31 Mayıs 2021 Pazartesi

 Nahl 17-19:

  •  O halde, bütün bunları yaratanla, hiç bir şey yaratamayan bir varlık kıyaslanabilir mi? Düşünüp ders çıkarmanız gerekmez mi? Allah(cc)'ın nimetlerini saymakla bitiremezsiniz. Allah(cc), çok bağışlayan, hususi rahmeti çok bol olandır. Zira, Allah(cc), içinizde tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da tümüyle bilir.
    (
    Sûrenin  3.  âyetinden  buraya  kadar  olan  kısmı,  keza  ileride  gelecek  65-83 bölümü,  kâinat  kitabının  değişik  sayfalarını  ve  manzaralarını  göstererek  insanı bunlar üzerinde düşünmeye, bu muazzam nizamı kurup yöneten Allah‟ın kudreti önünde  eğilmeye,  O‟nun  nimetlerinden  yararlanıp  Ona  şükretmeye  teşvik etmektedir.SY

    Here the connection of Allah's attributes, "Forgiving and Compassionate" , with the preceding verse is so obvious that it has been left unmentioned. It is this: "Though Allah goes on showering countless blessings upon people, they behave in an ungrateful, faithless and rebellious manner towards Him. He does not punish them immediately, but gives them respite, for He is Forgiving and Compassionate" . This is true of both individuals and communities. There are people, who deny even the existence of God, yet He goes on bestowing His favors on them for years on end. There are others who set up partners with Him in his attributes, powers and rights, and show their gratitude to others than Him for His blessings, yet He does not withhold His favors from them; there are still others who profess to acknowledge Him as their Creator and Benefactor, yet rebel against Him and are disobedient to Him and consider freedom from Him w be their birth right, but in spite of all this He continues to shower His countless blessings on them as long as they live.  ET



    )

30 Mayıs 2021 Pazar

 Nahl 15-16:

  •  Allah, yeryüzünde sarsılmayasınız diye sağlam dağlar, yolunuzu şaşırmayasınız diye nehirler ve yollar ve nice işaretler yarattı ki, (mesela) yıldızlarla yönlerinizi bulursunuz.
    (
    Bu  ifade,  öyle  görünüyor ki,  dağların,  oluşumlarını yer kabuğunun maruz  oldu­ğu  tedricî dengelenme  ameliyesine (process)  borçlu  olduğunu îma  ediyor.  Söz- konusu  ameliye,  arzın  yüzeyinden,  muhtemelen  mağmadan  (ergime  halinde madde)  ve  belki  de  gazlardan  oluşan  arzın  merkezine  doğru  ilerleyen  soğuma ve katılaşmadan ileri gelen tazyik ve sıkışmaların sonucudur.  Öyle görünüyor ki, iç  kısımda  bulunan  bu  sıvı-gaz  karışımı,  ancak yukarıdaki  tabakaların,  katı  küt­lelerin -ki bunların en göze çarpan kısmını dağlar meydana getirmektedir- mu­azzam basıncıyla  dengede  tutulmaktadır.  Bu  olgu,  78:7'de  dağları  “direk”  ya  da “destek” (evtâd)  olarak,  yani,  arzın  jeolojik  süreçler  içinde  tedricen  kazandığı İzafî  denge  ve  mukavemetin  sembolü  olarak  tanımlayan  Kur’ânî  atıfın  da  açık­laması  durumundadır.  Bu  denge,  yer  sarsıntıları  ve  volkanik  patlamaların  gös­terdiği  gibi,  mutlak bir  denge  olmamakla birlikte,  yine  de  arz üzerinde  hayatın devamına  imkan veren şey,  yer altındaki  akıcı  ama  kararsız  tabakalara  karşı  di­renç gösteren katı yer kabuğunun varlığıdır. Kanaatimizce, hem yukarıdaki ayet­te,  hem de 21:31  ile  31:10'da geçen  “sizi sarsmasın (ya da “onları sarsmasın”) di­ye”  ifadesiyle  anlatılmak istenen de  budur.ESED

    Ge­çici  dünyanızda  fizikî yolculuklarınız  için  yol  gösterici kılavuzlar var eden Allah,  sizi sonsuz mutluluğa götürecek yolun kılavuzu olarak da vahyini  gönderdi. Mİ

    This is a Sign of Allah that He has broken the monotony of land by placing conspicuous landmarks on it to distinguish different regions from one another. These have many benefits and one of these is to help guide travelers and navigators to their destinations. One also realizes the importance and value of these landmarks, when one is traveling through a sandy desert where there are hardly any objects to guide on the way, and one is liable to lose the way any time. One feels the lack of landmarks much more in the sea voyage. It is in the deserts and the seas that people realize the true significance of "......by stars, too, they arc directed aright to their destinations."
    This verse contains arguments for Tauhid. Providence, and Compassion of Allah, and also a proof of Prophethood. For the mind is instinctively turned towards this question: Can it be possible that Allah who has made so elaborate arrangements for man's guidance to fulfill his physical needs has neglected to provide for his moral and spiritual needs?" It cannot be so, for it is obvious that even the greatest loss of some physical necessity due to the adoption of a wrong way is nothing as compared with the loss of spiritual and moral values due to deviation froth the Right Way. It would be nothing less than having doubt in Allah's Compassion and Providence to think that He, Who had made so elaborate provision for man's guidance on land and sea by creating mountains, rivers, stars and other objects, would have neglected to make provision for his moral and spiritual guidance; any, it stands to reason, that He must have provided prominent beacons of light to guide Man to that Right Way of life which is indispensable to his true success.ET


    )

29 Mayıs 2021 Cumartesi

 Nahl 14:

  •  İçinde taze et yemeniz ve takınıp kuşanacağınız ziynet eşyası çıkarmanız için denizleri sizin emrinize veren de O'dur. Gemilerin denizlerde suları yara yara gittiğini görüyorsun. Bütün bunlar O'nun lütfedeceği nasibinizi aramanız ve verdiği nimetlere şükretmeniz içindir.

28 Mayıs 2021 Cuma

 Nahl 12-13:

  •  O, geceyi,gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah(cc)'ın emri ile hareket ederler. Bütün bunlarda aklını kullananlar için bir çok dersler vardır(إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ). Yeryüzünde sizin için nice renkli hayvanlar ve bitkiler yaratmıştır. Bütün bunlarda da, düşünüp ders çıkaranlar için bir çok ibretler vardır(إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ).

27 Mayıs 2021 Perşembe

 Nahl 10-11:

  •  Gökten yağmur indiren O'dur. Ondan içme suyunuzu elde edersiniz, ve hayvanlarınıza yedirdiğiniz ot ve bitkiler  de o suyla yeşerir. Allah(cc) , o suyla sizin için ekinler, zeytinlikler, hurmalıklar , üzüm bağları ve çeşit çeşit meyvelikler bitirir. Elbette, bütün bunlarda düşünen insanlar için bir çok dersler vardır (إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ).
    (
     O ders açıktır: Nasıl ki su biyolojik hayatın kaynağıysa,  vahiy de mânevi hayatın kaynağı­dır.  Suyun  seması  gök,  vahyin  seması  arştır.  Suyun indiği kalp toprak, vahyin indiği toprak akleden  kalptir.  İkisi  de  "indirilmiş"  bir  ni­mettir. Âlemlerin Rabbinin indirdiği su ile ha­yat  bulup  da  O'nun  indirdiği  vahye  sırt  dön­mek,  nankörlüğün  daniskasıdır. Mİ

    )

26 Mayıs 2021 Çarşamba

 Nahl 9:

  •  Ve (O sizin yaratıcınız olduğuna göre) yolun istikametini tayin etmek te Allah(cc)'a aittir. Çünkü istikametten sapıp ta yolunu kaybeden (çok insan) var. Oysa Allah(cc) dileseydi hepinizi doğru yola çıkarırdı.
    (

    İnsanın  maddî  hayatını  sürdürebilmesi  için  sayısız  nimetler  yaratıp  insanın emrine  veren  Allah‟ın,  onun  manevî  hayatını  düzenleyen  yolu  göstermemesi imkânsızdır.  O  bu  yolu  göstermekle  beraber,  insanı  o  yola  girmeye  mecbur etmemiş, insanı eğitip kemale erdirmek kasdıyla, onun kendi iradesi ile doğru yola yönelmesini istemiştir.SY

    Lafzen,  “yolun  varacağı  yer[i  göstermek]  Allah'a  düşer”  yani,  “doğru  yol”  kavra­mıyla  kasdedilen  manevî ve ahlakî hedeflerin tayini  “Allah'a özgüdür”  ya  da  “Al­lah'a  düşer” Calallâh) ifadesi,  son  tahlilde,  6:12  ve  54'deki  “O  kendisi  için  rah­meti ilke edinmiştir” ifadesiyle benzer bir içerik taşımaktadır; bir başka deyişle Al­lah,  istisna gözetmeden,  onu izlemeye niyetli ve gayretli herkese doğru yolu gös­terir.ESED

    Ahlak kavramı, Allah'ın  insana  bahşettiği  iyiyle  kötü  arasında  seçim yapma  ser- bestisiyle  doğrudan  bağlantılı  olduğu  için,  Allah  hidayet bulmak konusunda  in­sanı  zor  altında  bırakmaz;  gösterir ve  uyarır  ama  onu  benimsemeyi  ya  da  red­detmeyi  insana bırakır.ESED

     Zımnen:  Yaratan kim ise,  yarattığının ama­cını belirleme hakkı da ona aittir,  insanın  doğ­ru yolu görmesini  sağlayan iç ve  dış  donanımı,  aklî  ve  naklî  belge  ve  delilleri vermek  de  O'na  düşer  (Ferrâ).  Âyetteki  'alallah  (Allah'a  düşer,  Allah'a  ait  bir  görevdir)  ibaresi,  'zatı  için  rah­meti  ilke  edindiğini'  dile  getiren  âyetteki  'alâ  nefsihi ile aynı anlama sahiptir. Bu,  ilâhî irade­nin  tecellisinin  ilâhî  gayretin  değil  ilâhî  rah­metin bir eseri olduğunu gösterir.  Bir amaç uğ­runa yarattığı  insanı,  o  amaca ulaştıracak yolu tayin etme hakkı da yalnızca Allah'a aittir. Mİ

    That is, "There are many agencies which are working for the good of man but he is quite unaware of such servants and the services rendered by them."

    9This contains an argument for Prophethood along with a proof of Tauhid and of Allah's Compassion and Providence. The argument is this:

    There are many divergent ways of thought and action open for man to choose from. Obviously all these divergent ways cannot be straight ways, because there can be only one straight way; therefore, there can be only one right theory of life which is based on that way, and only one right way of life which is based on that right theory . Thus it is clear that the choice of the right way of life is man's most important and basic need, for its wrong choice would inevitably lead to his ruin. This is because all other things fulfill his animal needs only, but this is the greatest necessity of his life as a human being and without its fulfillment his life would be an utter failure.

    Now, it cannot be expected that Allah Who made so many provisions, and on such a large scale, for the fulfillment of the animal life of man, did not make any arrangement for the fulfillment of this real and greatest necessity of man. Just as He has provided for all the necessities of his life, so He has also provided for this greatest need of his through Prophethood. If Prophethood is denied then it should be pointed out in what way Allah has fulfilled this basic need of man. Experience of centuries has shown that mankind has always blundered whenever it has chosen a way of life by itself. This is because Man's wisdom and intelligence are limited, and he cannot depend on these for the choice of the right way of life. Above all, one cannot say that Allah has made no arrangement for this basic need of man, for this will be the greatest misconception of Allah that He may make most elaborate arrangements for man's animal life but should leave him in the lurch to search out a way for himself for the fulfillment of this most important and basic need.ET

    Here a question arises: "Why didn't Allah will to guide all the people aright inherently when He had taken upon Himself to show the Right Way ?" It is true that Allah could have imbued Man, like other creatures, with the inborn instinct and enabled him to choose the Right Way without conscious thought, experience or teaching. But this would have been against His will which was to create a being, having will and power and freedom to follow the Right Way or the wrong way, whichever he chose for himself. This is why he has been endowed with different means of knowledge and powers of conscious thought, deliberation and will, and has been empowered with the authority to make use of all powers in him and all things around him. Moreover, He has placed in him and all around him such factors as might lead him to guidance or deviation. All these things would have become meaningless, had he been created righteous by birth, and he could never have attained the heights of progress, which can be achieved only by the right use of freedom. That is why Allah has chosen Prophethood for Man's guidance, and left him free to follow or reject a Prophet. This is a test by means of which Allah judges whether Man accepts the guidance that is presented to him in a rational way."ET



    )

25 Mayıs 2021 Salı

 Nahl 5-8:

  •  Ve evcil hayvanları da O yarattı. Size ısıtan giysileri de onlardan temin ediyorsunuz. Ayrıca başka yararların yanısıra, onlardan elde ettiğiniz besinleri de yiyorsunuz. Yine onlarda, akşam getirirken ve sabah salarken sizin güzellik duygunuzu tatmin eden bir boyut vardır. Kendinizi sıkıntıya sokmadan ulaşamayacağınız nice mekanlara yüklerinizi onlar taşır, şunu iyi bilin ki, Rabbiniz çok şefkatli ve pek merhametlidir. O, atları,katırları ve merkepleri hem kendilerine binesiniz hem de hayata güzellik katmak için yarattı. Ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri de yaratacak.
    (
    Bu son cümle, hayli manidardır. Cenab-ı Allah (c.c.), hayatın gelişmesine paralel olarak, insanların kullanması ve ayrıca bir ziynet ve hayatları-na katkı olarak sürekli yeni şeyler yaratmaktadır ve  elbette  daha  da  yaratacaktır.  Bunlar  içinde,  bugün  bilmediğimiz  ve  gelecekte  keşfedilecek veya  bize  ebediyen  meçhul  kalacak  bitkiler  ve  hayvanlar  olduğu  gibi,  Allah’ın,  insanın  elinde  yarattığı ve daha da yaratacağı yeni yeni aletler de  vardır.  Âyet-i  kerime,  bitki  ve  hayvanların insana olan pek çok faydalarının yanısıra, onun hayatına  süs  olarak  da  katkıda  bulunduğunu, hattâ bazılarının sadece süs vazifesi gördüğünü de belirtmektedir.AÜ

    Yahluku muzari‘  (şimdiki  zaman)  fiil çekimi, burada,  önceki  ayetlerde  geçen ha-leka  mazî  (geçmiş  zaman)  çekimiyle  bir  kontrast  oluşturacak  biçimde  geniş  za­man (“yaratır”) anlamı vermektedir.  Allah'ın sürekli yaratmasına  ilişkin bu  atıf,  ta­bii nakil vasıtalarının (yani, bu maksat için insan tarafından evcilleştirilen hayvan­ların)  bahsinden  hemen  sonra  geldiği  için,  belli  ki,  aynı kategoriden  ama  henüz bilinmeyen başka  şeylere:  yani,  insan  zekasına  kazandırdığı  icat yeteneği  yoluy­la Allah'ın yaratmakta  devam  edeceği yeni yeni ulaşım araçlarına  işaret etmekte­dir  (karş.  36:42).  Uygarlık  tarihinin  birbirini  izleyen  her  safhası,  ulaşım  araçları alanmda  önceden  hayal  bile  edilemeyen yeni yeni buluşlar gözönüne  koyduğu­na  göre,  “bilmediğiniz  daha  neler  yaratacaktır”  yolundaki  Kur’ânî  ifade  insanlık tarihinin -geçmiş,  şimdi ve  gelecek- her dönemi  için geçerlidir.ESED

    Vahiy  bu  iki  âyette,  insan  yararına  yaratı­lan  varlıkların  üç  boyutlu  işlevine  atıf  yap­maktadır:  Zorunluluklar  [zamriyyât),  gerekli­likler  [hâciyyât]  ve  estetik  değerler  [tahsiniyyât). Bir amaç uğruna yaratılan hayvanlar dün­yası  da,  insanın protein  gibi  zorunlu,  giyinme  ve ısınma gibi gerekli,  güzellik gibi estetik de­ğer  ihtiyacını  karşılamaktadır.MI

    )


24 Mayıs 2021 Pazartesi

 Nahl 4:

  •  O, insanı bir sperm damlasından yarattı. Fakat bir bakarsın ki o, apaçık bir hasım oluverir.
    (
    Lafzen,  “yeri  gelince,  nasıl  açık  bir hasım,  bir  muarız  olabiliyor!”  Zemahşerî'ye ve  Râzî'ye  göre,  yukarıdaki  ibare  iki  şekilde  yorumlanmaya  müsaittir.  Zemah- şerî'nin sözleriyle:  “Birinci yorum:  [sadece] bir sperm/döl-suyu damlasından, bi­linç  (idrak)  ve  hareket yeteneğinden yoksun fiziksel  bir zerreden yola  çıkarak varoluş  âlemine  yükselen  insan,  sonunda,  [herhangi  bir  teklifin yanında  ya  da karşısında  yer  alarak]  kendi  lehinde  fikir  istihsal  edebilen,  cüret  ya  da  cesaret­le tartışmaya  girebilen ve  iddia ya  da  görüşlerini  açıkça  ifade  edebilen yüksek tasavvur  ve  ifade  gücüne  sahip (m intîk) bir varlık  haline  gelir;  bu  olguda  Al­lah'ın yaratıcı kudretinin bir tezahürü  kendini göstermektedir.  Öteki yorum:  in­san,  kendi  Rabbini,  yaratıcısını  tanımaya  yanaşmamakla  Rabbine  karşı  bir mu­halif,  bir muarız,  bir  hasım  olmaya yatkın  olduğunu  göstermektedir.”  Râzî,  ke­sin  tercihini bu  iki yorumdan  ilki  lehinde  koyarken sebep  olarak,  “Çünkü”  di­yor,  “yukarıdaki ayetler,  insanların dikbaşlılığına, küfre ve nankörlüğe olan yat­kınlıklarına  değil,  öncelikle  mutlak  bilgi  ve  hikmet  sahibi  bir yaratıcının  varlı­ğım ortaya koyan bir olguya  dikkat çekmek maksadına matuftur.” Bununla bir­likte,  oldukça  erken  bir  dönemde  vahyedilen  36:77-78'i  gözönünde  bulundu­rarak,  biz yukarıdaki  iki yorumun karşılıklı  olarak birbirini  nakzetmeyen, tersi­ne  birbirini  tamamlayan  yorumlar  olduğu  kanaatindeyiz;  çünkü  yukarıdaki ayet,  madem  ki  akıl  sahibi  bir  varlık  olarak  insanın  mümeyyiz  (ayırıcı)  vasfını ortaya  koyuyor;  o  halde,  bu  vasfın  onu  yüksek  erdem ve  başarılara  götürebil­diği  gibi,  bütünüyle  sapıklığa,  azgınlığa  sürükleyebildiği  gerçeğini  de,  ayetin işaret ettiği anlam  alanı  içinde  düşünmek  zorundayız.  Bu  derin ve  vecîz  ibare­nin çevirisi için benimsediğimiz serbest aktarım da  bu  düşünceye  dayanmakta­dır.ESED
    )

23 Mayıs 2021 Pazar

 Nahl 1-3:

  • Allah(cc)'ın buyruğu mutlaka gerçekleşecektir. Artık onun bir an önce gelmesini istemeyin. O, sınırsız kudret ve kemaliyle, insanların ilahi nitelikler yakıştırarak kendisine ortak koştukları herşeyden ve herkesden üstündür yücedir.
    Allah(cc) melekleri, Kendi tarafından bir vahiy ile kullarından dilediği kimselere : 'Benden başka ilah yoktur. Bana karşı gelmekten sakının' diye uyarmak üzere  gönderir.
    O , gökleri ve yeri hikmetle, ciddi bir maksatla yarattı. O müşriklerin koştukları ortaklardan yücedir.

22 Mayıs 2021 Cumartesi

Nahl -1:
(Diyanet çevirisi)

  •  1. Allah'ın emri gelmiştir. Artık onu istemekte acele etmeyin. Allah, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir.

    2. Allah kendi emriyle melekleri, kullarından dilediği kimseye vahiy ile, "Benden başka tanrı olmadığına dair (kullarımı) uyarın ve benden korkun" diye gönderir.

    3. (Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir.

    4. O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir.

    5. Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz.

    6. Sizin için onlardan ayrıca akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken bir güzellik (bir zevk) vardır.

    7. Bu hayvanlar sizin ağırlıklarınızı, ancak güçlüklere katlanarak varabileceğiniz bir memlekete taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatli, pek merhametlidir.

    8. Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve (gözlere) zinet olsun diye (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (nakil vasıtaları) yaratır.

    9. Yolun doğrusu Allah'ındır. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.

    10. Gökten suyu indiren O'dur. Ondan hem size içecek vardır, hem de hayvanlarınızı otlatacağınız bitkiler.

    11. (Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.

    12. O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah'ın emri ile hareket ederler. Şüphesiz ki bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.

    13. Yeryüzünde sizin için rengârenk yarattıklarında da öğüt alan bir toplum için gerçek bir ibret vardır.

    14. İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) onun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.

    15. Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağları, yolunuzu bulmanız için de ırmakları ve yolları yarattı.

    16. Daha nice alâmetler (yarattı). Onlar, yıldızlarla da yollarını doğrulturlar.

    17. O halde, yaratan (Allah), yaratmayan (putlar) gibi olur mu? Hâla düşünmüyor musunuz?

    18. Allah'ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız. Hakikaten Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

    19. Allah, gizlediğinizi de açıkladığınızı da bilir.

    20. Allah'ı bırakıp da taptıkları (putlar), hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onlar kendileri yaratılmışlardır.

    21. Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.

    22. İlâhınız bir tek Tanrıdır. Fakat ahirete inanmayanlar var ya, onların kalpleri inkârcı, kendileri de böbürlenen kimselerdir.

    23. Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.

    24. Onlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiği zaman, "Öncekilerin masallarını" derler.

    25. Kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından da bir kısmını yüklenmeleri için (öyle derler). Bak ki yüklenecekleri şey ne kötüdür!

    26. Onlardan öncekiler de (peygamberlere) hile yapmışlardı. Sonunda Allah da onların binalarını temellerinden söktü üstlerindeki tavan da tepelerine çöktü. Bu azap onlara, farkedemedikleri bir yerden gelmişti.

    27. Sonra kıyamet gününde (Allah), onları rezil eder ve der ki: "Kendileri hakkında (müminlere) düşman kesildiğiniz ortaklarım nerede?" Kendilerine ilim verilmiş olanlar derler ki: "Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük kâfirleredir."

    28. Kendilerine haksızlık ederlerken meleklerin canlarını aldıkları kimseler: Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk, diyerek teslim olurlar. (Melekler onlara şöyle der:) "Hayır, Allah, sizin yaptıklarınızı elbette çok iyi bilendir."

    29. "O halde, içinde ebedî kalacağınız cehennemin kapılarından girin! Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür!"

    30. (Kötülüklerden) sakınanlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiğinde, "Hayır (indirdi)" derler. Bu dünyada güzel davrananlara, güzel mükâfat vardır. Ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takvâ sahiplerinin yurdu gerçekten güzeldir!

    31. (O yurt,) girecekleri, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar için orada kendilerine diledikleri her şey vardır. İşte Allah, takvâ sahiplerini böyle mükâfatlandırır.

    32. (Onlar,) meleklerin, "Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir.

    33. (Kâfirler) kendilerine meleklerin gelmesinden veya Rablerinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

    34. Sonunda yaptıklarının cezası onlara ulaştı ve alay etmekte oldukları şey onları çepeçevre kuşatıverdi.

    35. Ortak koşanlar dediler ki: "Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız ondan başkasına tapardık. Onun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygamberlerin üzerine açık seçik tebliğden başka bir şey düşer mi!

    36. Andolsun ki biz, "Allah'a kulluk edin ve Tâğut'tan sakının" diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!

    37. (Resûlüm!) Sen, onların hidayete ermelerine çok düşkünlük göstersen de bil ki Allah, saptırdığı kimseyi (dilemezse) hidayete erdirmez. Onların yardımcıları da yoktur.

    38. Onlar: "Allah ölen bir kimseyi diriltmez" diye olanca güçleriyle Allah'a and içtiler. Aksine, bu O'nun bizzat kendisine karşı gerçek bir vâdidir. Fakat insanların çoğu bilmez.

    39. Hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açıklaması ve kâfir olanların da kendilerinin yalancılar olduklarını bilmeleri için (Allah onları diriltecek).

    40. Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece "Ol" dememizdir. Hemen oluverir.

    41. Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse ahiretin mükâfatı elbette daha büyüktür.

    42. (Onlar) sadece Rablerine tevekkül ederek sabredenlerdir.

    43. Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.

    44. Apaçık mucizeler ve kitaplarla (gönderildiler). İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik.

    45. Kötülük tuzakları kuranlar, Allah'ın, kendilerini yere geçirmeyeceğinden veya kendilerine bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden emin mi oldular?

    46. Yahut onlar dönüp dolaşırlarken Allah'ın kendilerini yakalamayacağından emin mi oldular? Onlar (Allah'ı) âciz bırakacak değillerdir.

    47. Yoksa Allah'ın kendilerini yavaş yavaş tüketerek cezalandırmayacağından (emin mi oldular)? Kuşkusuz Rabbin çok şefkatli, pek merhametlidir.

    48. Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allah'a secde ederek sağa sola döner.

    49. Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler.

    50. Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar.

    51. Allah buyurdu ki: İki tanrı edinmeyin! O ancak bir Tanrı'dır. O halde yalnız benden korkun!

    52. Göklerde ve yerde ne varsa, O'nundur, din de yalnız O'nundur. O halde Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?

    53. Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman dayalnız O'na yalvarırsınız.

    54. Sonra da sizden o zararı giderdiğinde, içinizden bir zümre, hemen Rablerine ortak koşarlar!

    55. Kendilerine verdiklerimize karşılık nankörlük etmeleri için (öyle yaparlar). O halde bir süre daha faydalanın; fakat yakında hakikati bileceksiniz!

    56. Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, mahiyetini bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah'a andolsun ki, iftira etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz!

    57. Onlar, kızların Allah'a ait olduğunu iddia ediyorlar. Hâşâ! Allah bundan münezzehtir. Beğendikleri de (erkek çocuklar) kendilerinin oluyor.

    58. Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir.

    59. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!

    60. Kötü sıfat, ahirete inanmayanlar içindir. En yüce sıfatlar ise Allah'a aittir. Çünkü O, her şeyden üstün ve hikmet sahibidir.

    61. Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.

    62. Kendilerinin hoşlarına gitmeyen şeyleri Allah'a isnat ediyorlar. En güzel sonucun kendilerinin olduğunu anlatan dilleri de yalanın örneğini veriyor. Hiç şüphesiz onlar için sadece ateş vardır ve onlar, (ateşe) terkolunacaklar.

    63. Allah'a andolsun, senden önceki ümmetlere de (peygamberler) göndermişizdir. Fakat şeytan onlara işlerini süslü gösterdi de (iman etmediler). işte o, bugün onların velisidir. Ve onlar için elem verici bir azap vardır.

    64. Biz bu Kitab'ı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.

    65. Allah gökten bir su indirdi ve onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen toplum için bir ibret vardır.

    66. Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz.

    67. Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.

    68. Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin.

    69. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.

    70. Sizi Allah yarattı; sonra sizi vefat ettirecek. Daha önce bilgili iken hiçbir şeyi bilmez hale gelsin diye sizden bazı kimseler ömrün en kötü çağına kadar yaşatılacak şüphesiz ki Allah bilgilidir, kudretlidir.

    71. Allah kiminize kiminizden daha bol rızık verdi. Bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere verip de bu hususta kendilerini onlara eşit kılmazlar. Durum böyle iken Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?

    72. Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı ve sizi temiz gıdalarla rızıklandırdı. Onlar hâla bâtıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?

    73. (Müşrikler) Allah'ı bırakıp da kendilerine göklerde ve yerde olan rızıktan hiçbir şey veremeyen ve buna asla güçleri yetmeyen şeylere (putlara) tapıyorlar.

    74. Allah'a birtakım benzerler icat etmeyin. Çünkü Allah (her şeyi) bilir, siz ise bilemezsiniz.

    75. Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Doğrusu hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.

    76. Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şey beceremez ve efendisinin üstüne bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi, bu adamla, doğru yolda yürüyerek adaleti emreden kimse eşit olur mu?

    77. Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Kıyametin kopması ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan ibarettir. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.

    78. Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.

    79. Göğün boşluğunda emre boyun eğdirilmiş olarak uçuşan kuşları görmediler mi? Onları orada Allah'tan başkası tutamaz. Kuşkusuz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.

    80. Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı ve sizin için davar derilerinden gerek göç gününüzde, gerekse konaklama gününüzde, kolayca taşıyacağınız evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (faydalanacağınız) bir ev eşyası ve bir ticaret malı meydana getirdi.

    81. Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı. İşte böylece Allah, müslüman olmanız için üzerinize nimetini tamamlıyor.

    82. (Ey Resûlüm!) Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğden ibarettir.

    83. Onlar Allah'ın nimetini bilirler (itiraf ederler). Sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfirdir.

    84. Her ümmetten bir şahit göndereceğimiz gün, artık ne kâfir olanlara (özür dilemelerine) izin verilir ne de onların özür dilemeleri istenir.

    85. O zulmedenler azabı gördüklerinde, artık onlardan azap hafifletilmez, onlara mühlet de verilmez.

    86. (Allah'a) ortak koşanlar, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman derler ki: "Rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da tapmış olduğumuz ortaklarımızdır." Onlar da bunlara: "Siz mutlaka yalancılarsınız" diye söz atarlar.

    87. O gün Allah'a teslim (bayrağını) çekerler ve uydurmakta oldukları şeyler onlardan kaybolup gider.

    88. İnkâr edip de (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya, işte onlara, yapmakta oldukları bozgunculuklar sebebiyle, azaplarını kat kat artıracağız.

    89. O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu Kitab'ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.

    90. Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

    91. Antlaşma yaptığınız zaman, Allah'ın ahdini yerine getirin ve Allah'ı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz Allah, yapacağınız şeyleri pek iyi bilir.

    92. Bir toplum diğer bir toplumdan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için yeminlerinizi, aranızda bir fesat aracı edinerek ipliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan (kadın) gibi olmayın. Allah, bununla sizi imtihan etmektedir. Hakkında ihtilafa düşmekte olduğunuz şeyi kıyamet gününde mutlaka size açıklayacaktır.

    93. Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.

    94. Yeminlerinizi aranızda fesada araç edinmeyin, aksi halde (İslâm'da) sebat etmişken ayağınız kayar da (insanları) Allah yolundan alıkoymanız sebebiyle (dünyada) kötülüğü tadarsınız. Sizin için (ahirette de) büyük bir azap vardır.

    95. Allah'ın ahdini az bir karşılığa değişmeyin! Şayet anlayan kimseler iseniz, şüphesiz Allah katında olan (sevap) sizin için daha hayırlıdır.

    96. Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, Allah katındakiler ise bâkidir. Elbette sabırlı davrananlara yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.

    97. Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.

    98. Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!

    99. Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hakimiyeti yoktur.

    100. Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah'a ortak koşanlaradır.

    101. Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- "Sen ancak bir iftiracısın" dediler. Hayır; onların çoğu bilmezler.

    102. De ki: Onu, Mukaddes Rûh (Cebrail), iman edenlere sebat vermek, müslümanları doğru yola iletmek ve onlara müjde vermek için, Rabbin katından hak olarak indirdi.

    103. Şüphesiz biz onların: "Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır.

    104. Allah'ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, kuşkusuz Allah onları doğru yola iletmez ve onlar için elem verici bir azap vardır.

    105. Allah'ın âyetlerine inanmayanlar, ancak yalan uydurur. İşte onlar, yalancıların kendileridir.

    106. Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.

    107. Bu (azap), onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allah'ın kâfirler topluluğunu hidayete erdirmemesinden ötürüdür.

    108. İşte onlar Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar gafillerin kendileridir.

    109. Hiç şüphesiz onlar ahirette ziyana uğrayanların ta kendileridir.

    110. Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek cihad edenlerin yardımcısıdır. Bütün bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

    111. O gün, herkes gelip kendi canını kurtarmak için uğraşır ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir, onlara asla zulmedilmez.

    112. Allah, (ibret için) bir ülkeyi örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı.

    113. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar zulmederlerken azap onları yakalayıverdi.

    114. Artık, Allah'ın size verdiği rızıktan helâl ve temiz olarak yeyin, eğer (gerçekten) yalnız Allah'a ibadet ediyorsanız, onun nimetine şükredin.

    115. (Allah) size, sadece ölü hayvanı kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı haram kıldı. Ancak kim mecbur kalırsa (başkalarının haklarına) saldırmaksızın, sınırı da aşmadan (bunlardan yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

    116. Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak "Bu helâldir, şu da haramdır" demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.

    117. (Kazandıkları) pek az bir menfaattir. Halbuki onlar için elem verici bir azap vardır.

    118. Sana anlattıklarımızı, daha önce, yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik, fakat, onlar kendilerine haksızlık ediyorlardı.

    119. Sonra şüphesiz Rabbin, cahillik sebebiyle kötülük yapan, sonra da bunun ardından tevbe edip durumunu düzeltenleri (bağışlayacaktır). Çünkü onlar tevbe ettikten sonra Rabbin elbet çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

    120. İbrahim, gerçekten Hakk'a yönelen, Allah'a itaat eden bir önder idi; Allah'a ortak koşanlardan değildi.

    121. Allah'ın nimetlerine şükrediciydi. Çünkü Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.

    122. Ona dünyada güzellik verdik. Muhakkak ki o, ahirette de sâlihlerdendir.

    123. Sonra da sana: "Doğru yola yönelerek İbrahim'in dinine uy! O müşriklerden değildi" diye vahyettik.

    124. Cumartesi tatili, ancak onda ihtilaf edenlere (farz) kılınmıştı. Kıyamet günü Rabbin, muhakkak onların ihtilafa düştükleri şey hakkında aralarında hüküm verecektir.

    125. (Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.

    126. Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.

    127. Sabret! Senin sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma!

    128. Çünkü Allah, (kötülükten) sakınanlar ve güzel amel edenlerle beraberdir.

21 Mayıs 2021 Cuma

 --------------------------
Sonuç
  Kehf  süresi

  • İnsana bu dünyada verilen herşey geçici, sınırlı ve görecelidir. Verilen herşeyin temelinde, insanlardan hangisi yerinde ve tutarlı davranışlar sergilemek isteyecek , buna bir fırsat vermek içindir. Zamanı gelince de dünyalık herşey toz/toprak olup gidecektir.
    Surede geçen ilk kıssa olan, Ashab-ı kehf kıssasında, gerçek iman etmiş gençlerin sabırla imanlarını koruma mücadelesi anlatılıyor, bu da ancak Yüce Rabbimden bu bilinçle onları donatmasını isteyerek başarabileceklerini biliyorlar ve bu yönde dua ve niyazlarını yapıyorlar. 
    İkinci kıssada zengin-fakir bahçe sahipleri vardır. Allah(cc)'ın verdiği fırsatları ve nimetleri yanlış değerlendiren ve neticede kaybeden tip ile, Allah(cc)'ın verdiğini veya vermediğini veya herşeyin tasarrufunun Allah(cc)'a ait olduğunu çok iyi bilen tip karşılaştırılır. Veren de, alan da, nihayetinde son hükmü verecek olan da Allah(cc)'tır. İnsana düşen verileni en iyi ve en tutarlı şekilde değerlendirmek ve herşeyi Allah(cc)'tan bilmektir.
    Sonraki kıssa olan Musa(as)-Bilge kişi kıssasında ise, nihayetinde hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, verilen ya da alınan herşeyde ilahi bir takdir olduğu ve insanın bu bilinçle herşeye bakması gerektiği vurgulanır. Nihayetinde en başta vurgulandığı gibi, sonsuz rahmet sahibi Yüce Rabbim herşeyi bir fırsat olarak vermiştir, en doğru ve yerinde ,tutarlı davranış tarzı göstermeye bir fırsat.
    Son kıssa olan Zülkarneyn kıssanında ise, Yüce Rabbimin verdiği güç ve iktidarı en güzel şekilde kullanan bir kul portresi verilmiştir. Kendisine verilen güç ve iktidarı, yerinde ve tutarlı davranışlar sergileyerek en iyi şekilde kullanmış ve bütün bunların geçiciliğinin farkında olduğunu da her zaman dile getirmiştir.
    Nihayi netice şudur:
     Yapıp/ettikleri yönünden en büyük kayba uğrayacak kimseleri size haber vereyim mi?. Bunlar yerinde ve tutarlı işler yaptıklarını zannettikleri halde, dünya hayatının peşinde tüm çaba ve koşuşturmaları eğri ve çarpık olan kimselerdir. Rablerinin mesajlarını ve O'nun huzuruna çıkarılacakları gerçeğini inkar yolunu seçen işte böyle tiplerdir. Bunun içindir ki, yapıp/ettikleri hep boşa gitmiştir. Çünkü kıyamet günü onlara hiç değer verilmeyecektir. Hakkı inkar etmeleri, Benim mesajlarımı ve Benim elçilerimi alaya almalarından dolayı, böylelerinin cezası cehennem olacaktır.
    Dolayısıyla;
    Artık kim, Rabbiyle buluşacağını umuyor ve bekliyorsa, salih amel işlemeye baksın ve Rabbine kullukta O'na hiç bir şeyi ortak koşmasın.
     

20 Mayıs 2021 Perşembe

 Kehf 110:

  • De ki:' Ben sizin gibi, etten kemikten ölümlü bir beşerim(أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ). Bana sadece -İlahınız, ancak tek ilahtır- diye vahyolunuyor. Artık kim, Rabbiyle buluşacağını umuyor ve bekliyorsa, salih amel işlemeye baksın ve Rabbine kullukta O'na hiç bir şeyi ortak koşmasın'.
    (
    Onun  her  insan  gibi  ölümlü  olması,  Al­lah'ın seçilmiş  elçisi olma ayncalığı ile birlikte düşünülmelidir.  Bu  takdirde  Peygamber'in  be­şeri  varlığının  ölümlü,  misyonunun  ölümsüz  olduğu  gerçeğiyle  karşılaşırız.  O  ölümsüz  mis­yonu taşıma emaneti ise,  âyette  "sizin gibi"  ile  ifade  edilen  İslâm  ümmetinin omuzlarındadır. MI

    Allah varken, O’nun yanısıragerek  başkalarından  yardım  ummak, gerek  Allah’ın  emirlerine  aykırı  emir  verenlere bağlanıp itaat etmek, amellere şirk karıştırmaktır. Rabbe kavuşma yolunda imandan sonra ilk adım, O’na ibadet ve emirlerine itaat, son mertebe de O’na tevekkül ve teslimiyettir(bk.11/123). Allah’  ın rızasına kavuşmak sâlih amelle olur.Kul nama zı, cennet  kazanma, Allah’tan  korkma  veya  bir borç  olarak  kılmaktan  ziyade;O’nun  rızasına  ka vuşmak için kılmalıdır. Namaz,aynı zamanda nef sin veya içinde bulunulan her türlü ortamın köleliğinden  kurtulduğunun  ve  Allah  ile  hür  olduğunun göstergesidir. Mü’minin birinci görevi de bu hürlüğü şirksiz elde etmektir.VKO

    )

 Kehf 109:

  •  De ki:' Rabbimin kelimelerini(لِّكَلِمَاتِ رَبِّي) yazmak için denizler mürekkep olsaydı, hatta onlara bir o kadar daha ilave edilseydi, bütün bu denizler biterdi de, Rabbimin kelimeleri yazmakla bitmezdi'.
    (
    By "Words" are meant "the marvelous works, the excellences and the wonders of His Power and Wisdom.”.ET
    )

 Kehf 107-108:

  •  Bununla birlikte, iman edip, salih amel işleyenlere gelince de, onların mekanı firdevs cennetleri olacaktır. Orada sonsuza kadar kalacaklar ve oradan asla, usanıp bıkarak, başka bir yere ayrılmak istemeyeceklerdir.

19 Mayıs 2021 Çarşamba

 Kehf 103-106:

  •  De ki:' Yapıp/ettikleri yönünden en büyük kayba uğrayacak kimseleri size haber vereyim mi?. Bunlar yerinde ve tutarlı işler yaptıklarını zannettikleri halde, dünya hayatının peşinde tüm çaba ve koşuşturmaları eğri ve çarpık olan kimselerdir. Rablerinin mesajlarını ve O'nun huzuruna çıkarılacakları gerçeğini inkar yolunu seçen işte böyle tiplerdir. Bunun içindir ki, yapıp/ettikleri hep boşa gitmiştir. Çünkü kıyamet günü onlara hiç değer verilmeyecektir. Hakkı inkar etmeleri, Benim mesajlarımı ve Benim elçilerimi alaya almalarından dolayı, böylelerinin cezası cehennem olacaktır'.

18 Mayıs 2021 Salı

 Kehf 99-102:

  •  O gün bütün insanları deniz dalgaları gibi birbirine çarpan ve bir hercü merc içinde yaşamaya bırakırız. Artık Sur'a üflenmiştir ve onların hepsini bir araya toplarız. O inanmakta direnenler, Benim Ayetlerime ve Benim Kitabıma karşı gözleri perdelidir ve onların sesine kulak vermeye de asla tahammulleri yoktur. Yoksa o inanmakta direnenler, Beni bırakıp ta, kullarımdan bir kısmını kendilerine sahip çıkacak veli  edinirse kurtulacaklarını mı zannediyorlar?  Doğrusu, Biz cehennemi (böyle inananlar için) bir konak olarak hazırladık.

17 Mayıs 2021 Pazartesi

 Kehf 96-98:

  •  (Zülkarneyn):' Bana demir külçeleri getirin' dedi ve iki dağın arasını demir külçeleri ile doldurup :' (şimdi de bir ateş yakın ve) körükleyin' dedi. Nihayet demir kor haline gelince :' Bana erimiş bakır getirin bunun üzerine dökelim' dedi. Ve böylece set inşaa edilmiş oldu, artık onların düşmanları ne o setti aşabilir ne de onda bir delik açabilirlerdi.
    (Zülkarneyn):' Rabbimin bir rahmeti bu, fakat Rabbimin belirlediği zaman gelince, bu set yerle bir olacaktır, çünkü Rabbimin verdiği söz mutlaka gerçekleşecektir' dedi.
    (
    .. özellikle  21:96-97'ye  daya­narak, Yecüc ve Mecüc'ün,  belli kavimler ya  da varlıklar  anlamında  değil,  fakat Son  Saat'in  gelip  çatmasından ön ce  insan  uygarlığının  bütünüyle  yok  olmasına yol açacak bir toplumsal  felaketler serisi anlamında, bütünüyle temsilî bir unsur olduğunu  söylemek son  derece  mantıkî olacaktır.ESED


    That is, "Though I have built a very strong iron-wall, as far as it was possible for me, it is not ever-lasting, for it will last only as long as Allah wills, and will fall down to pieces when the time of my Lord's promise shall come. Then no power in the world shall be able to keep it safe and secure."

    As regards the time of Allah's promise, it has two meanings: (1) It may mean the time of the destruction of the wall, and (2) it may also mean the time of the death and destruction of everything destined by Allah at the end of the world i.e., the Hour of Resurrection.

    Some people have entertained the misunderstanding that the wall attributed here to Zul-Qarnain refers to the famous Wall of China, whereas this wall was built between Derbent and Dar'yal, two cities of Daghestan in the Caucasus, the land that lies between the Black Sea and the Caspian. There are high mountains between the Black Sea and Dar'yal having deep gorges which cannot allow large armies to pass through them. Between Derbent and Dar'yal, however, there are no such mountains and the passes also are wide and passable. In ancient times savage hordes from the north invaded and ravaged southern lands through these passes and the Persian rulers who were scared of them had to build a strong wall, 50 miles long, 29 feet high and 10 feet wide, for fortification purposes, ruins of which can still be seen. Though it has not yet been established historically who built this wall in the beginning, the Muslim historians and geographers assign it to ZulQarnain because its remains correspond with the description of it given in the Qur'an. Ibn Jarir Tabari and Ibn Kathir have recorded the event, and Yaqut has mentioned it in his Mu jam-ul-Buldan that when after the conquest of Azerbaijan, Hadrat `Umar sent Suraqah bin `Amr, in 22 A.H. on an expedition to Derbent, the latter appointed `Abdur Rehman bin Rabi`ah as the chief of his vanguard. When 'Abdur Rehman entered Armenia, the ruler Shehrbraz surrendered without fighting. Then when `Abdur Rehman wanted to advance towards Derbent, Shehrbraz informed him that he had already gathered full information about the wall built by Zul-Qarnain, through a man, who could supply all the necessary details and then the man was actually presented before `Abdur Rehman. (Tabari, Vol. III, pp. 235-239; AI-Bidayah wan-Nihayah, Vol. VII, pp. 122-125, and Mu jam-ul-Buldan, under Bab-ul-Abwab: Derbent).

    Two hundred years later, the Abbasid Caliph Wathiq (227-233 A.H.) despatched a party of 50 men under Sallam-ul-Tarjuman to study the wall of Zul Qarnain, whose observations have been recorded in great detail by Yaqut in Mu jam-ul-Buldan and by Ibn Kathir in AI-Bidayah. They write that this expedition reached Samarrah from where they reached Tiflis (the present Tbilisi) and then through As-Sarir and Al-Lan, they reached Filanshah, from where they entered the Caspian territory. From there they arrived at Derbent and saw the wall. (AIBidayah Vol. II, p. 111, Vol. VII, pp. 122-125; Mu jam-ul-Buldan: under Bab-ulAbwab). This clearly shows that even up till the third century of Hijrah the Muslim scholars regarded this wall of the Caucasus as the wall of Zul-Qarnain.

    Yaqut in his Mu jam-ul-Buldan has further confirmed the same view at a number of places. For instance, under Khazar (Caspian) he writes:

    "This territory belongs to the Turks, which adjoins the Wall of Zul Qarnain just behind Bab-ul-Abwab, which is also called Derbent." In the same connection, he records a report by Ahmad bin Fadlan, the ambassador of Caliph Al-Muqtadar-billah, who has given a full description of the Caspian land, saying that Caspian is the name of a country whose capital is Itil (near the present Astrakhan) right through which flows River Itil, which joins the Caspian front Russia and Bulghar.

    Regarding Bab-ul-Abwab he says that this city is called both Al-Bab and Derbent, which is a highly difficult passage for the people coming from the northern lands towards the south. Once this territory was a part of the kingdom of Nausherwan, and the Persian rulers paid particular attention to strengthening their frontiers on that side.

    Here the story of Zul-Qarnain comes to an end. Though this story has been related in answer to the questions put by the disbelievers of Makkah as a test along with the stories of the "Sleepers of the Cave" and "Moses and Khidr", the Qur'an has utilized this story, too, for its own aim and object, as if to say, “Zul Qarnain, about whose glory you have heard from the people of the Book, was not merely a conqueror, but also a believer of the doctrines of Tauhid and the life after-death and acted upon the principles of justice and generosity. He was not a mean person like you who have been puffed up by the possession of petty estates, and give yourselves airs of superiority.”ET

    )

16 Mayıs 2021 Pazar

 Kehf 94-95:

  •  'Ey Zülkarneyn!' dediler ' Bu bölgede, Yecuc ve Mecuc sürekli bozgunculuk çıkarıyor, biz sana vergi versek te , onlarla bizim aramıza bir set çeksen olur mu?'.
    Zülkarneyn:' Rabbimin bana bahşettiği imkanlar, sizin bana vereceğiniz vergiye ihtiyaç bırakmayacak kadar çok ve yeterli, benim için de daha hayırlıdır. Fakat siz bana iş gücünüzle yardımcı olun da sizinle onların arasına bir sağlam bir set yapayım' dedi.

15 Mayıs 2021 Cumartesi

 Kehf 92-93:

  • Zülkarneyn, bunun da ardından, gerekli imkanlarla donanmış olarak yeni bir sefere çıktı. Nihayet karşılıklı iki set gibi yükselen dağların arasına vardığında, onların önünde konuştukları dilden pek bir şey anlamayan bir  toplulukla karşılaştı.

14 Mayıs 2021 Cuma

 Kehf 89-91:

  •  Sonra gerekli imkanlarla donanmış olarak yine bir yol tuttu ve sonunda güneşin doğduğu yere ulaştı. Güneşin, kendilerini sıcaktan koruyacak bir barınak nasip etmediğimiz bir topluluğun üzerine doğduğunu gördü. Onların yaşam tarzı da işte böyleydi. Fakat doğrusu Biz, onun sahip olduğu tasavvuru derin bir bilgiyle kuşatmışızdır.

13 Mayıs 2021 Perşembe

 Kehf 83-88:

  •  Ve sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki:' Onu hatırlatacak bir şeyler anlatayım size'.
    Biz ona yeryüzünde sağlam bir iktidar verdik ve Onu hedeflerine ulaşmada her türlü imkanla donattık. Gün geldi, gerekli imkanla donanmış olarak batı yönünde sefere çıktı. Nihayet güneşin battığı yere vardı ve güneş ona sanki kopkoyu bulanık bir suya batıyormuş gibi göründü. Ve orada (kötülüğün her türlüsüne gömülüp gitmiş) bir topluluğa rasladı.
    Ona :' Sen Ey Zülkarneyn, (Onlara) azap ta edebilirsin, yüce gönüllü de davranabilirsin' dedik.
    O da şöyle cevap verdi:' Kim zalim kesilirse, bilsin ki biz onu cezalandıracağız. Sonra böyleleri, Rabbinin huzuruna çıkarılır ve O da ona benzeri görülmedik bir ceza uygular'. Ve devamında:' Ama iman edip, salih amel işleyenlere gelince, onlar ahiret hayatının nihai güzelliğine ulaşacaklardır ve biz de onlara kolaylık gösterir, işlerini kolaylaştırırız' dedi.
    (
    Lafzen,  “ondan  bir hatıra [ya da  bir  “bahis”]  nakledeceğim  size” —yani hatırlan­maya,  bahsedilmeye değer bir  şey;  kanaatimizce,  bu  ifade  müteakip  kıssanın temsilî  karakterini  ve  Hz.  Musa  ile  bilge  kişi  hakkında  anlatılan  mesel  gibi,  te­mel birkaç manevî/ruhanî gerçeğin  ortaya konmasına  matuf olduğunu  işaret et­mektedir — k a m sözcüğü  hem  “boynuz”,  hem  de  “nesil”,  “devir”,  “çağ”  ya  da “yüzyıl”  gibi  anlamlar  taşıdığına  göre, Zulkarneyn  tabiri  “İki  Boynuzlu  Adam" yahut  “İki Çağın/Devrin Adamı”  demektir.  Klasik müfessirler bu  anlamlardan il­kine (“İki Boynuzlu Adam”) temayül göstermektedirler; Kur’an'ın kendisi bu yol­da kesin bir destek sağlamasa  da,  öyle görünüyor ki,  bu  tercihlerinde  “boynuz” imajının  kadîm  Orta-Doğu  kültüründe  taşıdığı  kudret ve  iktidar çağrışımları  rol oynamıştır.  Aslında, k a m terimi ve onun çoğulu kurûn sözcüğü,  bu  sûrenin 83,86 ve 94.  ayetlerinde geçen Zulkameyn terkibi dışında,  Kur’an'da tam yirmi ke­re  geçmekte  ve  bütün  bu  yerlerde  hep,  bir devirde  yaşayan ya  da  belli  bir uy­garlığa  mensup  olan insanlar,  yani  “nesil/kuşak”  anlamını  taşımaktadır.  Bunun­la birlikte, Zulkam eyn tabiri güçlü ve adil bir hükümdarın niteliklerini ifade için kullanıldığına  göre,  Araplar  tarafından  çok  eski  çağlardan  beri  bilinen  ve  Arap dilinde  İslam'dan  çok  önce  deyimsel  anlamıyla  kullanılmaya  başlanan bu  tabi­rin  yukarıda  sözü  edilen  kadîm  sembolik  anlamın  bir  yankısı  olduğunu  söyle­mek  mümkündür.  Buradaki  Kur’ânî temsilin  çerçevesi içinde  “iki boynuz”  tabi­ri, Zulkam eyn sıfatıyla  anılan  kişiye  bahşedildiği  ifade  edilen iki güç ve iktidarkaynağım ,  yani,  hükümdarlık  kudreti  ve  itibarını  ve  Allah'a  inanmanın  kazan­dırdığı  manevî/ruhanî gücü  ifade  ediyor olabilir.  Bu son husus oldukça önemli­dir — çünkü Kur’an'ın sözkonusu bu kişinin Allah'a olan imanına  dikkat çekme­si,  çoğu  müfessirin  yaptığı  gibi, Zulkameyn!in  Büyük  İskender'le  (ki bazı  para­larda  onun iki boynuzlu  portresiyle resmedildiği görülmüştür) yahut Yemen'de- ki İslam öncesi Himyerî Krallanndan biriyle özdeşleştirilmesini imkansız kılmak­tadır.  Bütün bu  tarihî  şahsiyetlerin  putperest oldukları,  çok-tanrılı  kültlere  bağlı oldukları  bilinen bir gerçektir;  oysa  Kur’an'da  sözü  edilen Zulkameyn,  Allah'ın birliğine  yakînen  inanan  biri  olarak  karşımıza  çıkmaktadır:  Zaten,  Kur’ânî tem­sile  derinliğini  kazandıran  da  onun  bu  yanıdır.  Dolayısıyla,  buradan,  Kur’an'da bahsi geçen Zulkameyn'in tarihî ya  da menkıbevî bir kişilik olmadığı ve  onun­la  ilgili anlatımın da,  dünyevî güç ve  iktidar problemi çerçevesinde  iman ve  ah­laka  ilişkin temsîlî bir  söylem îrad  etme  amacına  matuf olduğu  sonucunu  çıka­rabiliriz.ESED.

    Bu mümkün iki  davranış  tarzından birini  seçme  konusundaki  İlahî cevaz,  sade­ce  Allah  tarafından  insana  sağlanan  irade  serbestisinin  mecazî  ifadesi  olmakla kalmayıp,  aynı  zamanda, m aslahata (kamu  yararına)  uygun  olan  yolu  seçmek durumunda  olan  yönetici  ya  da  yönetim  için  meşru istibsân (toplumsal  yahut ahlakî öncelik)  ilkesini  getirmektedir ki  bu Zulkarneyn meselinin  ilk  “dersi”dir.ESED

    It is quite obvious that the conjunction "wao " joins this story with the previous story of Khidr. Thus it is a self-evident proof that the previous two stories of the "Sleepers of the Cave" and "Moses and Khidr" were also related in answer to the queries of the disbelievers of Makkah who, in consultation with the people of the Book, had put these questions to Muhammad (Allah's peace be upon him) as a test of his Prophethood.ET


    The identification of Zul-Qarnain has been a controversial matter from the earliest times. in general the commentators have been of the opinion that he was Alexander the Great but the characteristics of Zul-Qarnain described in the Qur'an are not applicable to him. However, now the commentators are inclined to believe that Zul-Qarnain was Cyrus, an ancient king of Iran. We are also of the opinion that probably Zul-Qarnain was Cyrus, but the historical facts, which have come to light up to this time, are not sufficient to make any categorical assertion.

    Now let us consider the characteristics of Zul-Qarnain in the light of his story as given in the Quran:

    (1) The title Zul-Qarnain ("The Two-Horned") should have been quite familiar to the Jews, for it was at their instigation that the disbelievers of Makkah put this question to the Holy Prophet. Therefore we must turn to the Jewish literature in order to learn who was the person known as "The Two-Horned" or which was the kingdom known as "The Two-Horned."

    (2) Zul-Qarnain must have been a great ruler and a great conqueror whose conquests might have spread from the East to the West and on the third side to the North or to the South. Before the revelation of the Qur'an there had been several persons, who were such great conquerors. So we must confine our research for the other characteristics of Zul-Qarnain to one of these persons.

    (3) This title should be applicable to such a ruler who might have constructed a strong wall across a mountain pass to protect his kingdom from the incursions of Gog and Magog. In order to investigate this thing, we will have to determine as to who were Gog and Magog. We will also have to find out when such a wall was built and by whom and to which territory it was adjacent.

    (4) Besides possessing the above-mentioned characteristics, he should also be a God-worshiper and a just ruler, for the Qur'an has brought into prominence these characteristics more than anything else.

    The first of these characteristics is easily applicable to Cyrus, for according to the Bible Prophet Daniel saw in his vision that the united kingdom of Media and Persia was like a two-horned ram before the rise of the Greeks. (Dan. 8: 3,"20). The Jews had a very high opinion of "The Two-horned" one, because it was his invasion which brought about the downfall of the kingdom of Babylon and the liberation of the Israelites (Please also refer to E.N. 8 of Chapter XVII).

    The second characteristic is applicable to him to a great extent but not completely. Though his conquests spread to Syria and Asia Minor in the West and to Bakhtar (Balkh) in the East, there is no trace of any of his great expeditions to the North or to the South, whereas the Qur'an makes an explicit mention of his third expedition. Nevertheless, this third expedition is not wholly out of question for history tells us that his kingdom extended to Caucasia in the North. As regards Gog and Magog, it has been nearly established that they were the wild tribes of Central Asia who were known by different names: Tartars, Mongols, Huns and Scythians, who 'had been making inroads on settled kingdoms and empires from very ancient times. It is also known that strong bulwarks had been built in southern regions of Caucasia, though it has not been as yet historically established that these were built by Cyrus.

    As regards the last characteristic, Cyrus is the only known conqueror among the ancient rulers, to whom this may be applicable, for even his enemies have been full of praise for him for his justice, and, Ezra, a book of the Bible, asserts that he was a God-worshiper and a God-fearing king who set free the Israelites because of his God-worship, and ordered that the Temple of Solomon should be rebuilt for the worship of Allah, Who has no partner.

    In the light of the above, we admit that of all the conquerors, who had passed away before the revelation of the Qur'an, Cyrus alone is the one to whom the characteristics of "Zul-Qarnain" are most applicable, but we need more evidence to determine specifically that Cyrus is definitely "Zul-Qarnain." Anyhow, there is no other conqueror to whom the characteristics stated in the Qur'an are as much applicable as to Cyrus.

    Historically it is enough to say that Cyrus was a Persian ruler, whose rise began about 549 B.C. In a few years, he conquered the kingdom of Media and Lydia and afterwards conquered Babylon in 539 B.C. After this no powerful kingdom was left to oppose him. His conquests extended to Sind and the territory known as Turkistan on one side, and to Egypt and Libya and to Thrace and Macedonia and to Caucasia and Khawarzam in the North. In fact, the whole civilized world was under his sway.ET

    )

12 Mayıs 2021 Çarşamba

 Kehf 79-82:

  •  ' Önce gemiden başlayalım. O tekne geçimini balıkçılıkla sağlayan bir takım fakirlere aitti. İstedim ki, o gemide bir kusur meydana getireyim, çünkü her sağlam gemiye el koyan bir kral vardı'.
    'Öldürdüğüm delikanlıya gelince; Onun anne-babası mümin kişilerdi. Fakat o çocuğun ilerde azgınlık ve sapkınlıkla, anne-babasını derin acılara boğacağına dair endişelerimiz vardı. İşte bu yüzden istedik ki, Rableri onun yerine o anne-babaya karakter bakımından ondan çok daha iyi ve merhametli bir evlat nasip etsin'.
    ' Ve o duvara gelince; o duvar kasabadaki iki yetim çocuga aitti. Altında da o çocuklara ait bir hazine gömülü idi. Babaları ise salih bir kuldu. Rabbin diledi ki, çocuklar yetişkinlik çağına gelsinler, ve Rabbinden bir nimet olarak kendilerine ait olan o hazineyi çıkarsınlar. Ben yaptıklarımın hiç birisini kendi görüşümle yapmadım. İşte sabır gösteremediğin meselelerin iç yüzü budur!' dedi.
    (
    Musa,  bütün bu olaylara görünen boyutuy­la yasa (hüküm ve ahkâm) çerçevesinden bakı­yordu.  O  kendi  bakış  açısıyla  öyle yorumladı. Muhatabı  ise  onun  bakmadığı  bir  noktadan,  hikmet ve illet noktasından bakıyor ve  olayla­rın  görünmeyen yüzünü  esas  alıyordu.  Çünkü  78.  âyette geçen  te'vil,  "bir şeyi aslına döndür­mek"  demekti  (Lisân).  'Sâlih  Kul'un  olayların  altında  yatan  nedenleri  bilmesi  ancak  Allah  katından  ona  öğretilen  bir  bilgiydi  (62/Kehf:  65).  Bu  da açıkça gösteriyordu ki,  olayların al­tında yatan asıl nedenlerin bilgisi yalnızca  Al­lah'ın  katında  olan  bir  bilgiydi.  Bu  nedenle  Musa bunları bilmemekle kınanamazdı.  Fakat  başta Musa olmak üzere herkesin alması  gere­ken   ders   açıktı:   Allah'ın   gör   dediği   yerden   bakmadan  O'nun  işlerini  anlayamazsınız. Mİ

    In connection with this story, a very hard problem arises to which an answer must be found: Two of the three things done by Hadrat Khidr are obviously against those commandments of the Law which have always been in force since the creation of man. No law allows anyone the right to damage the property of another and kill an innocent person. So much so that if a man were to know by inspiration that some usurper would illegally seize a certain boat, and that a certain boy would be involved in a rebellion and unbelief, even then no law, sent down by Allah, makes it lawful that one should bore a hole in the boat and kill the innocent boy by virtue of one's inspiration. If in answer to this, one were to say that Hadrat Khidr committed these two acts by the Commands of Allah, this does not solve the problem, for the question is not this, "By whose command did Hadrat Khidr commit these acts"? but it is this: "What was the nature of these commands"? This is important because Hadrat Khidr did these acts in accordance with Divine Command, for he himself says that these acts of his were not done by his own authority, but were moved by the mercy of Allah, and Allah Himself has testified this by saying: "We gave him a special knowledge from Ourselves". Thus it is beyond any doubt that these acts were done by the Command of Allah, but the question about the nature of the command remains there, for it is obvious that these commands were not legal because it is not allowed by any Divine Law, and the fundamental principles of the Qur'an also do not allow that a person should kill another person without any proof of his guilt. Therefore we shall have to admit that these commands belonged to one of those decrees of Allah in accordance with which one sick person recovers, while another dies: one becomes prosperous and the other is ruined. If the Commands given to Hadrat Khidr were of this nature, then one must come to the conclusion that Hadrat Khidr was an angel (or some other kind of Allah's creation) who is not bound by the Divine Law prescribed for human beings, for such commands as have no legal aspect, can be addressed to angels only. This is because the question of the lawful or the unlawful cannot arise about them: they obey the Commands of Allah without having any personal power. In contrast to them, a man shall be guilty of a sin whether he does any such thing inadvertently by intuition or by some inspiration, if his act goes against some Divine Commandment. This is because a man is bound to abide by Divine Commandments as a man, and there is no room whatsoever in the Divine Law that an act may become lawful for a man merely because he had received an instruction by inspiration and had been informed in a secret way of the wisdom of that unlawful act.

    The above-mentioned principle has been unanimously accepted by scholars of the Divine Law and the leaders of Sufism. `Allamah Alusi has cited in detail the sayings of 'Abdul Wahhab Shi`irani, Muhy-ud-Din ibn-`Arabi, Mujaddid Alf Thani, Shaikh 'Abdul-Qadir Jilani, Junaid Baghdadi, Sirri Saqti, Abul-Hussain An-nuri, Abu Said-al-Kharraz, Ahmad ud-Dainauri and Imam Ghazzali to this effect that it is not lawful even for a sufi to act in accordance with that inspiration of his own which goes against a fundamental of law. (Ruh-ul-Ma ani, Vol. XVI, pp. 16-18). That is why we have come to the conclusion that Hadrat Khidr must be an angel, or some other kind of Allah's creation, exempted from human law, for he could not be the only exception to the above-mentioned formula. Therefore we inevitably come to the conclusion that he was one of those Servants of Allah who act in accordance with the will of Allah and not in accordance with the Divine Law prescribed for human beings.

    We would have accepted the theory that Hadrat Khidr was a human being, if the Qur'an had plainly asserted that the "servant" to whom Prophet Moses was sent for training, was a man, but the Qur'an does not specifically say that he was a human being but says that he was “one of Our Servants” which does not show that he was necessarily a human being. Besides this, there is no Tradition which specifically says that Hadrat Khidr was a human being. In the authentic traditions related by Said bin Jubair, Ibn `Abbas, Ubayy bin Ka`ab from the Holy Prophet, the Arabic word, ,}i~ (rajul) has been used for Hadrat Khidr, which though generally used for human beings, is not exclusively used for human beings. In the Holy Qur'an itself, this word has been used for Jinns also (LXXIII 6). It is also obvious that when a jinn or an angel or an invisible being will come before a human being, he will surely come in human shape and, in that form; he will be called a bashar (man), just like the angel who came before Mary in the shape of a human being (XIX: 17). Thus the word rajul, used for Hadrat Khidr in the above mentioned Tradition by the Holy Prophet, does not necessarily mean that he was a human being. Therefore we are quite justified in the light of the above discussion to believe that Hadrat Khidr was one of the angels or some other kind of Allah's creation who is not bound by the Divine Law prescribed for human beings. Some of the former scholars of the Qur'an have also expressed the same opinion which . has been cited by lbn Kathir in his Commentary on the authority of Mawardi.ET


    )

 Kehf 77-78:

  •  Tekrar yola devam ettiler. Derken, bir kasabanın halkıyla karşılaştılar. Onlardan yiyecek bir şeyler istediler, ama kasaba halkı pek konuksever karşılamadı. Ve bu kasabada yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler, ve o (bilge kişi) o duvarı tamir etti. Musa(as) (bunu görünce) :' Eğer dileseydin, (hiç değilse) yaptığın bu iş için bir ücret alabilirdin' dedi. (Bilge kişi) :' İşte şimdi senle yol ayrımına geldik. Şimdi sana sabır göstermediğin o olayların iç yüzünü açıklayacağım' dedi.

11 Mayıs 2021 Salı

 Kehf 74-76:

  •  Tekrar yola koyuldular. En sonunda bir delikanlıya rasladılar. O (bilge kişi) onu öldürdü. Musa(as) :' Ne yaptın? Kimseyi öldürmemiş masum bir cana kıydın. Doğrusu görülmemiş derecede kötü bir iş yaptın!' dedi. O (bilge kişi) :' Benimle yolculuğa katlanamassın dememişmiydim?' dedi. Musa(as):' Eğer, bundan sonra sana yaptığın bir işten dolayı bir daha soru soracak olursam ,artık benimle arkadaşlığı bırakabilirsin. Senden bir daha özür dileyebilecek durumda değilim' dedi.

10 Mayıs 2021 Pazartesi

 Kehf 71-73:

  •  Birlikte yola koyuldular ve bir gemiye bindiler. O, gemide bir delik açtı. Musa(as) dedi ki:' Yolcuları boğmak için mi onu deldin? Doğrusu çok vahim birşey yaptın!'. (Bilge kişi) :' Ben sana, asla bana katlanamayacağını söylememiş miydim?' dedi. Musa(as):' Ne olur, unutarak söylediğim bu sözden dolayı beni azarlama. Bu yaptığımdan dolayı işimi zorlaştırma' dedi.

9 Mayıs 2021 Pazar

 Kehf 66-70:

  •  Musa(as):' Doğruyu bulma konusunda, sana verilen bu ilimden bana da birşeyler öğretmen için sana tabi olabilir miyim? Beni talebeliğe kabul eder misin?' dedi.
    O :' Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin. Bütün yönleriyle kavrayamadığın meseleler karşısında kendini nasıl tutabilirsin ki?' diye cevap verdi.
    Musa(as):' İnşallah benim sabırlı olduğumu göreceksin ve senin hiç bir emrine karşı gelmeyeceğim' dedi.
    O da :' O zaman bana tabi olduğuna göre, hangi konuda olursa olsun, ben onun hakkında söz açmadıkça, asla bana soru sormuyacaksın, tamam mı?' dedi.

8 Mayıs 2021 Cumartesi

 Kehf 62-65:

  •  Kararlaştırdıkları yeri farkına varmadan geçip bir müddet gittikten sonra, Musa(as) arkadaşına :' Azığımızı çıkar istersen, bu yolculuk baya yordu bizi' dedi. Arkadaşı :' Bak şu işe, hani o yanında dinlendiğimiz kaya vardı ya, işte orada balığı unutmuşum,bunu bana söylemeyi unutturan da şeytan dan başkası olamaz, balık ta şaşırtıcı bir şekilde yol bulup gözden kaybolmuş' dedi. Musa(as) (heyecanla) :' işte aradığımız yer tam da orasıydı' dedi. Ve izleri üzere hemen geri döndüler. Ve orada, katımızdan büyük bir rahmet olarak (özel) bir bilgiyle donattığımız kullarımızdan biriyle karşılaştılar.
    (
     'Abden  min  'ibâdinâ'mn  tam  karşılığı  "kul­larımızdan  bir kul"  dur.  Bu  İslâm  rivayet  gele­neğinde  "Hızır"  (yeşil  adam)  adıyla  ünlenmiş-tir.  O  ve  tüm  diğer  ölümsüzlük  iddiaları  "Biz,  senden önce yaşamış hiçbir insana ölümsüzlük bahşetmedik"  (79/Enbiya: 34) âyeti ışığında de-ğerlendirilmeUdir.  Kuşeyri  bunun  varlık  evre­ninde  çok  özel  bir  tür  olduğu  yolunda  yorum  yapar  [Letâifu'l-lşâıât).   'Abd  Kur'an'da  cinler  (87/Zâriyât:  56),  melekler  (83/Zuhruf:   19),  da­hası  diğer tüm varlıklar için (56/A'râf:  194)  kul­lanılır.  Maverdî  bu  "kul"un  melek  olduğu  yo­rumunu  yapar  [En-Nüket  ve'l-'Uyun,   Beyrut,   ty.,  m, 325).  Râzî onun nebi değil veli olduğunu savunur. İbnu'l-Cevzî,  İbn Kayyım ve Ah el-Ka-rî,  Hızır'ın  yaşadığına  dair  rivayetlerin  tümü­nün  uydurma   olduğunu   söylerler.   Endülüslü   alim  İbn  Hazm  (ö.  456  h),  kitap  ehlinin  dinî  kaynakları  konusunda,  özellikle  de  Yahudilik  ve   Tevrat   konusunda   kadim   İslâm   alimleri   içinde  konuya  en  çok  vakıf  olanlardan  biridir.  Bu  vukufiyeti,  zamanında  Yahudiler  arasmda  cari  olan  üç  ayrı  Tevrat  nüshasmm  karşılaştır­malı  tenkidini  yapacak  kadar  derindir.  Ünlü  eseri  el-Fisal'm  bir  cildinin  neredeyse  tamamı­nı bu konuya ayırmışır.  İşte alanında böylesine uzman  olan İbn Hazm bu  konuda  şu hükümde bulunur:  "Mehdilik  de,  Hızır  telakkisi  de  Ya­hudi  kökenlidir.  Hızır ve İlyas'm bugüne  kadar  yaşadığı  varsayımı  Yahudi  telakkilerine  daya-69  (Musa)  "İnşaallah beni dirençli biri  ola­rak  bulacaksın!"  dedi  ve  ekledi:  "Ben  se­nin  hiçbir  emrine  karşı  gelmeyeceğim."  70  O "Tamam"  dedi;  "eğer beni izleyecek-sen,  olan  bitenler  hakkında  seni  bilgilen-dirinceye  kadar  bana  hiçbir  şey  sorma!"  71   Birlikte  yola  koyuldular   (ve)  nihayet  bir  gemiye  bindiler.  O,  gemide  bir  delik  açtı.75  (Musa)  dedi  ki:  "Yolcuları  boğmak  için  mi  onu  deldin?  Doğrusu,  çok  tehli­keli  bir  şey  yaptın!"  72  O  dedi  ki:  "Ben  sana  dememiş miydim 'Sen benimle  birlikteliğe  sabredemezsin!'  nır"  [el-Fisal  IV,  180).  Hızır'ın  yaşayıp  ölmüş  biri  olduğunu  söyleyenler arasmda Buhârî,  Ebu  Hayyan,  Ibnu'l-Cevzî,  İbn Teymiyye,  el-Müna-vî,  Süyûtî  gibi isimler  sayılabilir  (1.  Çelebi,  Dİ-A,  Hızır md.,  XVII,  407).  Kıssanın  ana fikri  şu­dur: mutlak gayba ancak Allah muttali olur. Bu hakikat,  hassaten müphem  bir bilge  kul  ağzın­dan  verilmiştir.  Bu  kıssa  adeta  Bakara  216'nın  bir tefsiri gibidir.  Eşya ve olayların sadece görü­nen dış yüzüne bakmak insanı yanıltabilir. Me­sela  bilge  kulun  ilerde  aktarılan  üç  fiiline  tek  boyutlu  yüzeysel  bir  bakış  sahibi,   eğer  onun  "gıybetini"  ederse,  sonuç  şöyle  olur:  O,  ilk  ey­leminden  dolayı  "çocuk  katili"  olarak,  ikinci  eyleminden   dolayı   kadir-kıymet   bilmez   bir   mütecaviz  olarak  ve  üçüncü  eyleminden  dola­yı  dostu  düşmandan  ayıramaz  bir hamakat  sa­hibi   olarak   anılacaktır.   Kıssa-meselin   tümü,   muhatabı  tek  boyutlu  bakışaçısının  zararlı  so­nuçlarından  sakmdırmayı  amaçlar.  Mİ.

    )

7 Mayıs 2021 Cuma

 Kehf 60-61:

  • Bir zamanlar Musa(as), genç ve faziletli yardımcısına :' Durup dinlenmeden, ta şu iki denizin birleştiği yere varacağım, isterse yıllarımı alsın!'. Onlar iki denizin birleştiği yere varınca, balıklarını unuttular ve balık sıyrılıp denizde bir yol çoktan bulmuştu bile.
    (
    Çok  defa  “...diği  zaman”  anlamına  gelen  ama  bizim  burada  “hani”  sözcüğüyle aktarmayı  daha  uygun  bulduğumuz iz takısı,  Kur’an'da  çoğu  zaman,  anlatımın ve düşüncenin akışını bozmadan dikkatleri yeni bir söyleme ya da temaya çek­mek  için  kullanılmaktadır.  Buradaki  örnekte  de bu  sözcük,  gerilerde  54.  ayetle belirgin bir bağlantı  kurarak  (“...  Biz bu  Kur’an'da  insanlar[ın yararlanması]  için çeşitli açılardan türlü türlü dersler ortaya koyduk”) bilginin,  özellikle manevî/ru­hanî bilginin,  hiçbir ölümlünün —bu  ölümlü  peygamber bile  olsa,  insan  zihni­ni  hayat  boyunca  meşgul  eden  soruların  hepsine  cevap  bulabildiğini  iddia  et-meşine imkan vermeyecek kadar tükenmez,  sonu gelmez olduğunu yansıtan bir temsile  dikkat  uyandıncı  bir  giriş  sağlamak  üzere  kullanılmıştır.  (Sözkonusu temsilin  dile  getirdiği  gerçek,  bu  sûrenin  son  iki  ayetinde  sarahaten  ortaya  ko­nulmaktadır).  Sonraki  ayetlerde  (60-82.  ayetler)  anlatılan  Hz.  Musa'nın bilgi  pe­şinde  yaşadığı  serüven,  zaman  içinde,  bizim burada  yer veremeyeceğimiz  sayı­sız menkıbenin kaynağı olmuştur. Yine de,  değişik rivayetleriyle Buhârî, Müslim ve Tirmizî tarafından kaydedilmiş olup  Ubeyy b.  Ka'b'dan nakledilen bir rivaye­ti zikretmeden geçemeyeceğiz.  Bu rivayete göre Hz. Musa,  bir keresinde,  insan­ların  en  bilgesi  olduğunu  iddia  ettiği  için Allah tarafından  azarlanmış ve  kendi­ne vahiy yoluyla,  “iki denizin birleştiği yerde” yaşayan bir “Allah kulu”nun ken­disinden  daha  bilge  olduğu  bildirilmişti.  Hz.  Musa  bu  adamı  bulmak  yönünde ısrarlı  bir istek  gösterince,  Allah  da  o'na  “bir  sepete  balık”  koymasını  ve  balık kayboluncaya  kadar yoluna  devam  etmesini emretti;  balığın  kaybolması  amaca erişildiğinin  işareti  olacaktı.  Şüphe yok  ki  bu  rivayet,  bizim  Kur’ânî  meselimize temsilî bir  giriş  niteliğindedir.  Hem  Kur’an'da,  hem  de  sözkonusu  Hadis'te  ge­çen bu  “balık”  imajı,  mümkündür ki,  mutlak bilgiyi yahut ebedî hayatı simgele­yen  eski  dinî bir sembol  olsa  gerektir.  İlk  müfessirlerden  pek  çoğunun,  Bâbül-  - mendeb  mevkiinde  Kızıl  Deniz  ile  Hint  Okyanusu'nun  ya  da  Cebel-i  Târık'da Akdeniz ile Atlas Okyanusu'nun birleştiği yeri göstererek,  coğrafi bir anlam yük­leme  eğiliminde oldukları  “iki  denizin birleştiği yer”  ifadesine  gelince,  Beydâvî,60.  ayetin tefsirinde buna bütünüyle temsîlî bir açıklama  getirerek,  “iki deniz”in iki tür bilgi kaynağım ya da bilgi akışını -yani, haricî olay ve olgulara ilişkin göz­lem  ve  muhakemeler yoluyla  elde  edilen  zahirî  bilgi ( ‘ilmu'z-zâhir)  ile  mistik sezgi ve  müşahedeler yoluyla elde edilen batınî bilgiyi ( ‘ilmu'l-bâtm)- simgele­diğini  söylemektedir.  Bu  görüşe  göre,  Hz.  Musa'nın arayışının  gerçek  amacı  bu iki tür bilginin  buluştuğu  sınıra varmaktan ibarettir.ESED

    Lafzen,  “[denizde]  kendisine  bir yol  buldu.”  Onların  bu  sembolik  “balığı”  (bkz. not 67'nin  son üçte biri)  unutmaları,  muhtemelen,  insanın sık  sık bilgi ve  haya­tın nihaî kaynağının Allah  olduğu  gerçeğini unutmasını  ifade  eden  bir îma  olsa gerek.ESED

    )




6 Mayıs 2021 Perşembe

 Kehf 58-59:

  •  Nihayetinde senin Rabbin sınırsız rahmet sahibi , gerçek bağışlayıcıdır. Yoksa işledikleri kötülükler dolayısıyla onları hemen cezalandıracak olsaydı, hak ettikleri azabı çarçabuk başlarına salardı. Ama onlar için belirlenmiş bir süre vardır.
    Nitekim işte o şehirlerin harabeleri! Zulümde ısrar edince onların tümünü yok ettik. Biz onların helaki için de sınırlı bir süre takdir etmiştik.

5 Mayıs 2021 Çarşamba

 Kehf 57:

  •  Rabbinin ayetleri ile öğüt verildiği halde ona sırt çeviren ve elleriyle işleyip irtikab ettiği suçlarını unutan kişiden daha zalim kim olabilir? Biz onların kalplerine, bunu anlamalarını engelleyen perdeler, kulaklarına da ağırlıklar koyduk.Sen onları doğru yola  çağırsan da, onlar ebediyyen doğru yola gelmezler.
    (
    Kişinin  özgür iradesiyle küfrü seçimine bağlı olarak,  Allah'ın  insan  psikolojisi  için  koyduğu  kanunlara  maruz  kalması  durumunu  ifade  eder. Mİ

    Allah puts a covering over the heart of a person and makes his ears hard of hearing the Truth when he adopts the attitude of contention, dispute, wrangling and argumentation towards the admonition of a well-wisher and tries to defeat the truth with the weapons of falsehood and cunning. Naturally this attitude produces in him obduracy and obstinacy so that he turns a deaf ear towards guidance, and is unwilling to realize his error before seeing his evil end. For such people pay no heed to admonition and warning and insist on falling into the abyss of perdition: then and then alone they are convinced that it was perdition towards which they were rushing headlong.ET

    )

4 Mayıs 2021 Salı

 

Hadith 2: Islam, faith, and excellence الإسلام والإيمان والإحسان

Umar ibn al-Khattab reported: We were sitting with the Messenger of Allah, peace and blessings be upon him, one day when a man appeared with very white clothes and very black hair. There were no signs of travel on him and we did not recognize him. He sat down in front of the Prophet and rested his knees by his knees and placed his hands on his thighs. The man said, “O Muhammad, tell me about Islam.” The Prophet said:

الْإِسْلَامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَتُقِيمَ الصَّلَاةَ وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ وَتَصُومَ رَمَضَانَ وَتَحُجَّ الْبَيْتَ إِنْ اسْتَطَعْتَ إِلَيْهِ سَبِيلًا

Islam is to testify there is no God but Allah and Muhammad is the Messenger of Allah, to establish prayer, to give charity, to fast the month of Ramadan, and to perform pilgrimage to the House if a way is possible.

The man said, “You have spoken truthfully.” We were surprised that he asked him and then said he was truthful. He said, “Tell me about faith.” The Prophet said:

أَنْ تُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ

Faith is to believe in Allah, His angels, His books, His messengers, the Last Day, and to believe in providence, its good and its evil.

The man said, “You have spoken truthfully. Tell me about excellence.” The Prophet said:

أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ

Excellence is to worship Allah as if you see Him, for if you do not see Him, He surely sees you.

The man said, “Tell me about the final hour.” The Prophet said:

مَا الْمَسْئُولُ عَنْهَا بِأَعْلَمَ مِنْ السَّائِلِ

The one asked does not know more than the one asking.

The man said, “Tell me about its signs.” The Prophet said:

 أَنْ تَلِدَ الْأَمَةُ رَبَّتَهَا وَأَنْ تَرَى الْحُفَاةَ الْعُرَاةَ الْعَالَةَ رِعَاءَ الشَّاءِ يَتَطَاوَلُونَ فِي الْبُنْيَانِ

The slave girl will give birth to her master and you will see barefoot, naked, and dependent shepherds compete in the construction tall buildings.

Then, the man left and I remained. The Prophet said to me:

يَا عُمَرُ أَتَدْرِي مَنْ السَّائِلُ

O Umar, do you know who he was?

I said, “Allah and his messenger know best.” The Prophet said:

فَإِنَّهُ جِبْرِيلُ أَتَاكُمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينَكُمْ

Verily, he was Gabriel who came to teach you your religion.

Source: Ṣaḥīḥ Muslim 8, Grade: Sahih
(https://www.abuaminaelias.com/forty-hadith-nawawi/)

 Kehf 55-56:

  •  O insanları, kendilerine peygamber geldiği halde, inanmaktan ve Rablerinden af dilemekten alıkoyan şey, sırf Allah(cc)'ın düsturu uyarınca, evvelki ümmetlerin başına gelen azabın kendilerinin de başına gelmesini yahut ahiret azabının gözlerinin önüne konulmasını beklemeleridir. Halbuki, Biz elçileri azap getirmeleri için değil, sadece iman edenleri Allah(cc)'ın rahmetiyle müjdelemeleri , inkar edenleri ise bekleyen tehlikeleri haber verip uyarmaları için göndeririz. İnkarda ısrar edenler ise, batıla dayanarak hakkı reddetmek ve ortadan kaldırmak için mücadele ederler. Bütün ayetlerimizi ve uyarılarımızı alay konusu ederler.

 Kehf 54:

  •  Nitekim, Biz bu Kuranda insanların faydasına bir çok dersler ortaya koyduk. Fakat ne var ki, insan kavga ve münakaşaya daha düşkündür.

3 Mayıs 2021 Pazartesi

 Hadith 1: Deeds are by intentions إنما الأعمال بالنيات

Umar ibn al-Khattab reported: The Messenger of Allah, peace and blessings be upon him, said:

    إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ

    Verily, deeds are only with intentions. Verily, every person will have only what they intended. Whoever emigrated to Allah and his messenger, his emigration is for Allah and his messenger. Whoever emigrated to get something in the world or to marry a woman, his emigration is for that to which he emigrated.

    Source: Ṣaḥīḥ al-Bukhārī 54, Grade: Muttafaqun Alayhi
(https://www.abuaminaelias.com/forty-hadith-nawawi/)

 Kehf 51-53:

  •  Ben onları ne yerlerin ne göklerin yaradılışına şahit kıldım; ne de kendi yaradılışlarına. Ayrıca insanları yoldan çıkaran bu tipleri kendime hiç bir şekilde yardımcı da edinmiş değilim. Nitekim, o gün Allah(cc) :'  Şimdi çağırın bakalım, Benim ortaklarım olduğunu sandığınız varlıkları!' diyecek. Bunun üzerine onlar çağıracaklar, ama berikiler onlara karşılık vermeyecek. Çünkü onlarla ötekiler arasına aşılmaz bir uçurum koyacağız. Ve dünyada iken işi gücü günah hasadından başka bir şey olmayanlar, ateşi görecek ve oraya girmek zorunda olduklarını anlayacaklar ama ondan kaçmak kurtulmak için bir yol bulamayacaklar.
    (
    Allah  sınırsız  kudret sahibi,  her şeyin  künhünü  bilen ve  mutlak  manada  kendi­ne  yeterli  biricik  ilah  olduğuna  göre,  başka  herhangi  bir  varlığın  ya  da  gücün O'na tanrılığında  “yardımcı” anlamında ortak olduğuna yahut O'nunla insan ara­sında  “aracı”  rolü  oynayabileceğine  inanmanın,  insanı  bütünüyle  sapıklığa  sü­rükleyeceği muhakkaktır.ESED

    )

2 Mayıs 2021 Pazar

 Kehf 50:

  •  Hatırlayın ki , meleklere :' Adem'e secde edin ' diye emretmiştik te, hepsi hemen secdeye kapanmış, fakat iblis secde etmemişti. O cinlerdendi ve Rabbisinin emri dışına çıkmıştı. Böyle iken siz, Allah(cc)'ı bırakıp ta, size düşman oldukları halde onu ve soyunu dost, işlerinizi havale edeceğiniz vekil ve başınızda veli mi edineceksiniz? Zalimler için ne kötü bir takas!.
    (
    It was possible for Iblis to disobey Allah because he was not one of the angels but one of the jinns. It must be noted that the Qur'an is very explicit that the angels are inherently obedient:

    (1) "They do not show arrogance; they fear their Lord Who is above them, and do whatever they are bidden." (XVI: 50)

    (2) "..... They do not disobey the Command that is given to them by their Lord and do whatever they are bidden to do." (LXVI: 6)

    In contrast to the angels, the jinns have been, like human beings, given the option to obey or not to obey. Therefore they have been given the power to believe or disbelieve, to obey or not to obey. This thing has been made explicit here by saying that Iblis was one of the jinns, so he deliberately chose the way of disobedience. Incidentally, this verse removes all those misunderstandings that are generally found among the common people that Iblis was one of the angels and not an ordinary angel but the instructor of the angels. As regards the difficulty that arises because of this statement of the Qur'an, "When We said to the angels, `Bow down before Adam. They bowed down but Iblis did not'," it should be noted that the Command to the angels was meant for all those on the Earth who were under the administration of the angels so that they should also be made submissive to man. Accordingly all these creatures bowed along with the angels but Iblis refused to bow down along with them. ET

    )