, make something safe. As such, when land is cultivated and seeds sown, then watered for the first time, it is called as “ ”خَتَمَ الزَّرْعَ
    (khatamuz zar’a) by the Arabs, because after watering the mud sticks together and Thus, hides the seed which becomes safe.
    The bee collects the honey in the honeycomb cells and lays a thin wax layer at the mouth to close the honey inside and keep it safe. This too is called “ خَتْمٌ ” (khatum) by the Arabs. Later, the honey itself, and the mouths of the cells too came to be called “ خَتْمٌ ” (khatum).
    خَتَمَ الشَّيْیءَ خَتمْ ا“ً ” (khatamash shaiya khatma): means to reach at the end of something {T}. Ibn Faris says this is its basic meaning.
    خَتْمٌ “ ” (khatmun) and “ٌ طبَعْ ” (tabo’n) are used in two ways:
    1. To put a seal on something.
    2. The mark that is made by sealing,
    Later on the meaning widened and it came to mean to close and stop something. This because by sealing the thing inside, one closes it and it is not brought out anymore {T}.
    خِتاَمٌ “ ” (khitaam) is the wax which is used to seal.
    خَاتمٌَ “ ” (khatamun) is the seal itself.
    خَاتمٌَ “ ” (khatamun) is also used for the end of everything.
    خَاتْمُ الْقَوْمِ “ ” (khatamul qaum) would as such mean the last individual of the nation.
    خِتاَمٌ “ ” (khitaam) means the last part of any drink {F}.

    Hatm,  ne  alır  ne  verir,  mutlak  yalıtkanlık  hali.   Hatmu-l-kaltrin   mukabili   fekku'l-kalb.   Yani  kalbin  kilidinin  çözülmesi  [Lisân).  Pey­gamber seçilen  kimselerin  manevî  alıcılarının  açılması  ve  adeta  şifrenin  girilmesi.  İddianın  imkan  dışılığına  atıftır.   Zımnen:   O   iddiada   bulunanlar bu gerçeği nedense göz ardı ediyor­lar.  Yani Allah'ı  savunur gibi yapıyorlar,  fakat  aslında  güçsüz,  insana  ve  hayata  müdahil  ol­mayan  bir  tanrı  tasavvuruyla  kendilerini  ele  veriyorlar.  Bu  ibare  "o  takdirde  senin  kalbini  vahye kapatırdı"  ya  da  "senin  kalbini mühür­lerdi de Allah'a isnat edemezdin"  (Taberî)  şek­linde  anlaşıldığı  gibi,  "onların iftiralarına  kar­şı Allah  kalbine  sabrı ve  sebatı  koyup  kilitler­di"  şeklinde de anlaşılmıştır (Zeccâc). Mİ



    )

23 Aralık 2020 Çarşamba

 Şura 22-23:

  •  O gün zalimlerin yapıp/ettiklerinden dolayı tir tir titrediklerini göreceksiniz. Ama korktukları başlarına gelecektir.
    Fakat iman edip, salih amel işleyenlere cennetin güzel bahçeleri vardır ve onlar Rableri katında dilediklerine kavuşacaklardır ki, bu da en büyük lütuftur.
    Allah(cc), iman edip, salih amel işleyenleri işte bu büyük başarı ve ödül ile müjdelemektedir.
    De ki:' Bu mesaj karşılığında sizden yol arkadaşlarınızı (الْقُرْبَى) sevip, saymanızdan başka bir şey istemiyorum'.
    Kim yerinde ve tutarlı işler yaparsa, Biz ona daha fazla güzellikler bahşederiz. Ve gerçek şu ki, Allah(cc) çok bağışlayıcı, şükrün karşılığını çok verendir.
    (
    Q-R-B ق ر ب
    قَرِيْبٌ “ ” (qareeb) as against “ بَعِيْدٌ ” (ba’eed) means to be close (21:109).
    اَلقْرُ ب“ ” (al-qurb): to be closer to someone (with reference to distance).
    اَلقْرُبْۃَ “ ” (al-qurbah): to be close to somebody with reference to rank.
    اَلْقُرْبٰی“ ” (al-qurba) and “ القَرَبَۃَ ” (al-qaraabahu): to be close to someone with reference to relation, that is, to be a relative.
    ذِیْ الْقُرْبٰی“ ” (zil qurbah): those who are related (2:83).
    اَلْقُرْبٰی“ ” (al-qurb): as mentioned earlier it means relativity but not relatives.
    )

22 Aralık 2020 Salı

 Şura 21:

  •  Yoksa onlar, Allah(cc)'ın asla izin vermediği şeyleri kendileri için ahlaki bir hükümlülük (din) haline sokan sözde uluhiyet ortağı güçlere mi inanıyorlar?. Nihai hüküm ile ilgili Allah(cc)'ın bir kararı bulunmamış olsaydı, işleri çoktan bitirilirdi. Ama, zalimleri öteki dünyada çok acıklı bir azap beklemektedir.
    (
    Yani,  Allah,  öteki dünyayı özlemle bekleyenler ile  dünyevî başarıdan başka bir şeyi  önemsemeyenler arasında,  birincilere sınırsız  bir mutluluk  bahşetmek,  öte­kileri  ise  sıkıntıya  uğratmak  süreriyle,  bu  dünyada  kesin  bir  ayrım  yapmış  ola­caktı:  Ama  insanın  hayatı  ancak  öteki  dünyada  gerçekten  ikmal  edilmiş  olaca­ğından Allah,  bu  ayrımı o  zamana kadar ertelemeyi  dilemiştir.ESED

    In this verse the word shuraka (associates) obviously does not mean those beings whom the people invoke, or those in whose names they make offerings, or those before whom they carry out rites of worship, but inevitably it refers to those men whom the people regard as associates in the authority and sovereignty of Allah, whose thoughts, creeds, ideologies and philosophies they believe in, whose values they adroit, whose moral precepts and norms of civilization and culture they accept, and whose laws and rules and regulations they adopt to their rituals and rites of worship, in their personal and collective lives, in their trade and business dealings, in their politics and governments, as if they constituted the shari'ah that they had to follow faithfully. This is a complete code of life which the inventors invented against the legislation of Allah, Lord of the worlds, without His sanction and followed by the followers. This is the same sort of shirk as prostrating oneself before another and invoking another than Allah. (For further explanation, see An Nisa: 60; AI-Ma'idah: 87; AI.An'am: 121, 136. 137; At-Taubah: 31; Yunus: 59; IbrahIm: 22; An-Nahl: 115-116; AI.Kahf: 52: AI-Qasas: 62.64 : Saba : 41; Ya Sin: GO and the relevant E N.'s).  ET
    )

 Şura 20:

  •  Kim Ahiret hayatını gaye edinip o yönde çalışırsa, onun Ahiretteki kazancını arttırırız.Kim de bu dünyayı gaye edinip o yönde çalışırsa, ona da dünyalık veririz, ama onun Ahirette hiç bir nasibi olmayacaktır.
    (
    Son  iki  âyet,  insanların  geçimleri  konusunda  iki   önemli   prensibi   açıklamaktadır.   Birincisi   şudur  ki:  Cenab–ı  Allah  (c.c.),  bütün  canlıların yaratıcısı  olarak  her  birinin  hayatı  için  gerekli  rızkı da tayin buyurur ve bu rızkı ona ulaştırır. Rızkta  insanlar  birbirlerine  eşit  değildirler  ve  Allah,  pek  çok  hikmetine  binaen  bazısına  çok  bazısına  az  verir.  İkinci  olarak,  Âhiret’i  hedef  alan  ve  dünya  hayatını  ona  göre  yaşayanlara Âhiret’te  hak  ettiklerinden  çok  daha  fazlasınıverirken,  dünya  hayatını  hedef  alanlara  ise  bu  hayatın  kazanç  ve  mahsulünden  de  verir  ama,  böylesinin  Âhiret’te  hiçbir  nasibi  yoktur.  Bu  demektir  ki,  dünya  nimetleri  ve  kazancı  konu-sunda  hırs  gösterenler,  hiçbir  zaman  dünyadan  istedikleri her şeyi elde edemez ve gerçek doyu-ma  ulaşamazlar. Şu  halde  insan,  Âhiret’i  gaye  edinmeli,  dünya  hayatını  ona  göre  yaşamalı, geçimi  için  helâlinden  kazanmalı  ve  kazancına terettüp eden vazifeleri de yerine getirmelidir.AÜ

    Yani,  dürüst ve  erdemlice yaşayan ve davranışlarını manevî hedeflere yönelten­ler öteki dünyada ümit ettiklerinden daha  fazlasmı göreceklerine  emin oldukla­rı  halde, özellikle dünyevî ödüllerin  peşinde  koşanlar  hedeflerinin  yalnızca  bir kısmını  gerçekleştirebilirler,  öteki  dünyada  dürüst ve  erdemlileri  bekleyen  “ni­metlerden bir pay”  alacaklannı  ümit  etmeleri için de  hiçbir sebep yoktur.ESED

    )

21 Aralık 2020 Pazartesi

 Şura 19:

  •  Allah(cc) kullarına karşı çok lütufkardır. Dilediğine (dilediği) rızkı verir. O sonsuz kuvvet sahibidir ve her işte üstün ve mutlak galip olandır.

 Şura 18:

  •  Hesap gününe inanmayanlar, (alay edercesine) onun çabuk gelmesini istiyorlar. Halbuki, gerçek iman sahipleri, ondan korkarlar ve bilirler ki , onun gerçekleşeceği kesindir. Şu bir gerçek ki, Hesap günü hakkında tavır takınanlar, derin bir sapıklık içindedir.
    (
    Bu, yalnızca Muhammed'in (sav) düşmanlarının,  o'nun Allah'ın elçisi olmasının bir kanıtı  olarak  “azabı  çabucak  getirmesi”  şeklindeki  alaycı  taleplerine  (Kur’an'da defalarca bahsedilen) bir atıf değil, aynı zamanda hiçbir kanıtları olmaksızın, ye­niden  dirilme  ve  hesap  fikrini  kesinlikle  reddeden her dönemdeki  inançsızlara dolaylı  bir îmadır.ESED
    )

20 Aralık 2020 Pazar

 Şura 16-17:

  •  O'nun çağrısını kabul ettikten sonra Allah(cc) hakkında hala tartışanlara gelince: onların bütün itirazları Rableri katında boştur. O'nun gazabı üzerlerine çökecektir ve onları şiddetli bir azap beklemektedir.
    O Allah(cc) ki, indirdiği vahiy ile hem hakikati ortaya sermiş , hem de bir ölçü ortaya koymuştur.
    Hem nerden bileceksiniz ki, belki Kıyamet vakti çok yakındır!.

19 Aralık 2020 Cumartesi

 Şura 15:

  •  İşte bu yüzden, siz hiç durmadan hakka davet edin ve size emredildiği tarzda dosdoğru olun, sakın onların keyfi taleplerine uymayın ve şunu da söyleyin: 'Ben  Allah(ccc)'ın bütün vahyettiği Kitaplara inanırım. Bana aranızda adaletle davranmam emredildi.Allah(cc) bizim de , sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımızın sorumluluğu bize, sizin yaptıklarınızın sorumluluğu da sizedir. Tartışmaya girmeye gerek yok. Nasıl olsa, bir gün Allah(cc) hepimizi bir araya toplayacak ve aramızdaki hükmünü verecektir. Nihai dönüş O'nadır'.
    (
    Lafzen,  “sizin aranızda,”  —yani,  “başkalarına  daha  hoşgörülü  olmaya  sizi  teşvil için”:  bütün vahyedilmiş  dinlerin  çeşitli  ekol ve  mezhepleri  arasındaki  karşılıklı anlayışın  önünde  duran  keskinliğe/katılığa  bir îma.ESED
    )

 Şura 14:

  •  Geçmiş ümmetler, hakikatın bilgisi kendilerine ulaştıktan sonra, sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden birbirlerine düştüler. Ve eger Rabbin tarafından daha önceden belirli bir vadeye kadar ertelendiğine dair bir yasa konmasaydı, haklarındaki hüküm hemen infaz edilirdi. İşte onlardan sonra da Kitap'a varis olanlar, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.
    (
    Lafzen:  "hakikatin  bilgisi  kendilerine  ula­şıncaya  kadar  birbirlerine  düşmediler".  Yani  vahiy,  turnusol  kağıdı  işlevi  gördü  ve  muha­taplarını  ayrıştırdı.  İradenin  imtihanı  vahiyle  tamamlandı.Mİ
    )

18 Aralık 2020 Cuma

 Şura 13:

  •  Allah(cc), itikadi konularda Nuh(as)'a emrettiğini, ve sana (ey Muhammed(sav) ) vahiy aracılığıyla öğrettiğimizi ve aynı zamanda İbrahim(as)'a, Musa(as)'a ve İsa(as)'a emrettiğimizi, Din olarak takip edilmesi gereken bir yol olarak seçti. Buna sağlam bir şekilde sarılın ve bütünlüğünüzü bozmayın.
    Onları çağırdığın bu itikad bütünlüğü, başka varlıkları veya güçleri Allah(cc)'a ortak koşanlara ağır gelir. Allah(cc) dilediğini seçip Kendisine yaklaştırır, Kendisine yönelenleri de doğru yola ulaştırır.
    (
    Âyet,  pek  çok  gerçeklere  işaret  etmektedir.  Kısaca:  
    *Cenab-ı  Allah’ın  (c.c.)  tarih  boyu  insanlar  için  tesbit  ve  tayin  buyurduğu  Din,  temelde  birdir;  yani  aynı  iman,  ibadet,  amel  (hayat,  davranış) ve ahlâk kaidelerine sahiptir.  
    *Allah, nebîler arasından bazılarını rasûl olarak ve  rasûller  içinde  de  Hz.  Nuh,  Hz.  İbrahim, Hz.   Musa,   Hz.   İsa   ve   Hz.   Muhammed’i   (aleyhimis-selâm)  seçmiştir.  Bu  beş  rasûlden  her  biri  için  Din’de  itikat,  ibadet  ve  ahlâk  esaslarının  yanısıra  davranış  usûlleri  (şeriat) tayin  buyurmuştur.  Bu  usûller  özde  aynıolmakla birlikte, zamana ve şartlara bağlı ikin-ci–üçüncü  dereceden  meselelerde  aralarında farklılıklar da vardı (bkn: Mâide Sûresi/5: 48, not  11).  Bu  davranış  usûlleri,  bir  bakıma  bir  hayat  tarzı  oluşturuyordu.  Son  peygamber  Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm bütün insanlara  peygamber  olarak  geldi  ve  O’na  vahyedilen hayat tarzı, önceki peygamberlerin şeriatlarının  da  yerini  aldı.  (İslâm’ın  önceki  peygamberlerin şeriatlarıyla ilgili tavrı hakkın-da bkn: Bakara Sûresi/2: 106, not 95.)
    *Kabul  edilip  inanılması  ve  hayata  tatbik  edilmesi  gereken  temel  İlâhî  düsturlar  bütü-nüne Din denirken, Din’in amelî yanına, yani pratik olarak hayata yansıtılmasına Şeriat adıverilir.  Yani  Şeriat,  Din’in  bir  bakıma  amelî  yanı, pratiği ve bu pratiğiyle ilgili kaidelerinin bütünüdür.•   Âyette   Cenab-ı Allah’ın önceki büyük rasûl-lere   “önemle   emretmek”   manâsında tav-siye   kelimesi   kullanılırken,   Peygamber   Efendimiz’le ilgili olarak ise vahyetmek keli-mesi  kullanılmıştır.  Bunda  Hz.  Nuh,  Hz.  İbrahim,  Hz.  Musa  ve  Hz.  İsa’nın  (Allah’ın selâmı  üzerlerine  olsun)  şeriatlarının  zaman,  mekân  ve  muhataplar  bakımından  evren-sel  olmayıp,  onlarda  bazı  hususlara  bilhas-sa  dikkat  çekildiğine,  buna  karşılık,  Allah  Rasûlü’nün  davetinin  ve  şeriatının  evrensel  olduğu gibi, onun (Kur’ân ve Sünnet olarak) temelde vahye dayandığına işaret vardır.
    *Âyet,   önce   Hz.   Nuh’u,   ardından   Allah   Rasûlü’nü  zikretmekte,  sonra  da  tarih  sıra-sıyla  Hz.  İbrahim,  Hz.  Musa  ve  Hz.  İsa’yıanmaktadır.  Bu,  Hz.  Nuh  tarihte  kendisine  ilk şeriat  verilen  rasûl  ve  Allah  Rasûlü  de  tamamının en büyüğü, şeriatı da bütün önce-ki şeriatların  esaslarını  ihtiva  eden  evrensel  ve  kıyamete  kadar  geçerli  bir  şeriat  olduğu içindir. Benzer bir sıralama, Ahzab Sûresi/33: 7’de,  bu  defa  umumî  olarak  peygamberlerdendikten sonra Allah Rasûlü’nü önce zikre-dip, sonra da Hz. Nuh ve diğer üç en büyük rasûlü anarak yapılmıştır.
    *Şeriat’ı veya Din’in pratiğinin ana kaidelerini çok  iyi  bilip  onları  yerine  getirmenin,  Din’i  herhangi  bir  değişiklik  ve  sapmadan  koru-mada  ve  Din’in  esaslarında  ihtilâflara  düşüp grup grup olmaktan korunmada vazgeçilmez bir  yeri  vardır.  Bütün  “bâtın”  yollarında yürümenin  ölçüsü  ve  bu  yolların  sınırlarınıçizen de yine Şeriat’tır. Cilt insan vücudu için ne ifade ediyorsa, Şeriat da din için aynışeyi ifade eder. Dolayısıyla, her bir rasûlden sonra Din’de  görülen  aslî  sapmaların  ve  Din’i  de  değiştirmenin  en  önemli  sebeplerinden  biri,  Şeriat’ı  bilmeme  ve  gerektiği  ölçüde  uygula-mama olmuştur.AÜ

      Ayetin siyâk ve sibâkının gösterdiği gibi dînterimi,  bu bağlamda,  ardarda  gelen her sistemde farklı  mahiyetler kazanan  dinî kanunları da kapsayan (karş.  5:48,  not  66)  en  geniş  anlamıyla  “din”i  (religion) göstermez.  Burada,  daha  çok,  dinin  (religion)  yalnızca  etik  ve  ruhî boyutunu, yani  en  genel  anlamda  “imanı/itikad”ı  gösterir.  Bu  ayetle,  sûrenin  başında  dile getirilmiş olan temaya, yani bütün vahiylerin gerisindeki manevî ve ahlakî pren­siplerin  değişmez  aynılığı  temasına yeniden  dönülmektedir.ESED

    Lafzen,  “sana vahyettiğimizi.” Bu, Peygamber Muhammed'in (s) ancak vahiy ara­cılığıyla  “Allah'ın  Nûh'a  emrettiği”  şeyi  öğrenebildiğine işaret  eder.ESED

    — “Allah  katında  tek  [hak]  din,  [insanın]  O'na  teslimiyetidir”  ve  3:85 — “kim Allah'a teslimiyetten başka bir din ararsa bu hiçbir zaman kabul edilme­yecektir.” Allah'ın bütün elçileri tarafından ortaya konulan bu prensip  ile bir pa­ralellik,  21:92 ve 23:52'deki kesin ifadede de  görülebilir:  “[Siz ey inananlar,] ger­çek şu  ki,  bu  sizin  ümmetiniz  tek  bir ümmettir:  çünkü  hepinizin Rabbi  Benim.” Büyük müfessirlerin çoğu (mesela Zemahşerî,  Râzî, İbni Kesîr),  bunu,  Zemahşerî'nin bu  ayet ile  ilgili yorumunda  ifade  edildiği  gibi,  “farklı  toplumlann  [zaman içinde  değişen]  şartlarıyla  uyumlu  olarak ( ‘a lâ   hasebi ahvâlihâ) getirilen  [özel] durum  ve  uygulamalar”  ile  ilgili  bütün  farklılıklara  rağmen  Tek Allah  inancına dayanan bütün  dinlerin  evrensel  bütünlüğüne açık bir atıf olarak görmüşlerdir.ESED



    )

 Şura 12:

  •  Göklerin ve yerin anahtarları O'na aittir. O dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de az ve ölçülü. Çünkü O her şeyi her yönüyle bilendir.
    (
    Yani  O,  insanların yalnız  neye  “layık  olduğu”nu  değil,  aynı  zamanda  kendi yaratılış planı içinde neyin tabiat/öz  olarak -her zaman açıkça görülemese  de- iyi ve  gerekli  olduğunu  da  bilir.  Ayrıca  var  olan  her  şey  yalnız  O'na  aittir ve  insa­nın durumu, genelde “mülk” olarak bilinen şey üzerinde “intifa hakkı sahibi”  ol­maktan  öteye geçmez.ESED

    Zımnen:  İnsan  O'nun  mülkünde  misafir­dir.  Kullanımına verilenler emanettir.  O  sade­ce  kimin  neye  lâyık  olduğunu  değil,  özünde  kimin  neye  ihtiyacı  olduğunu  ve  neyin  kim  için iyi  olduğunu  da bilir.Mİ

    )

17 Aralık 2020 Perşembe

 Şura 11:

  •  O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. Nasıl ki hayvanları çiftler halinde yaratmışsa, size de kendi türünüzden eşler vermiştir ve sizi bu sayede çoğaltmaktadır. (ama) hiç bir şey O'na benzemez, ve O her şeyi işiten ve her şeyi görendir.

 Şura 10:

  •  Hangi konuda ihtilafa düşerseniz düşün, nihai hükmü verecek olan yanlızca Allah(cc)'tır. (De ki:) ' İşte Allah(cc), benim Rabbim  budur. O'na dayanıp güvendim ve her zaman O'na yönelirim'.
    (
    Bu  ayet yukandaki 8.  ayetin  ilk  cümlesiyle bağlantılı  olup  itikad  ve  dinî  hukuk meseleleri  ile  ilgilidir  (Beğavî,  Zemahşerî).  Yukandaki  ayet,  İslam  hukukunun bazı büyük temsilcilerinin -İbni Hazm da onlar arasında bulunmaktadır- ‘nass’ın yani,  Kur’an'ın sözlerinin zahirinin ve Hz.  Peygamber'in açık emirlerinin formü­le  etmediği  dinî  hukuk  ilkelerini  “tesis  etme”nin bir  aracı olarak kıyâslın  kulla­nılmasına karşı çıkarken dayandıkları bir ayettir.  Râzî'nin işaret ettiği  gibi,  “ayn- lığa düştüğünüz her konuda hüküm Allah'a aittir” ifadesinin anlamı budur. (Bkz. bu bağlamda  5:101,  not  120,  ayrıca State a n d  Government adlı kitabımdaki  “İs­lam Hukukünun Alanı”  bölümü,  s.  11-15).ESED
    )

16 Aralık 2020 Çarşamba

 Sabah duasi:79. Ya Ekrame’l-ek ramîn ve ya Erhame’r-râhimîn!! Sen bizim yegâne Mevlâmızsın. Biz de derdimizi Sana şerhediyor, hâl-i pürme lâlimizi, kullukla asla bağdaştırılamayacak nâhoş hâllerimizi Sana şikayet ediyoruz. Bilerek ya da bilmeyerek içine düştüğümüz günahlardan dolayı bizi azaba maruz bırakma, ikâba uğratma.. insî ve cinnî şeytanların gelip gelip inananların tepesine binmelerine, tebelleş olmalarına da müsaade etme.. enbiyâ-i izâmı ve rusül-ü kirâmı koruyup kurtardığın gibi bizleri de din ve diyanet düşmanlarının şerlerinden, tuzaklarından, hilelerinden kurtar ve her zaman sıyanet buyur! O sevgili kullarının bazılarına dokunan zararı def ü ref’ etmiş, bazılarını içinde bulundukları sıkıntılardan çekip çıkarmış, diğer bazılarını da kefere ve fecerinin verebilecekleri zararlar karşısında hıfz u inayet seralarına almıştın. Yâ Rabberrahîm! Bize dokunan ve dokunması muhtemel olan zararları da kaldır.. gaflet, heva ve heves gayyalarından bizi de kurtar.. hata işlemekten, masiyetlere düşmekten, küfrün ve dalâletin karanlık vadilerine yuvarlanmaktan muhafaza buyur.. marifet basamaklarındaki derecelerimizi yükselt.. kurbiyetinin halâvetini ve üns esintilerini gönüllerimize tattır.. bütün hâl, hareket, tavır ve davranışlarımızda ruhumuzun heykelini ikâme etmeyi müyesser kıl.. dünyada ve âhirette sağanak sağanak yağdırdığın ve yağdıracağın lütuflarının kadr ü kıymetini bilmeyi de nasip eyle!
(Amin...)

 Şura 7-9:

  •  İşte Biz sana, hem şehirlerin anasını, hem de çevresindekileri uyarman, gerçekleşeceğinden asla kuşku olmayan Toplanma gününe karşı insanları ikaz etmen için Arapça bir Kuran vahyettik. Sonuçta bir kısmı cennete, bir kısmı da kızgın ateşe girecek!.
    Allah(cc) dileseydi, onları tek toplum yapardı. Fakat O, (isteyeni) rahmetine kavuşturmak ister. Halbuki, zalimlerin o gün, kendilerini koruyacak ne bir velisi ne de onlara yardım edecek bir kimseleri olacak!.
    Yoksa onlar Allah(cc) dışında bir veli mi edinmeye çalışıyorlar?  Oysaki asıl veli edinilecek olan Allah(cc)'tır. Zira ölüye can veren de, her şeye kadir olan da Allah(cc)'tır.

15 Aralık 2020 Salı

 Şura 1-6:

  •  Ha-Mim. Ayn-Sin-Kaf. Kudret ve Hikmet sahibi Allah(cc), size ve sizden öncekilere (hakikati) işte böyle vahyetti: Yerde ve gökte her ne varsa O'nundur ve O , yüceler yücesi ve mutlak azamet sahibidir. Gökler neredeyse en ötelerden parçalanacak, Melekler ise Rablerinin sonsuz yüceliğini hamd ederek hareket edip, yeryüzündekiler için af ve mağfiret dilenirler. Çünkü şurası bir gerçek ki, Allah(cc)'tan başka Gafur (günahları çok bağışlayan) ve Rahim (rahmeti pek bol olan) yoktur.
    Allah(cc)'tan başkasından medet umana gelince, Allah(cc), onların yapıp/ettiklerini görüp gözetmekte ve kaydetmektedir ve siz onlar için bir şey yapmamassınız (vekilleri değilsiniz).

14 Aralık 2020 Pazartesi

Şura -1:
(Diyanet çevirisi)

  •  1. Hâ. Mîm.

    2. Ayn. Sîn. Kaf.

    3. Azîz ve hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.

    4. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O yücedir, uludur.

    5. Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

    6. Allah'tan başka dostlar edinenleri Allah daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin.

    7. Şehirlerin anası (olan Mekke'de) ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik. (İnsanların) bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgın alevli cehennemdedir.

    8. Allah dileseydi onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.

    9. Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar mı edindiler? Halbuki dost yalnız Allah'tır. O ölüleri diriltir, her şeye kadirdir.

    10. Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah'a mahsustur. İşte, bu Allah, benim Rabbimdir. O'na dayandım ve O'na yönelirim.

    11. O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.

    12. Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar. O, her şeyi bilendir.

    13. "Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.

    14. Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir (erteleme) sözü geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitaba vâris kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.

    15. İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği Kitab'a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O'nadır. (Âyette Hz. Peygamber in insanları davet edeceği prensipler açıklanırken, uyacağı esaslar da beyan edilmiştir. Buna göre davete devam edilecek, inanma yanların teklifve ısrarları dinlenmeyecektir.)

    16. Daveti kabul edildikten sonra, Allah hakkında tartışmaya girenlerin delilleri, Rableri katında boştur. Onlar için bir gazap, yine onlar için çetin bir azap vardır.

    17. Kitab'ı ve mizanı hak olarak indiren Allah'tır. Ne biliyorsun, belki de kıyamet saati yakındır!

    18. Ona inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler. İnananlar ise ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.

    19. Allah kullarına lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, güçlüdür.

    20. Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.

    21. Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır.

    22. Yaptıkları şeyler başlarına gelirken zalimlerin, korkudan titrediklerini göreceksin. İman edip iyi işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlara diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.

    23. İşte Allah'ın, iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. Deki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla veririz. Şüphesiz Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.

    24. Yoksa onlar, (senin için) Allah'a karşı yalan uydurdu mu derler? Allah dilerse senin kalbini de mühürler. Ve Allah bâtılı yok eder; sözleriyle hakkı ortaya koyar. Şüphesiz O, kalplerde olanları bilendir.

    25. O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.

    26. Allah, iman edip iyi işler yapanların tevbesini kabul eder, lütfundan onlara, fazlasını verir. Kâfirlere gelince, onlara da çetin bir azap vardır.

    27. Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının haberini alandır, onları görendir.

    28. O, (insanlar) umutlarını kestikten sonra, yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, hakiki dosttur, övülmeye lâyık olandır.

    29. Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları biraraya toplamaya da kadirdir.

    30. Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.

    31. Yeryüzünde (O'nu) âciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dostunuz ve bir yardımcınız da yoktur.

    32. Denizde dağlar gibi akıp gidenler (gemiler) de O'nun (varlığının) delillerindendir.

    33. Dilerse O, rüzgârı durdurur,da onun (denizin) üstünde kalakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

    34. Yahut yaptıkları yüzünden onları helâk eder. Birçoğunu da affeder (kurtarır).

    35. Böylece âyetlerimiz üzerinde tartışanlar, kendilerine kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.

    36. Size verilen şey, yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise daha iyi ve daha süreklidir. Bu mükâfat iman edenler ve Rablerine dayanıp güvenenler içindir.

    37. Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar.

    38. Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.

    39. Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.

    40. Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.

    41. Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık onlara yapılacak bir şey yoktur.

    42. Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap bunlaradır.

    43. Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir.

    44. Allah kimi saptırırsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde zalimlerin: Dönecek bir yol var mı? dediklerini görürsün.

    45. Ateşe arz olunurlarken onların, zilletten başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göreceksin. İnananlar da: İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır, diyecekler. Kesinlikle biliniz ki, zalimler, sürekli bir azap içindedirler.

    46. Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun kurtuluşa çıkan bir yolu yoktur.

    47. Allah'tan, geri çevrilmesi imkânsız bir gün gelmezden önce, Rabbinize uyun. Çünkü o gün, hiçbiriniz sığınacak yer bulamazsınız, itiraz da edemezsiniz.

    48. Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır. Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür!

    49. Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.

    50. Yahut onları, hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır kılar. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.

    51. Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir.

    52. İşte böylece sana da emrimizle Kur'an'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.

    53. (O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner.


13 Aralık 2020 Pazar

--------------------------
Sonuç
  Fussilet  süresi
  •  Evet, bir gün Allah(cc)'ın huzuruna çıkacağını hesaba katmayan veya buna inanmayan ve dünyalık çıkarları peşinde başka ilahlaştırdıkları güçlerin peşine takılanlar, yaptıklarının en kötüsü ile en ağır azaba çarptırılacaklar. Onlar Allah(cc)'ın düşmanları ve varacakları yer:Ateş! ve bir kurtuluş çaresi de bulamayacaklar.
    Diğer taraftan --Rabbimiz Allah(cc)'tır-- deyip hakikati dillendiren ve dosdoğru istikamet üzere yürüyenler ise, ne bu dünya da ne de diğer tarafta bir endişeye kapılacaklardır.
    Herkes dilediğini yapmakta serbesttir. Hakikat inkarcıları hiç bir zaman hakikatın üstünü örtemezler, Allah(cc)'ın mesajını da hiç bir zaman saptıramazlar, herşey er/geç açığa çıkar. Herkesin yaptığı kendinedir. Salih amel işleyen de faydası kendine, kötülük peşinde koşan da yaptığı kendinedir.
    Bir gün Allah(cc)'ın huzuruna çıkıp yapıp/ettiklerinin hesabını vereceğinden şüphe duyanlar devam etsinler bakalım! Fakat şunu da unutmasınlar ki, Allah(cc) her şeyi görüyor ve herşeyi çepeçevre kuşatmıştır.

12 Aralık 2020 Cumartesi

 Fussilet 52-54:

  •  De ki:'Şimdi söyleyin bakalım, bu vahiy, Allah(cc) katından geliyorsa ve siz O'nu inkar ediyorsanız, haktan bu kadar uzaklaşıp muhalefet edenden daha şaşkın ve sapık kim olabilir?'.
    Vakti geldikçe onlara, hem iç dünyalarında hem de yaşamlarında delillerimizi göstereceğiz, taki delillerimizin hak olduğu kafalarına dank edesiye kadar!. Her şeye şahit olan Rabbin yeterli değil mi?.
    Görünen o ki, onlar günü geldiğinde Rablerinin huzuruna çıkacaklarından şüpheleri var!. O zaman şunu da kesin bilsinler ki, Allah(cc) herşeyi çepeçevre kuşatmıştır.
    (
    Evet, hakkı inkar eden, kendi dünyalık çıkar ve menfaatleri peşinde koşanlara, Yüce Rabbim, hem görünür de hem de iç dünyalarında vereceğini verecek, ta ki kafaları dank edesiye kadar!, Mesela zalimleri alkışlayıp onların peşinde gidenleri, zalimlere ve haramilere ses çıkarmayanları ve bananecileri, iki gramlık bir virüsle topunu evlerine hapsedecek, çaldıklarıyla yaptıklarını kapattıracak, kullandırmayacak, çok değer verdikleri masa,nisa ve kasalarına yaklaşamayacaklar! Yüce Rabbim, yapar mı yapar! Bakalım ne yapar! Her ne yaparsa da mükemmel yapar.
    )

11 Aralık 2020 Cuma

 Fussilet 49-51:

  •  İnsan kendi lehine gördüğü şeyi istemekten usanmaz. Ama bir sıkıntıya maruz kalınca da ye'se kapılır ve bütün  ümitlerini kaybeder.
    Maruz kaldığı sıkıntıdan sonra Tarafımızdan bir rahmet tattırırsak, bu defa da hiç şüphesiz şöyle der:' Zaten bu benim hakkımdı. Hem kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Varsayalım ki koptu, Rabbimin huzuruna çıkarıldığımda, o zaman da hiç kuşkusuz, O'nun katında hak ettiğim en güzel mükafatı bulurum'. Fakat o hakikat inkarcılarına dünyada yaptıkları bir bir bildirilecek ve bundan dolayı hesaba çekilip sert bir şekilde azaba çarptırılacaklardır. İnsana ne zaman nimetlerimizden bahşetsek Rabbinden kibirle uzaklaşır. Kendine bir sıkıntı dokunduğunda ise, bu sefer de uzun uzun dua eder yalvarır.
    (
     Bu  hâl,  hayrın  ve  şerrin  yaratıcısı  olarak  Allah’a ve Kader’e inanmamanın tipik bir sonu-cudur.  Bu  inancı  taşımayan  bir  insan,  dünya  nimet  ve  zevklerinin  peşinde  koşar  ve  eline  geçen  her  şeyi,  her  başarısını  kendi  bilgi  ve  kabiliyetine  verir  ve  her  hadiseyi  sebep–sonuç  münasebeti  içinde  değerlendirir. İstediği şeyi elde  edemediği  veya  bir  kayba  uğradığında,  bir  de başvurduğu bütün sebepler işe yaramamışsa, bu defa bütünüyle ye’se kapılır. İnanan bir insan ise,  sebeplerin,  kendi  bilgi  ve  kabiliyetlerinin  sadece  birer  vasıta  olduğunun  ve  gerçek  yara-tıcı,  rızık  ve  nimet  verici  olan  Allah’ın  onlarıbir hikmete binaen yaratıp kullandığının şuuru içindedir. Ayrıca o, hayrın da şerrin de Allah’ın iradesi  ve  kudreti  dahilinde  olduğunu  çok  iyi  bilir.  Dolayısıyla,  ne  eline  bir  şey  geçtiği  veya  bir  maksadı  gerçekleştiğinde  sevinip  şımarır ve bunu kendisine verir, ne de istediğine kavu-şamadığı  ve  elinden  bir  şey  çıktığında  üzülür.  Sadece  bunların  sebeplerini  araştırır,  hatalarıvarsa  bunları  telâfiye  ve  tevbeye  yönelir  ve  daima rıza ve teslimiyet içinde bulunur.AÜ

     Yani  insan,  kural  olarak,  bu  dünya  sevgisi  ile  o  kadar körleşmiştir  ki  onun  bir gün  sona  ereceğini  hiç  aklına  getirmez.  Burada  işaret  edilen,  ölümden  sonraki hayatın gerçekten var  olup  olmadığı  ve  insanın  mahşerde  Allah tarafından  ger­çekten yargılanıp  yargılanmayacağı konusundaki  kuşkudur.ESED
     İnsan kendi üstünlüğüne  inandığından (“bu  zaten benim  hakkımdır”  sözlerinde ifade  edildiği  gibi),  ölümden  sonra gerçekten bir  hayat varsa kendisi  hakkındaki  abartılı  görüşünün Allah tarafından teyid  edileceğine emindir.ESED

    )

10 Aralık 2020 Perşembe

 Fussilet 47-48:

  •  Kıyametine ne zaman kopacağı bilgisi Allah(cc) katındadır. O'nun bilgisi ve izni dışında ne bir meyve tomurcuğundan çıkabilir, ne bir dişi hamile kalabilir, ne de doğurabilir.
    Ve o gün Allah(cc):' Nerede Bana şirk koştuğunuz ortaklarım?' diye seslendiğinde, müşrikler :' İçimizde buna şahadet edecek kimsenin olmadığını Sana arzederiz' derler.
    Önceden ilahlaştırıp kendilerine kulluk ettikleri(يَدْعُونَ) varlıklar, onları bırakıp terketmiştir. Artık kaçıp kurtulma şanslarının kalmadığını da anlamışlardır(ظَنُّوا).
    (
    That is, "Now we have realized that what we had in our minds was absolutely wrong. Now none among us is of the view that there is another one also who is Your associate in Godhead." The words "we have submitted" show that on the Day of Resurrection the disbelievers will be asked again and again, on every occasion, "In the world you went on refusing to believe what the Messengers of God said: now say who was in the right: they or you? And the disbelievers will every time confess that the truth indeed was that which the Messengers preached and they themselves were in the wrong because they forsook the knowledge and persisted in their own ignorance.  ET

    That is, "In their utter hopelessness they will look around to see if they could find any one of those whom they used to serve and worship in the world, who could come to their rescue and save them from God's torment, or at least have their punishment reduced, but they will find no helper on any side."  ET

    (
    يَدْعُونَ) -> د ع و 
    دَعَا“ ” (da’a) means to call someone.
    اَلدَّعَاءَ ة “ ” (ad-da’ah) means the forefinger which is used as a sign to call someone.
    الدَاَّعيِۃَ “ ” (ad-dayiah) means the cry of the horses in battle.
    ہُوَ مِنِّی دَعْوَةَ لرَّجُلِ “ ” (huwaminni dawatar rajul): He is at a distance where a man’s voice can reach him. He is at a calling distance {T}.
    Ibn Faris says it means to incline towards oneself through talk or voice.
    دَعَاهُ اِلَی الْاَمَيْرِ “ ” (dayahu ila al-ameer): he took him towards the leader.
    د اَع “ٍ ” (dayi) is not only one who calls but also someone who takes you to someone {T}.
    اِدِّعَاءٌ “ ” (iddia’oo), “ يَدَّعُوْنَ ” (yad-da’oon) means to wish or desire {T}, or to call out to someone (67:28).
    تدََاعَوْا عَليَْہِ “ ” (tadau alaih): means they gathered against him.
    تَدَاعٰی عَلَيْہ الْعَدُوُّ مِنْ کُلِّ جَانِبٍ “ ” (tada’a alaihal aduwu min kulli jaanib) means the enemy attacked him from all sides.
    تَدَاعَتِ الحِيْطَانُ “ ” (tadaa’atil haitaan) means the walls fell down one after another {T}.

    )

9 Aralık 2020 Çarşamba

 Fussilet 46:

  •  Kim salih bir amel işlerse kendi lehine, kim de bir kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Senin Rabbin kullarına asla zulmetmez.

 Fussilet 45:

  • Nitekim, Musa(as)'a da Kitap indirmiştik ve onun hakkında da ileri/geri ihtilaflar  olmuştu. Ve eğer Rabbin tarafından daha önce konulmuş bir yasa olmasaydı, haklarındaki hüküm hemen infaz edilirdi. Fakat, onlar hala derin bir şüphe içindedirler.
    (
     Lafzen,  “onun hakkında”, yani Kur’an'ın,  insanın beden ve ruh problemine yak­laşımı -ve,  özellikle,  insan  hayatının bu  iki  cephesinin temel  bütünlüğünü  vur­gulaması  (karş.  2:l43'ün  ilk  cümlesi  ile  ilgili  not  118)-  konusunda  şüphe  duy­maktaydılar.  İnkarcıların  hakikat  ile  ilgili  bu  şüpheleri,  daha  geniş  anlamda  di­nin  insan  toplumu  için  “yararlı”  mı yoksa  “zararlı”  mı  olduğu  sorusu  -onlar ta­rafından bütün dinî inançlara karşı şiddetli bir önyargı ile ortaya konmuş ve ce­vaplanmış  bir soru-  ile yakından ilişkilidir.ESED

    In this brief sentence the spiritual disease of the disbelievers of Makkah (and the people of today's world) has been clearly diagnosed. It says that they are involved in doubt about the Qur'an and the Holy Prophet Muhammad (upon whom be Allah's peace ), and this doubt has caused them great anguish and confusion. That is, although apparently they deny the Qur'an's being Allah's Word and the Holy Prophet's being His Messenger very vehemently, yet this denial is not based on any conviction, but their minds arc afflicted with great vacillation, and doubt. On the one hand, their selfish motives, their interests and their prejudices demand that they should belie the Qur'an and the Prophet Muhammad (upon whom be Allah's peace) and oppose them strongly; on the other, their hearts are convened from within, that the Qur'an is, in fact, a unique and un-paralleled Word the like of which has never been heard from any literary man or poet. Neither can the insane utter such things in their madness, nor can devils come to teach God-worship, piety and righteousness to the people. Likewise, when they say that Muhammad (upon whom be Allah's peace) is a liar, their heaps from within put them to shame, and ask: Can such a person ever be a liar? When they brand him a madman, their hearts cry out from within and ask: Do you really think that he is mad? When they accuse that Muhammad (upon whom be Allah's peace) is not interested in the truth but is working for selfish motives, their hearts from within curse them and ask: Do you call this virtuous man selfish, whom you have never seen striving for the sake of wealth and power and fame, whose life has been free from every tract of self-interest, who has always been working to bring about goodness and piety, but has never acted from any selfish motives.  ET

    )

8 Aralık 2020 Salı

 Fussilet 44:

  •  Eğer Biz bu Kuran'ı anlaşılması zor bir dilde indirseydik, bu sefer de:' Neden onun mesajları anlaşılır bir şekilde ifade edilmemiş, hayret! arap bir elçiye, arapça dışında bir dilde mesaj!' diyerek tuhaf karşılarlardı.
    De ki:' Bu ilahi kelam inananlar için bir rehber ve şifa kaynağıdır. Ona inanmayanlara gelince; onların kulaklarında bir ağırlık vardır, ve bundan dolayı da Kuran onlara kapalı ve anlaşılması zor gelir. Onlar, çok uzaktan seslenilen insan gibidirler'.
    (
    Bu,  kâfirlerin  inatlarının  tezahürlerinden  biridir.  Hz.  Peygambere:  “Senin anadilin olan Arapça ile bir şeyler söylemeni vahiy kabul etmemizi bekleme! Ama sen durup dururken “Farsça, Rumca gibi bir dille kusursuz bir beyanda bulunursan işte o zaman “Bu bir mûcizedir!” diye kabul edebiliriz” demek istiyorlar. Onlara verilen cevapta: “Biz onlar anlasınlar diye kendi dilleriyle indirdik.  Eğer yabancı dilden  olsaydı  bu  sefer  de:  “Ne  tuhaf!  Arap  olana  yabancı  dille  hitap  ediliyor!” Yani şöyle demek isteyeceklerdi: “Gelin de görün: Araplara gönderilen peygamber yabancı dil konuşuyor. Ne kendisinin, ne dehalkının bilmediği dille onlara hitap etmesi hiç akıl kârı mıdır?”SY

    Zımnen,  “anlayabileceğimiz  bir  dilde.”  Hz.  Peygamber  bir Arap  olduğundan ve Arap toplumunda yaşadığından,  o'nun mesajı,  hitab  ettiği  kitlenin anlayabilece­ği Arap  dilinde  ifade  edilmeliydi:  bkz.  bu bağlamda  13:37'nin ilk  cümlesi  ile  il­gili not 72 ve  I4:4'ün ilk bölümü — “Biz her elçiyi kendi halkının diliyle  [vahye- dilmiş  bir mesajla]  gönderdik ki  [hakikati] onlara  açıkça ulaştırabilsin.”  Kur’an'm mesajı Arapça'dan başka bir dilde gönderilmiş olsaydı, Hz.  Peygamber'in muha­lifleri,  “bizimle  senin  aranda  bir  engel  vardır”  (bu  sûrenin  5.  ayeti)  sözlerinde haklı  olurlardı.ESED

    )

 Fussilet 43:

  •  Sizin hakkınızda (Allah(cc)'ın elçileri ve onların yolundan gidenler) şimdi ne söyleniyorsa, sizden öncekilere de aynısı söylendi. Tabi, şunu iyi bilsinler ki, sizin Rabbiniz bağışlayıcıdır, ama (haddini aşanlara karşı) azabı da çok şiddetli ve acıdır.
    (
    Kuran'ı muhatap kabul edene karşı bir hitap olarak, sadece Peygamber efendimiz(sav)'e söylenmiş gibi görmeyip üzerimize de almak gerekiyor. Kuran, bütün O'nu muhatap kabul edenlere indiğine göre , Peygamber efendimiz(sav) nezdinde bütün muhataplara direk hitap ediyor.
    Dolayısıyla, geçmiş zamanlarda da gerçek inananlara herşey söylenmiş ve her türlü zulüm yapılmış ,ama Yüce Rabbim yapanlara acı azabını taddırmış diğerlerine de göstermiştir. Demek Sünnetullah bu, her çağda böyle olacak! Birileri zulüm edecek, çalıp çırpacak, birileri de buna alkış tutacak, gerçek inanalar da zulüm görecek ama bir noktadan sonra, acı azap zulmedenleri ve yardakçılarını yakalayacak ve onları hem bu dünyada hem de ahirette perişan edecektir.

    )

7 Aralık 2020 Pazartesi

 Fussilet 41-42:

  •  Şüphesiz o inkarcılar, kendilerine ulaştığı halde bu ilahi uyarıyı inkar edenlerdir. Çünkü, o pek yüce bir Kitaptır. Hiç bir anlam ve amacını saptırma çabası, ne gizliden ne de açıktan O'na ilişemez. Bu Kitap, bütün hüküm ve icraatında hikmet sahibi ve bütün hamd ve övgü Kendisine mahsus olan Allah(cc) tarafından indirilmiştir.

 Fussilet 40:

  •  Ayetlerimizi anlam ve amacından saptırmaya çalışanlar, asla Bizden gizlenemezler. Öyleyse bir düşünün: Ateşe atılmak mı, yoksa Hesap günü güven içinde Huzurumuza gelecek olan mı daha iyidir? Dilediğinizi yapın. Allah(cc) yaptığınız herşeyi görmektedir.

6 Aralık 2020 Pazar

 Fussilet 39:

  • Allah(cc)'ın (kudret ve hikmetinin) delillerinden biri de şudur ki; siz yeri boynu bükük, kupkuru görürsünüz. Fakat, Biz üzerine su indirince yer harekete geçer ve herşey uyanıverir. İşte bu yere kim hayat veriyorsa, ölüleri de O diriltecektir. Çünkü Allah(cc) herşeye kadirdir.

 Fussilet 38:

  •  Fakat küstahça böbürlenip büyüklük taslarlarsa, iyi bilsinler ki, Rabbinin huzurundakiler gece gündüz,hiç bıkıp usanmadan  O'nun yüceliğini anıp O'nun adıyla hareket etmektedirler(يُسَبِّحُونَ لَهُ).

5 Aralık 2020 Cumartesi

 Fussilet 36-37:

  • Ayrıca, bütün bunları yaparken,işleri karıştırmak için  şeytandan sana bir vesvese gelirse, hemen Allah(cc)'a sığın. Herşeyi işiten ve bilen yanlız O'dur. 
    Gece ile gündüz, güneş ile ay O'nun işaretlerindendir. Güneşle aya değil, Allah(cc)'a secde edin, eğer tabi gerçekten O'na kulluk etmek istiyorsanız.
    (
    Bu, Râzî'ye göre, yukanda 33- ayetteki “[insanları] Allah'a çağırma” ifadesi ile bağ­lantılıdır. Allah bütün mevcudatın yegane sebebi ve  kaynağıdır: var olan her şey, O'nun yaratıcı gücünün olağanüstü bir işaretidir.  Bu nedenle, yaratılmış herhan­gi  bir şeye -bu  ister somut  bir fenomen,  ister soyut bir tabiat gücü,  ister bir du­rumlar dizisi  veya  bir fikir  demeti  olsun-  gerçek bir güç ve  etki yakıştırmak (ki: “secde etme”nin buradaki  anlamıdır),  mantıksız olduğu  kadar  küfürdür de.ESED
    )

4 Aralık 2020 Cuma

 Fussilet 35:

  •  Fakat bu meziyet (kötülüğü, yerinde ve tutarlı davranışla def etme), sabredenlere (dik duruş sergileyebilenlere) ve bu büyük hazzın tadına varanlara (ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ) verilen bir kapasitedir.
    (
     ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ -> aynı zamanlda bir çok çeviride şanslı olarak çevrilmiş, fakat, sanki piyango bileti oynuyormuşçasına şanslı demek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Ama anlamsal olarak, kötülüğü , yerinde ve tutarlı davranışlarla def edebilmek için, dik durabiliyor olmak gerekiyor ki bunun da dünyadaki karşılığı, Allah(cc)'ın o kuluna bahşettiği bir dünyalık nimet olan haz olabilir.
    )

3 Aralık 2020 Perşembe

 Fussilet 34:

  •  Yerinde ve tutarlı davranış sergilemekle(الْحَسَنَةُ) kötülük yapmak bir değildir. Sen kötülüğü, yerinde ve tutarlı davranışla(أَحْسَنُ) def et(ادْفَعْ).Bak gör o zaman, seninle arasında düşmanlık olan nasıl sanki senin dostunmuş gibi davranıyor.
    (
    Bir çok çeviride --iyiliği kötülükle sav, bak sonra düşmanın nasıl dostun oluyor-- tarzı çeviriler yapılıyor. Bu ayetin onu kastettiğini kesinlikle zannetmiyorum. Kötülüğe karşı ne yapılması gerekiyorsa tam olarak o yapılmalı, karşı taraf bu işin şakası olmadığını anlamalı, ki bu noktada zaten o da mecburen direnmeyi bırakır. İsa(as)'a atfedilen (ve doğru olmadığı defaaten bir çok araştırmada kanıtlanmış) --bir yanağına vurana, diğer yanağını da çevir--(ki bu da tarsuslu paul'un uydurmasıdır) tarzı yaklaşımlardan etkilenen islam araştırmacılarının çeviri gayretleridir. Bence burada müslümanın çok önemli bir özelliği olan muhsin olmadan bahsediliyor. h-s-n fiili iyilik yapmak değil, yerinde ve tutarlı tam yapılması gereken ne ise onu yapmaktır, tabii bundan dolayı da yapılan iyi ve güzeldir zaten. Kötülüğü, hasene ile def edenin şakası olmaz ve düşmanlık besleyen de, içsel olarak düşmanlık beslemeye devam etse bile, görünürde dost ve taraftar kesilir. Dolayısıyla, bu ayetin son cümlesinde bir bakıma kinaye vardır, yoksa gerçek dost olacaklarını zannetmem. Tarih bunun --trilyon örneği-- ile doludur. Günümüz müslümanları bunu bizzat deneyimleyerek şu an öğreniyorlar.  
    )

 Fussilet 33:

  •  İnsanları Allah(cc)'a davet eden ve salih amel işleyerek :'Ben müslümanlardanım' diyenden daha tutarlı ve yerinde davranış sergileyen(أَحْسَنُ) başka kim olabilir?
    (
    Evet, muhsin kim oluyor burada daha iyi öğreniyoruz.
    )

2 Aralık 2020 Çarşamba

 Fussilet 30-32:

  •  'Rabbimiz Allah(cc)'tır' deyip, sonra da istikamet üzere doğru yolda yürüyenler yok mu , işte onların üzerine melekler inip:' Gelecekten dolayı endişe etmeyin, geçmişten de üzülmeyin(أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا). Haydi sevinin size vaad edilmiş cennetle!. Bu dünya hayatında sizin dostunuzuz, ahirette de öyle. Orada canınızın istediği her şeye sahip olacak,  istediğiniz her şeye kavuşacaksınız. Bağışlayıcı ve Rahmet kaynağı olan Allah(cc)'tan bir karşılama olarak' derler.
    (
     Nasıl  ki  kâfirlerin  dostu  şeytanlarsa  (25.  âyet),  mü'minlerin  dostu  da  meleklerdir.  Mu-zari  fiilin  bu  kalıbı  hem  tekrarı,  hem  sürekli­liği  ifade  eder.  İnsanın  cismani  potansiyelinin  ruhani boyutuna bağlı  olduğu hatırlanmalıdır. Mİ

    That is, they did not call Allah their Lord merely incidentally, nor were they involved in the error to regard Allah as their Lord and at the same time others 'as well as their lords, but they embraced the Faith sincerely and stood by it steadfastly: neither adopted a creed contrary to it later nor mixed it up with a false creed, but they fulfilled the demands of the doctrine of Tauhid in their practical lives as well.

    "Standing steadfast on Tauhid" has been explained by the Holy Prophet and the eminent Companions thus:

    Hadrat Anas has reported that the Holy Prophet said: "Many people called Allah their Lord, but most of them became disbelievers. Firm and steadfast is he who remained firm on this creed till his death." (Ibn Jarir, Nasa'i, Ibn Abi Hatim).

    Hadrat Abu Bakr Siddiq (may Allah be pleased with him) has explained it thus: "Then he did not associate another with Allah: did not attend to any other deity beside Him. " (Ibn Jarir).

    Hadrat `Umar (may Allah be pleased with him) once recited this verse on the pulpit and said: "By God, the steadfast are those who remained firm on obedience to Allah: did not run about from place to place like foxes." (Ibn Jarir).

    Hadrat 'Uthman (may Allah be pleased with him) says "Performed his deeds sincerely for the sake of Allah only." (Kashsaf)

    Hadrat `Ali (may Allah be pleased with him) says: "Performed the duties enjoined by Allah faithfully and obediently." (Kashshaf)  ET


    After consoling and encouraging the believers, now they are being exhorted towards their real duty. In the preceding verse they were told: "Being firm in the service to Allah and standing steadfast on this way after adopting it is by itself the basic good, which makes man a friend of the angels and worthy of Paradise." Now they are being told: "The next thing which wins man the highest place of honor is that he should do good deeds himself and should invite others to the service of Allah, and even in the environment of severe antagonism where to proclaim Islam is tantamount to inviting hardships for oneself, one should firmly say that one is a Muslim." To understand the full significance of these words, one should keep in view the conditions in which they were said. The conditions were that anyone who proclaimed to be a Muslim, would feel as if he had stepped into a jungle of beasts, where everyone was rushing at him to tear him into pieces. More than that: if anyone opened his mouth to preach Islam he would feel as if he had called on the beasts to come and devour him. Such were the conditions when it was said: "A person's believing in Allah as his Lord and adopting the Right Way and standing steadfast on it is indeed a great and fundamental good, but the greatest good is that man should boldly say that he is a Muslim and should invite others towards Allah's service, fearless of the consequences, and while performing this duty should remain so pure and pious in conduct and character that no one should have a cause to find fault with Islam and with those who uphold it.  ET.
    )

1 Aralık 2020 Salı

 Fussilet 28-29:

  •  İşte Allah(cc) düşmanlarının bulacağı karşılık:Ateş!. Onlar, mesajlarımızı bilerek reddetmelerinin karşılığı olarak içinde sonsuza kadar kalacakları bir yere mahkum olacaklardır.(Orada) hakikatı inkar edenler :' Rabbimiz, bize, şu bizi saptıran görünen ve görünmeyen şeytanları  göster de, onları ayaklarımız altına alalım, ki hepimizin en alçağı olsunlar' derler.
    (
    Dünyadayken peşinden gidiyordunuz ya, o zaman aklınız nerdeydi!Kendi çıkarlarınız için, dünyalık liderleriniz ne derse alkışlıyordunuz! Hak/hukuk demeden hakikatı haykıranları susturup, onlara zulmedenleri destekliyordunuz. Ateşi görünce mi aklınız başınıza geldi!.
    )