- De ki :' Siz 'Bizi bu sıkıntıdan kurtarırsa çok şükreden kullarından olacağız' diyerek boynunuzu büküp yalvarıp yakardığınızda, sizi karanın ve denizin kapkara tehlikelerinden kim kurtarabilir ki?'.
De ki:' (Yanlızca) Allah. Sizi bundan ve başka her türlü sıkıntıdan ancak O kurtarabilir. Fakat , siz hala Allah(cc) yanısıra başka güçlere de ilahlık yakıştırıyorsunuz'.
Yine de ki:' Sizi üstünüzden veya ayaklarınızın altından gelebilecek şekilde azaba uğratabilecek veya birbirinize düşürüp paramparça topluluk haline getirebilecek olan yanlız Allah(cc)'tır'.
Bakın, meselenin özünü kavrarlar mı diye, delilleri bütün yönleriyle ve farklı farklı açılardan nasıl da açıklıyoruz.
(Evet, mesele şu ki: Hüküm sahibi Allah(cc)'tır ve herşeyi bilen ve gören O'dur. Sadece O'na sığınıp O'na güvenmek ve O'nun istediği gibi bir kul olmaya çalışmaktan başka bir çıkış yolu yoktur. Başka birinden veya bir şeyden medet ummak, düşüncesizliğin, yani akılsızlığın belirtisidir.)
31 Mayıs 2020 Pazar
Enam 63-65:
30 Mayıs 2020 Cumartesi
Enam 60-62:
- Allah(cc)'tır sizi geceleyin kendinizden geçirip (ölü) gibi yapan, ve gündüzün ne işlediğinizi bilen. Ve belirlenmiş bir vakte kadar bunu bu şekilde devam ettiren de Allah(cc)'tır. Sonunda dönüşünüz O'na olacak ve yapıp/ettiklerinizin her birini size bildirecek ve sizi sorguya çekecektir.
O kulları üstündeki tek Hakimdir. İçinizden birine ölüm gelip te elçilerimiz onun canını alıncaya kadar, size kol kanat geren koruyucular gönderir ve bunlar hiçbir şeyi gözden kaçırmazlar.
Sonunda bütün ölenler, onların Gerçek Efendisi olan Allah(cc)'a döndürülürler ve şunu iyi bilin ki, hüküm yanlız O'na aittir ve O en hızlı biçimde hükmünü verir.
29 Mayıs 2020 Cuma
Sabah duasi : 67.
- Ey yücelerden yüce Sultanımız! Senden, ulu ve münezzeh Zâtının nurlarıyla kalblerimizi ulvî hakîkatlere açmanı diliyoruz. Salih kullarını aynı zamanda birer idrak ve anlayış kahramanı hâline getirdiğin gibi bizi de nezd-i ulûhiyetinden göndereceğin marifet vesilesi ilimle donat ve idrak ufku açık kullarından eyle.. dostlarının duyuş ve görüş hislerini nasıl inkişaf ettirmişsen, bizleri de öyle, sadece Seni görüp Seni duyan ve başka şeylere bakarken de yine Senin işaret ve emir buyurduğun çerçevede bakan bahtiyar kullardan kıl! Ey Mevlâ-yı Müteâl! Gelip Sana ulaşan yolları biz şaşkın kullarına da göster.. fazlınla işlerimizi kolaylaştır ve bizi başka değil sadece –libasların en hayırlısı olan– takva elbisesiyle zinetlendir. Bütün bunları Senden dileniyoruz Ya Rabbenâ; dileniyoruz, çünkü Sen her şeye gücü yeten, kudreti sonsuz yegâne zâtsın. Rabbimiz! Ne olur, bize de rahmet, şefkat ve merhametinle muamelede bulun; bulun ve her türlü tasa, gam ve darlıktan çıkış yolları nasip eyle!
28 Mayıs 2020 Perşembe
Enam 59:
- Gaybın anahtarları Allah(cc)'ın elindedir. Onları Allah(cc)'tan başkası bilemez. Allah(cc), karada ve denizde olan herşeyi bilir. Düşen bir yaprak bile O'nun bilgisi dahilindedir. Yerin derinliklerinde bir tek tohum, yaş/kuru hiç bir şey yoktur ki, Allah(cc)'ın apaçık yasasına tabii olmasın.
(Evet, insanoğlunun bugün bilim diye araştırdığı ve keşfettiği ve formuluze ettiği her şeyin nasıl bir mükemmel sistem halinde çalıştığı çok açık ortadadır. Binanın üstünden atılan taş, her yerde aynı davranır. Gökte uçan kuş her yerde aynı şekilde uçar. Bir tohum her yerde toprakla buluşunca aynı şekilde yeşerir vb.. Velhasılı, Allah(cc)'ın koyduğu yasalar çok açık ve net ortadadır ve mükemmeldir. Bundan dolayı (كِتَابٍ مُبِينٍ) açık/net kitap da olduğu, yani çok aşikar şekilde yasalara bağlanmış olarak yazarın ( yani Allah(cc)'ın ) bilgisi dahilinde olduğu belirtiliyor diyebiliriz.)
27 Mayıs 2020 Çarşamba
26 Mayıs 2020 Salı
Enam 55:
- İşte ayetlerimizi bu şekilde açıklıyoruz ki, günaha batıp gitmiş inkarcılarla (ٱلۡمُجۡرِمِينَ), gerçek inananların yolu ayırt edilebilsin.
(
جَرْمٌ “ ” (jaram) basically means to cut something or to remove something from on top of it and lay it bare {M}.
Commonly it is used to cut off or pick a fruit from the tree {R}.
جَرَمَ النَّخْلَ “ ” (jaramal nakhal): cut off the date palm or picked its fruit.
الجَْرِمْۃَ “ ” (al-jirmah): the men who pick the fruits of the date palms.
جَرَمَ الشَّاةَ جَرْم اً“ ” (jarama lushata jarma): he cut off the sheep's wool {T}.
جَرَمَ لَّلْحَم عَنِ الْعَظْمِ “ ” (jaramal laham unil azm): tore off the flesh from the bone and laid it bare {M}.
These examples should make the meaning of the word clear, which is to rob, exploitation, to pick somebody else's fruit for self. To rob off other people's gains and to lay them bare. The perpetrators of these acts are called “ مُجْرِمُونَ ” (mujremoon). On this basis every unpleasant effort, (displeasing earnings)
are called “ جَرْمٌ ” (jarm) اَجْ رَمَ “ ” (aj-ram): he became one of the ones with “ جَرْمٌ ” (jurm) {R}.
Keep this meaning of the word in mind and consider that when the Quran sends a nation “ ”مُجْرِمُوْنَ (mujremoon) to jahannum, what it means. According to the Quran the worst society is one in which some people exploit others and live a luxurious life on the basis of others' hard earned incomes. Such a
society is destined for the state of jahannum.
Surah Al-Qalam says:
68:35 will We equate the muslemeen with the mujremeen اَفَنَجْعَلُ لْمُسْلَمِيْنَ کَالْمُجْرِمِيْنَ
It is therefore evident that no Muslim can ever be a mujrim.
)
Enam 54:
- Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde :' Selam sizlere' de ve ' Rabbiniz , rahmet ve merhameti kendisine ilke edinmiştir. Böylece sizden biriniz bilgisizlikten dolayı kötü bir fiil işlerse, ve ardından tevbe edip, yolunu ve davranışlarını düzeltirse, bilsin ki, Allah(cc) çok affedici ve rahmet kaynağıdır'.
(
Yukarıdaki ifadede atıfta bulunulan “selâm” -ki Kur’an'da birçok yerde kullanılmış ve Müslümanlar arasındaki selamlaşmanın temel biçimi haline gelmiştir- değer yargılarındaki sağlamlık, her türlü kötülükten emin olma ve dolayısıyla, bütün ahlakî/manevî çatışma ve huzursuzluklardan kurtulma kavramlarını kapsayan ruhî bir muhtevaya sahiptir.ESED.
Evet, insan bilgisizlikten kaynaklanan hatalar yapabilir, ama esas olan bunun farkına varıp, tevbe etmek ve yapılan hatanın düzeltilmesini sağlamaktır. Tabii, bu cümle tersinden okunursa da, bilinçli tercihlerle günah işleyenler bir de tevbe edip, yaptıkları kötülükleri ve sonuçlarını düzeltmezler ise, bilmelidirler ki, Allah(cc), --boynuzsuz koyunun hakkını boynuzlu koyundan muhakkak alacaktır--.
)
25 Mayıs 2020 Pazartesi
Enam 52-53:
- O halde Rabbinin rızasını isteyerek, sabah-akşam O'na yalvaranları sakın yanından kovma. Sen onlardan hiç bir şekilde sorumlu değilsin, onlar da senden sorumlu değiller. Bu nedenle onları kovarsan zalimlerden olursun.
İşte bu şekilde insanları birbiri aracılığı ile sınarız ki, sonunda :' Acaba Allah(cc) bizim yerimize onlara mı lütufta bulundu?' diye sorsunlar. Kimin şükrettiğini en iyi bilen Allah(cc) değil mi?.
(
Rivayetlere göre bu ve bundan sonraki ayet, Müslümanların Medine'ye hicretlerinden yıllar önce, Mekke'deki bazı müşrik liderlerin, Hz. Peygamber'in eski kölelerden ve takipçileri arasmda bulunan diğer “alt tabaka”ya mensup kimselerden uzak durması şartıyla İslam'ı kabul etmeyi düşünebileceklerini bildirmeleri vesilesiyle nazil olmuştur (ki Hz. Peygamber, bu talebi anında reddetmiştir). Ancak bu tarihî atıflar, yukarıdaki pasajın tam bir açıklamasını yapamaz. Kur’ânî metoda göre tarihî olaylara atıflar -ister çağdaş vakalara isterse eski zamanlara ait olsun- her zaman, değişm ez tabiattaki ahlakî öğretileri göstermek amacıyla kullanılır: ve sözkonusu pasaj da bu açıdan bir istisna değildir. Tertip tarzının da gösterdiği gibi, bu pasaj, İslam'ın “alt tabaka” mensuplan ile değil, ama kelimenin o günkü anlamıyla Müslüman olmadıktan halde Allah'a iman eden ve daima (“sabah ve akşam”) “O'nun nzasını (yani, O'nun rahmetini ve kabulünü) arayan” insanlar ile bağlantılıdır: ve böylece, 52-53. ayetler 51. ayet ile mantıkî bir ilişki içindedir. Öncelikle Hz. Peygamber'e hitab etmesine rağmen bu pasajda seslendirilen öğüt, Kur’an'ın bütün takipçilerine yöneliktir: Onlar, -inançtan Kur’an'ın taleplerine tam olarak cevap veremese bile- Allah'a inanan hiçbir kimseyi kovmamak, ama tersine, Kur’an öğretilerini sabırla açıklayarak onlara yardım etmeye çalışmakla emrolunmuşlardır.ESED.
53. ayet ile ilgli olarak ta:
Lafzen, “Onlar, aramızdan (m in beyninâ) Allah'ın lütufta bulunduğu kimseler midir?” Zemahşerî'nin zikrettiği gibi, min beyninâ ibaresi, burada min dûninâile aynı anlamda kullanılmıştır ki onun da bu bağlamda en doğru çevirisi “bizim yerimize” şeklinde olabilir. Bu, Kur’an'ın Allah'ın insana mesajmın nihaî ifadesi olduğu şeklindeki İslâmî yaklaşıma karşı gayr-i müslimlerin takındıkları tahkir edici inkarcılığa bir işaret olarak görülmektedir. Yukarıda işaret edilen “sınama”, diğer inançlara mensup insanların bu yaklaşımı benimsemelerindeki ve kendi kültür ve tarih çevrelerinin onlan bilinçli olarak veya bilinç altından yakınlaştırdığı İslam'a karşı önyargılarını terk etmelerindeki isteksizlikleri ile ilgilidir.ESED.
)
Enam 50-51:
- De ki:' Ben size Allah(cc)'ın hazineleri benim yanımda, ya da ben gaybı bilirim, veya ben bir meleğim falan demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene tabii olurum. Hiç görenle kör bir olur mu? Düşünsenize bir!'.
Sen, kendilerini Allah(cc)'a karşı koruyacak veya O'nun nezdinde şefaat edecek birileri olmadan Allah(cc)'ın huzurunda toplanmaktan korkanları böylece uyar ki, Allah(cc)'a karşı sorumluluk bilinci ile davransınlar.
24 Mayıs 2020 Pazar
Enam 48-49:
- Biz elçilerimizi yanlız müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderiyoruz. Dolayısıyla, kim iman eder ve ıslah edici ameller işlerse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
Mesajlarımızı yalanlayanlara gelince, isyan edip yoldan çıkmalarının neticesi olarak azaba uğrayacaklardır.
(Evet, iman edip salih amel işleyenler, ne gelecek ile ilgili korkuya(خَوْفٌ) ne de geçmişle ilgili üzüntü ve endişeye(يَحْزَنُونَ) kapılacaklardır. Allah(cc), zalimlerle ıslah edicileri ayırmış ve ayrı ayrı başlarına geleceği açıkça dile getirmiştir. Yani , --yaş da kurunun yanında yanmayacak-- herkese hak ettiğini Yüce Rabbim verecektir.)
Enam 47:
- De ki:' Bir düşünün! Allah(cc)'ın azabı göz göre göre veya ansızın geliverse, zalim topluluktan başkası mı helak olacak sanıyorsunuz?'
(
Yani, dürüst ve erdemliler gerçekte hiçbir zaman “yok edilmeyecekler”dir —zira, onlar maddî yıkıma uğrasalar bile sonunda ruhî mutluluğa ereceklerdir ve bu nedenle, kendi eylemleri yüzünden hem bu dünya hem de öteki dünya mutluluğunu kaybeden zalimler gibi “yok edilecekleri” söylenemez (Râzî).ESED.
)
23 Mayıs 2020 Cumartesi
Enam 42-45:
- Doğrusu, sizden önceki toplumlara da elçiler gönderdik ve onları türlü sıkıntı ve zorluklara uğrattık ki, tevazu ile boyun (لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ) eğsinler. Bari, bu sıkıntılar karşısında boyun eğselerdi ya!. Fakat, onların kalbi daha da katılaştı çünkü şeytan onlara yaptıklarını hep iyi gösterdi.
Kendilerine yapılan onca ögüte rağmen, durumlarını düzeltmeyince, her şeyin, her nimet ve zevkin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen bu genişlik ve serbestlik ile tam ferahladıklarını sandıkları sırada, ansızın onları kıskıvrak yakaladık ta, bütün ümitlerini yitirdiler(مُبْلِسُونَ).
Alemlerin Rabbi olan Allah(cc)'a hamdolsun ki, böylece, zulmedip duran o toplumların son kalıntılarını da yok ettik.
(
اَلضَّرْعُ “ ” (az-zar’a): the teats of cows, goats, etc.: a she-camel’s teats are called “ٌ خلِفْ ” (khilf) {T}.
Ibn Faris says the basic meaning of this root is softness.
The teats are said to be “ ضَرْعٌ ” (zar-un) because of their softness.
ضَرَعَ الْبَہْمُ “ ” (zara-ul bahmu) means the progeny of the four legged animals put their mouths to their mothers’ teats {L}. This can make one understand the meaning of “ تَضَرُّعِ اِلٰی للهِ ” (tazarr’u ilal-laah), i.e. to approach the real source of nourishment for own sustenance.
It is obvious from above that the term “ تَضَرُّعًا ” (tazarru’a) has the basic element of obedience to Allah as revealed in the Quran.
Evet, sıkıntı insana acziyetini hatırlatmalı ki, ne kadar Allah(cc)'ın rahmet ve merhametine muhtaç olduğunu anlasın. Eğer bu işe yaramıyorsa, eğer, insan hala Allah(cc) yerine, şeytanın kandırmacalarına dalıp yönelirse, yalancı bir bahar onları aldatır, ama sonları hep kötü olmuştur.
Ibn Faris has said that the basic meaning of “ اَبْلَسِ ” (ablas) is of becoming disappointed and hopeless.
21:77 they will lose hope without cause اِذَا هُمْ فِﻴْهِ مُبْلِسُوْنَ
It also means to be surprised or shocked. In ancient Semitic lexicon it meant “to kill by trampling, or trample” {Ghareeb-ul-Quran}.
Some believe that “ اَبْلِيْس ” (Iblees) has been derived from “ اَبْلَسَ ” (ablas) which means “permanently without hope about God’s benevolence”, but some other dictionary scholars say that it is not an Arabic
word and has been Arabised {T}.
The Quran has presented Iblees as the embodiment of rebelliousness and mutiny:
2:34 He refused to obey orders, was rebellious and mutinous,
became among the disobeyers. رِيْنَ أَبَی وَاسْتَکْبَرَ وَکَانَ مِنَ الْکَافِ
This word has come against malaika who are obedient by nature:
38:73 All the malaika bowed to him فَسَجَدَ الْمَلَا ئِکَةُ کُ لُّهُمْ أَجمَْعُونَ
Man is the only creature in the entire universe who has been given the freedom of choice, when it comes to obeying the laws of God or disobey them if he so chooses. No other creation has been given the right to
disobey (go against God’s laws). Man disobeys God when his emotions get the better of him. These emotions rouse him towards personal benefit as against the universal good, and thus he lays God’s laws aside and follows such emotions. Hence his intellect tells him how to achieve those ends. The Quran has called such emotions and such intellect, which leads him on to this end “ اَبْلِيْس ” (Iblees), and due to its
rebelliousness said that it has been created out of fire (naar) 7:12.
And since these emotions are hidden from the naked eye, and work in the subconscious, they are called
کَانَ مِنَ الْجِنِّ “ ” (kaana minal djinn) in 18:50 (djinn means hidden). Since these emotions (due to which
Man can disobey God’s laws) are born with him and stay with him as long as he lives, the Quran says that
اَبْلِيْس“ ” (Iblees) and Man co-exist (see heading Adam). “ اَبْلِيْس ” (Iblees) has been given time along with
Man till the very last moment.
15:36 He said “My Sustainer, give me time till they are reawaken” رَبِّ فَأَنظِرْنِیْ إِلَی يوَْمِ يبُْعَثُونَ
But if you look at the depth of the meaning of the word “ بَعْثٌ ” (ba’as), then the meaning of “ ”يومِ يُبعَْثوُْنَ
(youm ba’asoon) becomes something else. “ بَعْثٌ ” (ba’as) means “to remove obstacles from the way of
someone’s freedom”, hence “to grant freedom”. So what Iblees was told is that his activity was to break
loose the moral codes of the people. Hence as long as people do not break their moral codes and get
towards a common freedom, its presence shall be required. When they shall be able to do so by
themselves, then the services of Iblees shall no longer be required. Iblees needs this due, and hence it is
granted. It is a fact that it takes some effort to break loose from moral principles at first. But when it
finally happens, its comes very natural for man to simply go with the flow.
The person who mutinies against God’s laws is deprived of all the happiness which would have accrued
to him by following His laws. Therefore “ اَبْلِيْس ” (Iblees) has been termed deprived and hopeless.
Those who live according to the laws of Allah:
2:38 they will have no fear nor sorrow فَلا خَوْفٌ عَلَﻴْهِمْ وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ
About them it is also said that they will not be overwhelmed by Iblees in any way (15:42).
The Quran has described “ اَبْلِيْس ” (Iblees) and “ شيطان ” (Shaitan) as two sides of the same coin when, for
example, it refers to the tale of Adam. In this tale Iblees refuses to bow before Adam, commits mutiny,
shows pride and challenges God to mislead the mankind. These are all actions of Iblees. But where
Adam’s fault is mentioned, it has been linked to Shaitaan (the opposer).
2:36 Then the Shaitan made them (both) slip فَ اَزَلهَّمَُا الشَّﻴْطَانُ
Also see 7:11-20 and 20:116-120.
This makes it obvious that Shaitan is actually a particular sort of mentality (not a person or being) and the
way it works or operates is called shaitan. For details on Shaitan see heading (Sh-Te-N). For details of
all these terms, see my book "Iblees O Adam" which is one in my series to an introduction to the Quran
i.e. Muarif-ul-Quran.
Iblees and Shaitan are those obstacles which hamper human intellect in its natural growth. If the human
intellect overcomes these hurdles and thus proves itself to be solid and steadfast, the evolutionary system
moves ahead, but if these hurdles prove insurmountable, then that intellect is confined to the lower (or
animal) level of life. Life, in fact, is the name of this very struggle between Man and Iblees, and that is
why the existence of Iblees along with Man is inevitable. The human personality cannot find stability
without opposition and clashes, or in other words, its solidarity cannot be tested without these. For the
continuous flow of water, a waterfall is most essential. What remains to be seen is whether the water
becomes a stagnant pol due to this (fall) obstacle or keeps its flow despite the hurdle. To select such a
path, in which the hurdles of sect, celibacy, etc. are not present, is to stultify your own flow. So, life is a
continuous struggle between Man and Iblees.
And it is said that Iblees (hopelessness) and Shaitan (rebelliousness) are two sides of the same coin.
Modern psychology supports the theory that hopelessness leads to rebelliousness or aggressiveness. When
Man finds something not being according to his wishes, he gets frustrated. If he takes out the frustration on himself, the result is worry or gloominess which might end in self-destruction. When the frustration is
against the cause of frustration, it appears as vengeance, but if that is not plausible, then he takes out his
anger or frustration against things which are not even related to the cause. This is the beginning of
madness, thus this shows how closely hopelessness and rebelliousness, and in other words Iblees and
Shaitaan, are related.
These are the psychological frames of the human mind. The Quranic laws create a society which has no
room for hopelessness for its members.LUQ.
)
22 Mayıs 2020 Cuma
Enam 40:
- De ki:'Söyleyin bakalım! Allah(cc)'ın azabına çarptırılsanız veya Kıyamet ansızın tepenize kopsa, Allah(cc)'tan başkasına mı yalvarıp yakaracaksınız? Eğer doğruluktan zerre nasibiniz varsa, söyleyin!'
(Evet, boşuna dememişler, --düşen uçakta ateist olmaz-- diye. Son noktada bütün önyargılar sıyrılınca insan ayan/beyan Allah(cc)'ın büyüklüğünü görecektir.Dolayısıyla, o noktaya gelmeden, insan aklı başında, önyargılardan sıyrılmış olarak, Fatiha süresinde, Allah(cc)'tan başkasından bir şey beklemeyeceği sözünü vermiş olarak, sadece O'na yönelmeli ve sadece O'ndan istemelidir.)
Enam 39:
- Allah(cc)'ın mesajını yalanlayanlar, zifiri karanlığa gömülüp kalmış, sagırlar ve dilsizlerdir. Allah(cc) kim(i) dilerse onu saptırır, dilediğini de doğru yola yöneltir.
(
Evet, Allah(cc)'ın mesajını gerçekten yalanlayanların demek ki iki temel tutumu vardır. Biri kulaklarını hakikate karşı kapatmak ve duymamazlıktan ve görmemezlikten gelmek. İkincisi de, duysa bile, onu dillendirmemek (günümüz tabiri ile, 'bana ne' cilik!). Dolayısıyla, insan, Allah(cc)'ı bilmek, tanımak ve O'nu anlatmak ve her yerde zikretmekle sorumludur.
“Allah'ın saptırması” ya da “sapıklık içinde bırakması”na ilişkin tüm Kur’ânî atıflar ancak, 2:26-27'de ortaya konan “Allah, kendisine karşı taahhütlerini bozan fasıklardan başkasını saptırmaz” ilkesiyle birlikte düşünülmeli, bu temel üzerinde değerlendirilmelidir (bu konuda ayrıca bkz. 2. sûre, 19. not); bu, şu demektir: insanın sapıp da “yoldan çıkması”, kelimenin avamî anlamıyla “kader”in ya da “alın-: yazısı”nın keyfî bir sonucu değil, fakat kesinlikle insanın kendi tutum ve eğilimlerinin bir sonucudur (karş. 2. sûre, 7. not). Yukarıdaki ayete ilişkin yorumunda Zemahşerî, insanın elinde tuttuğu bu serbest seçim imkanı üzerinde durarak şunu b e -: lirtmektedir: “Allah, tutum ve davranışlarının gidişi itibariyle asla imana ermeyeceğini bildiği insanların dışında hiç kimseyi saptırmaz, sapıklık içinde bırakmaz; ve yine Allah, imana olan eğilimini bildiği insanların dışında kimseyi doğru yola yöneltmez, doğru yola sokmaz. Bunun içindir ki, yukarıdaki ayette Allah'a izafe edilen ‘saptırma/sapıklık içinde bırakma’ ifadesi, Allah'ın, sapmaya eğilim gösteren kişiyi rahmet ve hidayetinden yoksun kılarak kendi haline bırakması (tahliye) anlamına, ‘doğru yola yöneltme’ (hidayet) ifadesi ise, bunu hak eden kişiye başarı (tevfik) ve destek sağlaması anlamına gelmektedir. Bu itibarla, “Allah, yüzüstü bırakılmayı hak edenlerin dışında kimseyi yüzüstü bırakmaz; buna karşılık yardım ve desteği hak edenlerin dışında kimseye yardım ve destek vermez.” Zemahşerî, l6:93'de benzer bir ifadeyi yorumlarken de şöyle diyor: “[Allah, bile-isteye] hakkı inkar yolunu seçip bu [inkarcılığılnda inat göstereceğini bildiği kimseyi yüzüstü bırakır; ve ... imanı seçeceğini bildiği kimseye de (bu yolda) yardım ve destek bahşeder: Bu durum, sonucun [insanın] serbest seçimine (ihtiyâr), yani [Allah'ın] destek ve yardımını mı yoksa yüzüstü bırakıp yardımından uzak tutmasını mı hak etmesine bağlı olduğunu göstermekte, insanın liyakatini hesaba katmayan cebrî yorumları hükümsüz kılmaktadır.”ESED)
Enam 38:
- Halbuki yeryüzünde yürüyen veya iki kanadı ile uçan hiçbir canlı yoktur ki, sizin gibi, Allah(cc)'ın yarattığı mahluk olmasın. İlahi yasalarda hiçbir boşluk bırakmadık( herşey olması gerektiği gibidir). Sonra hepsi dönüp/dolaşıp Rablerinin huzuruna geleceklerdir.
(İnsan kendisini çevreleyen hayat gerçeğinin tümünde Allah'ın “işaret”lerini veya “muci- ze’lerini arayabilir ve dolayısıyla, “Allah'ın metodu”nu (sünnetullâh) -ki, “tabiat kanunları” olarak adlandırdığımız şeyin Kur’an terminolojisindeki karşılığıdır- daha iyi anlamak amacıyla onları gözlemlemeye çalışmalıdır.ESED)
21 Mayıs 2020 Perşembe
Enam 37:
- 'Ona bizim istediğimiz gibi bir mucize indirilse ya' deyip duruyorlar. Şüphesiz Allah(cc) her türlü mucizeyi indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bunun bile farkında değiller.
(Evet, insanoğlu etrafına bir baksa, ne kadar çok mucize görecek. Fakat, uçan bir kuşa bakıp, sadece normal bir durummuş gibi bakanın, mucize görmesi imkansız. Uçan bir uçağın içinde, kanatlarına bakıp, o demir yığınını havada tutan ne düşünmeyen mucizeyi göremez. Nereye bakılsa her yer sürekli mucizelerle doludur. Ama, görmeye niyeti olmayan, işte göğe bir merdiven ister, ya da melekler kanatlarını çırparak gözünün önünde insin ister, ama öyle bir durumda dahi, --bize büyü yapıldı-- demek zaten cevapları olacak. )
20 Mayıs 2020 Çarşamba
Enam 35:
- Eğer onların karşı duruşları sana çok ağır geliyor da, onların istedikleri türden mucizeler getirmek için, yeraltında bir tünel ya da göğe bir merdiven kurulsun istiyorsan, şunu bil ki, Allah(cc) dilemiş olsa idi, onların hepsini hidayet üzere toplardı. Dolayısıyla, sen bunu bilmeyip, fevri davrananlardan olma.
(Evet, Yüce Rabbimin mucizeleri her yerde ayan beyan görünür olduğu halde yine de farklı istekler ve talepler ile sözde muhalefet edenler, ne olursa olsun, niyetleri olmadığından görüneni görmemekte inad edeceklerdir. Herkes hür iradesi ile bir seçim yapacak ve onun sonucuna da kendi katlanacaktır. Yüce Rabbim, insana ihtiyaç duyacağı herşeyi en güzel şekilde vermiş, rahmeti ve merhameti ile de yol göstermiştir her aşamada. Ama bir noktada bir tercih yapması gereken insan, o yaptığı tercihin sonucuna da kendi katlanmalıdır. )
Enam 33-34:
- Bu insanların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Ama, unutma ki, onların savaş açtıkları aslında sen değil, Allah(cc)'ın mesajlarıdır. Hiç şüphesiz, senden önce de nice peygamberler yalanlandılar, ama onlar, Allah(cc)'tan yardım gelinceye kadar bütün düzmece ithamlara ve kendilerine yapılan eziyetlere sabırla katlandılar. Çünkü hiç bir güç Allah(cc)'ın vaadlerinin sonucunu değiştiremez. Ve o peygamberlerin ibretlik kıssaları konusunda zaten sen de bilgi sahibisin artık.
(Temel olarak, peygamber efendimiz(sav), ama genelde Allah(cc) mesajını insanlara duyurmaya gönüllü, Kuran'ı kendine muhatap kabul eden herkese yönelik bir hatırlatma. Karşı çıkanlar aslında, muhataplara değil, Allah(cc)'a savaş açıyorlar ki, Allah(cc)'a karşı savaş açacak olandan daha ahmak kim olabilir!)
Enam 31-32:
- Allah(cc)'a kavuşmayı yalan sayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. Nihayet Kıyamet saati ansızın kendilerini yakalayınca, günah yükleri sırtlarında :' Eyvah! Dünyada işlediğimiz kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!' diyecekler ve dikkat edin, ne kötü yükler götürüyorlar!. Şunu bilin ki, dünya hayatı bir oyun ve boş oyalanmadan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, Allah(cc)'a karşı sorumluluk bilinci ile davrananlar için daha hayırlıdır. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?
19 Mayıs 2020 Salı
Enam 27-30:
- Onlar ateşin karşısında durdurulup :' Ah ne olurdu!, dünyaya geri döndürülsek te, Rabbimizin ayetlerini inkar etmesek ve müminlerden olsak!' dedikleri zaman bir görsen hallerini. Hayır!, öteden beri görmezden geldikleri gerçek yüzlerine vuruldu da ondan böyle söylüyorlar. Geri döndürülseler bile, kendilerine yasaklanan hallerine yine geri dönerler ve :'Hayat, ancak şu yaşadığımız dünya hayatından ibaret!. Biz bir daha da diriltilecek falan değiliz!' derler , çünkü onlar birer yalancıdırlar!
Ama Rablerinin huzuruna getirilip te, hesaba çekildiklerinde hallerini bir görsen! Rableri:' Diriltilip huzuruma getirilmek gerçek miymiş?' diye sorar; Onlar da:' Evet öyleymiş! Rabbimiz hakkı için'. (Bunun üzerine) Allah(cc) da:' Hakkı inkarınızın sonucu olarak tadın bakalım azabı!' diyecektir.
(
Evet, hakkı inkar eden prototipler, bir şans daha ister, iyice inceleyip, bakıp ,görüp anlayalım diye değil, bir oyun ve eğlence haline getirdikleri dünya hayatlarından bir süre daha yararlanabilmek için! Dertleri, gerçeği bulmak anlamak değil, kısa süreli menfaatlerini bir süre daha devam ettirebilmektir.
)
18 Mayıs 2020 Pazartesi
Enam 25-26:
- Bu tipler arasında seni dinler görünenleri de var. Ama, onların kalpleri üzerine, hakikati kavramalarına engel perdeler koyduk, kulaklarına da sağırlık. Ve hakikatı bütün delilleri ile görselerdi bile ona inanmazlardı. O kadar ki, onlar sana tartışmak için geldiklerinde :' Bu eski zamanların masallarından başka bir şey değil' derler. Onlar hem başkalarını Kurandan uzaklaştırıyorlar, hem de kendileri ondan geri duruyorlar. Ama böyle davranarak ancak kendilerine yazık ediyorlar ve bunun farkına varacak şuurda da değiller.
(
Tarih boyu iman hakikatleri karşısında direnen-lerin tavrı hiçbir zaman farklı olmamıştır: Alay, bu hakikatlerin masal-efsane-çağdışı birer hurafe, mü’minlerin görüşten-düşünceden yoksun ayak takımı, ikinci-üçüncü sınıf insan, mürteci, gerici olduklarını iddia etme, iman gerçeklerini başkala-rının dinlemesine mani olma, dinlememe, hattâ o gerçekleri dile getirenleri susturma, bütün bunlar fayda etmezse hapis, sürgün ve öldürme şeklin-de tecelli eden güç kullanma... Bütün bunlar, bu gerçeklere ilmen, fikren karşı koyamayanların başvurdukları birer silahtan ibarettir ve esasen müşriklerin, inanmayanların zaafını, cehaletini, salim düşünce, muhakeme ve tefekkürden mah-rum bulunduklarını gösteren apaçık delillerdir. Onlar, yaptıklarının neticede kendilerini helâke götüreceğini idrak edemeyecek, içlerinde pek çok tarihçi, sosyolog, antropolog ve daha başka bi-lim adamları da bulunsa, bütün açıklığına rağ-men tarihi, hadiseleri okuyamayacak, anlayama-yacak kadar şuurdan mahrum tiplerdir. Önemli olan, mü’minlerin bu gerçeği idrak edip onların kültürel baskılarının tesiri altına girmemeleri ve gerçeği imanda, İslâm’da, Kur’ân’da aramalarıdır. İnanmayanların en büyük kuvvetinin inananların zaafı olduğu unutulmamalıdır.AÜ.
)
17 Mayıs 2020 Pazar
Enam 22-24:
- Gün gelecek onların hepsini bir araya toplayıp, o Allah(cc)'a şirk koşanlara: ' Hani nerede o, Allah(cc) yerine ilah olarak taptıklarınız?' diye soracağız. Ardından, onlar da:' Rabbimiz, vallahi biz, Allah(cc) yerine başka ilahlara tapmıyorduk(yaptığımızın bu anlama geldiğini bilmiyorduk)' demekten başka bir fitne düşünmeyecekler. Bakın, kendi kendilerine nasıl da yalan söylüyorlar ve çarpık tasavvurları (مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ) kendilerini nasıl da aldatmış.
(
Evet, yapıp ettiklerinin masumane olduğunu hala iddaa ediyorlar ya da, hala sıyırmaya çalışıyorlar!. Hesap günü, kendilerine iftira atılamayacağını dahi dikkate almadan, masum rolune soyunuyorlar!
”اَلفْرَیُْ (al-far’yu): to cut or tear cloth or leather in order to mend or sew it.
اَلْاِفْرَاءُ “ ” (al-ifra’a): to cut or tear in order to spoil it.
اَلْاِفْترَِاءُ “ ” (al-iftraa): to change the real meaning: it can have both meanings i.e. to improve it or to create discord in it {T, R}.
Raghib says the Quran uses it to mean exaggeration, lies, and mixing other laws with laws of Allah.
اَلْفَرِیُّ “ ” (al-fariyyu): a fabricated thing, an invented thing, a great and important thing, or a surprising
thing.
ہُوَ يَفْرِیْ الْفَرِیَّ “ ” (huwa yafil fariyyu): he does a surprising thing {T, M}.
مُفْترَیً “ ” (mutara): fabricated, invented (28:36).
افِْترََیٰ عَلٰی“ ” (iftara ala): to fabricate an accusation and attribute it to others (3:93).
)
16 Mayıs 2020 Cumartesi
Enam 21:
- Allah(cc) adına yalan uydurandan veya O'nun ayetlerini yalan sayandan daha zalim kim olabilir? Şu muhakkak ki, o zalimler asla felah(يُفْلِحُ) bulamayacak ve muratlarına eremeyeceklerdir.
(
”فَلْحٌ (falah): to tear apart, to make a gap.
فَلَّاحٌ “ ” (fallah): a farmer because he tills the soil and thus tears it apart to get it ready for sowing {T, M,
R}.
فَلَاحَۃ “ ” (fallahah): cultivator and to cultivate {T}.
Since the return or compensation of a “ فَلَّاحٌ ” (fallahun) or farmer’s labour is that for each seed he sows he
gets hundreds of grains when the crop comes up and matures, thus the word “ فَلَاحٌ ” (falah) has come to
mean multiplied success and well-being {Ibn Faris}.
مفُلَحُِوْنَ “ ” (muflihoon) are those whose crops grow, whose labour is rewarded, and whose labour meets
with success. These are the meanings for which the Quran has used this word.
The Quran has not described the result of good deeds by man as “ نجات ” (nijaat) e.g. emancipation, which
means to be rid of some misfortune- i.e. equivalent of deliverance from something negative. A man is
sitting and some misfortune befalls him, then he strives to get rid of it and after a struggle manages to do
QES-Norway Lughat-ul-Quran Volumw III Page 223 of 336
so. Thus the previous state of the man is restored. This entire struggle (to get rid of such misfortune) bore
no positive developments for him (that nothing accrued to him). This is a Christian concept which
considers man as a sinner from the birth, and for that each child is to be rid of the misery through
salvation. Or it is the belief of the Hindus who believe that man is imprisoned in this world in order to
atone for the sins of his earlier creation, and to be delivered of this imprisonment is called freedom. The
Buddhists also believe in vaidaant which says that the purpose of man’s struggle and effort is towards
this deliverance, i.e. the human soul (being separate from its reality, i.e. God) is crying out in anguish –
and its destiny is to get rid of this agony and meet the whole.
The Quranic belief is that a man comes into this world with a clean slate, and by first accepting and then
following the path offered by the revelation his personality is gets developed through the righteous deeds
and this process of the self-development is sign posted in the Quran. He attains all the defined happiness
in this world and also develops the ability which enables him to move on to the next stage of life called
the hereafter. That is why they have been likened to “ فَلَاحٌ ” (falaah). These are positive results, thus they
have been likened to “ فَلَاحٌ ” (falaah), i.e. for the crop to grow or for it to be fruitful.
Surah Baqarah says that the momineen (believers) are those who using their intellect and reasoning have
an assured belief and conviction in the unseen results explained in the Quran which can be obtained
through the Quranic system (2:3). Then they engage in establishing this system and when the positive
results of this system appear before their eyes, their belief on the unseen turns into reality (2:4). They are
like a cultivator who sows a seed and works hard for months, and after a known time later the results of
his endeavour comes before his eyes through the crops.
Ibn Qateeba says “ اَلفْلَاَحُ ” (al-falah) means perpetuity, i.e. to remain stable and stolid, and “ ”مُفْ لحُِوْنَ
(muflihoon) means those who enjoy perpetually. Remember that as stated earlier, this means successful
life in this world as well as the hereafter (16:97). Therefore “hereafter” means the future life i.e. the life
here and in the life to come.LUQ
)
15 Mayıs 2020 Cuma
Enam 19:
- De ki:' Hakikatın en güvenilir şahidi kimdir?'
'Allah(cc), benimle sizin aranızda en güvenilir şahittir.'
'Bu Kuran bana, kendisiyle, sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi.'
'(Size de ulaştığına göre) Allah(cc)'la birlikte başka ilahların olduğuna gerçekten şahitlik eder misiniz?'
'Ben buna şahitlik etmem!'
'Tek ilah ancak Allah(cc)'tır. Ve benim, Allah(cc) dışında ilahlık yakıştırdıklarınızla(تُشْرِكُونَ) en küçük bir ilgi ve alakam olamaz, hiç bir bağım da yoktur.'
(
الَشرِّکُْ “” (as-shirk) basically means to stick to, to hang on to, become inter mingled.
شَارَکْ تُ فلَُان ا“ً ” (shaaraktu fulanan): became companion or friend.
اِشْتَرَکَ الْاَمْرُ “ ” (ishtarkal amr): the matter got confused or intermingled.
مُشَارَکَۃ “ ” (musharakah): to be partners in something.
فلُاَنٌ شرَيِکُْ فلُاَن “ٍ ” (fulanun sharikun fulanun): he is his partner or companion. It also means to marry a girl
and be part of her family. The plural is “ شُرَکَاءُ ” (shuraka’a).
اشَرَّکَُ “ ” (ash-sharaku): the net of a hunter, the small pathways that emerge from a bigger path “ ”اُمُّ الطَّرِيْقِ
(ummut tareeq), and end after going some way. Singular is “ شَرَکَۃ ” (sharakah).
شِرْکٌ “ ” (shirk) is a particular term of the Quran. It means to consider non godly things as Allah’s
contemporary, or to consider that others also have the same powers as Allah. It can be understood as
considering man-made laws to be equal to that of Allah’s laws, or to accept the right of others where
Allah’s right should be acknowledged. The Quran teaches that everything in this universe has been
subjugated to man and all men are equal. No one has the right to make anyone obey him. As such, there is
no power higher than man on this earth, i.e. humans are all equal and everything else in the universe is
subservient to them. Only one being, that is, Allah is above humans. Hence accepting anyone other than
Allah to be superior to him is an insult to mankind.
This is what “ شِرْکٌ ” (shirk) is. It makes no difference to Allah’s divinity. Man himself falls from the high
pedestal of humanness by indulging in “ شِرْکٌ ” (shirk). This is why Quran says that “ شِرْ ک ” (shirk) is the
greatest crime or sin.
مُشْرِکِيْنَ “ ” (mushrikeen) are those who fall from man’s stature, and consider others then Allah to be
superior to them. “ توحيد ” (tauheed) or oneness means the obedience of one Allah’s laws (which He has
given through the revelation and which are preserved in the Quran) and the conquering of the entire
universe. Even a little digression in this is considered “ شِرْکٌ ” (shirk).
universe. Even a little digression in this is considered “ شِرْکٌ ” (shirk).
اَشْرَکَ “ ” (ashrak): he was guilty of shirk, or of sharing Allah’s place with others.
مُشْرِکٌ “ ” (mushrik): one who commits shirk. The plurals are “ مُشْرِکُوْنَ ” (mushrikoon) and “ ”مُشْرِکِيْنَ
(mushrikeen).
At the time Quran was being revealed, there was one group of people which was claiming to be obedient
to God’s revelation. These people were called the ones with the book. They are the Jews and Christians.
The other group was not obedient to any celestial law. They were followers of self-made customs and
traditions. According to their own concept, they were obedient to Allah but were as well obedient to other
Gods. These people were called mushrikeen, or those who think Allah’s divinity was also shared by other
forces. Since both of these groups were deniers of the Quran, they were called kafireen, or the deniers.
These terms do differentiate between them but the fact is that even those with the book were not really
obeying Allah’s laws, but were actually following man made laws. They followed the religion given to
them by their religious scholars. The laws of Allah in their real shape were no longer with them at all, and
whatever they had was also a formality. Their deeds or acts were dependent on the writ of the scholars.
As such, in deed they too were mushrikeen, as the Quran calls them in 2:135:
Deen of oneness is the right path, and the different sects are those small pathways which mislead man to
other directions and meet a dead end after going some way. That is why the Quran has called sectarianism
as shirk in 30:31-32, because in sects the last authorities are human beings and not Allah. In Deen, any
argument or the last word belongs to Allah’s laws only.
As such shirk not only means to worship idols and statues, it is also means to give man-made laws the
status of Allah’s law (and this is big shirk). In this way they divide God’s Deen into different sects.
The Quran says that those who do this call themselves Momin, but in fact are mushrik.
Just as Quran discusses one-ness or unity of Allah all through the book, it also discusses shirk and its
elements. The Quran’s basic teaching is to obliterate shirk and establish oneness.
لَا اِلٰہَ اِلَّا للهُ“ ” (la ilaha illal lah) is aimed towards this meaning. That is, denial or refusal to obey any law
except Allah’s law and to accept Allah’s law whole-heartedly and practically. Muslims and mushriks are
opposites of one another (3:63), and the believers on non-godly forces and the acceptors of devilish
authority are “ مُشْرِکِيْنَ ” (mushrikeen) (16:99-100).
A point should be clarified here. There will be several places in the Quran where waging war against the
mushrikeen is advocated. This does not mean that Muslims go to war against the world’s mushrikeen in
any case. At these places the mushrikeen at the time of revelation of the Quran are meant, that had created
conditions that led to battles. Thus war will be waged only against those who create that sort of
conditions. In other words, there will be no war against mushrikeen only because they are mushrikkeen.
War will be fought only with those who create war-like conditions. For this there are detailed orders in
the Quran.
But the position of the mushrikeen and the relationship with them which the Quran has determined will
remain the same always.
Whatever has come above means that:
- To think that anyone shares the forces and authority reserved for Allah alone, is shirk.
- To think that one is subservient or obedient to any force or human being except Allah, or is
bowed before is shirk.
- To accept the supremacy of anyone or anything except the Quran is shirk, and to follow any law
excepting this law is shirk.
- Deen formulates unity within the nation of believers of Allah. To be divided into sects is shirk.
- One God, one code of life given by Him, its followers is one nation, one system for this nation.
This is what oneness is. Anything besides it is shirk.LUQ
)
14 Mayıs 2020 Perşembe
Enam 16-17:
- O gün kim azaptan uzak tutulursa, kesinlikle Allah(cc) ona rahmetiyle merhamet etmiştir. İşte bu da apaçık kurtuluştur. Eğer Allah(cc) sana bir sıkıntı, zarar gelmesine izin verirse (يَمْسَسْكَ), onu O'ndan başka giderecek te yoktur. Eğer sana, herhangi bir şekilde bir hayır dokundurursa da, Allah(cc) herşeye kadirdir.
(
يَمْسَسْكَ -> m-s-s -> مَسٌّ “ ” (muss): to touch, or to reach something {T, R}.
Raghib says that “ مَسٌّ ” (muss) is of the same meaning as “ لَمْسٌ ” (lamas). The only difference is that “ ”لَمْسٌ (lamas) also means to search and grope although it is not necessary to find the thing that is being searched for against “ مَسٌّ ” (muss) which is used when that thing has also being comprehended.
The initial effect of a thing is also called “ مَسٌّ ” (muss).
وجَدَ فلاُن مسَ الحْمُیّٰ“ ” (wajad fulanun mussal humma): he felt the initial feeling of fever.
لَمْ يَجِدْ مَسًّا مِنَ الناَّصَبِ “ ” (lum yajid massan minan nasab): he did not feel any tiredness at all, or anything that befalls and any pain is called “ مَسٌّ ” (muss). Figuratively it also means craziness {T, R}.
الَتمََّاسُّ “ ” (at-tamaas): to mutually touch one another. Indirectly or as a passing reference it also refers to copulation {T, R} (58:3).
For copulation “ مَسٌّ ” (muss) and “ مَاسٌ ” (maas) are used as well {T, M}. For copulation “ ”تمََسُّوْہُنَّ (tamassuhun) has been used in (2:236).
Muheet says “ لَمْسٌ ” (lams) particularly means “to touch with hand” and “ لَمْسٌ ” (muss) is a common touch,
i.e. to touch with a hand as well as with any part of the body.
The Quran says:
56:79 except those who are pure in character and in thought
لَا يَمَﺴُّ ه اِلَّا الْمُط هَّ رُوْنَ
Here by touching the Quran does not mean only touching it but to be aware of its truths {T, M}. This meaning is also supported by Ruuh-ul-Mu’aani. Actually in order to grasp the message of the Quran, purity of the mind and heart are essential. A man who approaches it with pre-conceived non-Quranic thoughts, will never comprehend its real meaning. The heart or mind which is full of non-Quranic thoughts, beliefs, and ideas can never be illuminated with the light of the Quran. Only he who comes to
the Quran with an open mind when his mind is searching for the truth can benefit from it. Only the pure one can therefore touch or benefit from it. )
13 Mayıs 2020 Çarşamba
Enam 14-15:
- De ki:' Gökleri ve yeri yaratan, beslenmeyip besleyen Allah(cc)'tan başkasını mı ilah edineceğim? Ben Allah(cc)'a teslim olanların öncüsü olmakla emrolundum, Allah(cc)'tan başkasına ilahlık yakıştıranlar arasında bulunmakla değil! Evet, eğer, bu şekilde Rabbime isyan etseydim, o çetin Hesap gününde başıma geleceklerden korkardım'
Enam 11-13:
- De ki:' Dünyayı bir gezin/dolaşın! Bakın bakalım hakikatı yalanlayanların akibeti ne olmuş! Göklerde ve yerde olan her şey kimindir? Tabii ki, Allah(cc)'ın'. Allah(cc), rahmetiyle muamele etmeyi Kendisine ilke edinmiştir. Allah(cc), vukuunda asla şüphe olmayan Kıyamet günü hepinizi bir araya toplayacaktır, ama kendisine yazık edenler, inanmayı reddedenlerdir. Halbuki, gecede ve gündüzde barınan herşey Allah(cc)'ındır ve Allah(cc) her şeyi işitir ve bilir.
12 Mayıs 2020 Salı
11 Mayıs 2020 Pazartesi
Enam 7-8:
- Ama Biz sana, yazılı bir metin gönderseydik ve onlar da, elleriyle bu metne dokunmuş olsalar dı bile, o inkara şartlanmış olanlar, yine de:' Bu apaçık bir aldatmacadan başka bir şey değil!' derlerdi. Onlar , ayrıca, :' Neden, ona, alenen bir melek gönderilmiyor?' derler. Ama, bir melek gönderilmiş olsaydı, o zaman herşeyin hükmü çoktan verilmiş, iş işten geçmiş olurdu ve onlara (pişmanlık için) fırsat ta verilmezdi.
Enam 5-6:
- Hakikat kendilerine ulaştığında onu yalan saydılar, alay ettiler. Fakat, yakında alay edip durdukları bu gerçekler neymiş öğrenecekler. Kendilerinde önce gelip/geçmiş nice nesilleri helak ettiğimizi görmüyorlar mı?. Biz onlara, size vermediğimiz imkanları vermiş, gökten bol bol yağmur indirmiş, ayaklarının altından ırmaklar akıtmıştık. Ama gün geldi, yapıp/ettiklerinden dolayı onları helak ettik ve arkalarından onların yerini alacak yeni nesiller yarattık.
10 Mayıs 2020 Pazar
Enam 1-4:
- Bütün hamd, gökleri ve yeri yaratan ve ,karanlığı ve aydınlığı var eden Allah(cc)'a mahsusdur. Buna rağmen, ısrarla inkar edenler başka güçleri Rableri ile eş tutarlar. O sizi bir tür çamurdan yaratan, sonra size, sadece kendi katında bilinen bir ecel, bir ömür süresi verendir. Bir de kalkmış şüphe ediyorsunuz. Oysa ki, yerlerde de , göklerde de gerçek ilah Allah(cc)'tır. O sizin gizlinizi de, açığa vurduğunuzu da, hayır ve şer namına ne yapıp kazandığınızı(تَكْسِبُونَ) da bilir.
Buna rağmen, ne zaman Rablerinin ayetlerinden bir ayet, bir delil gelse, hemen hiç düşünmeden ondan yüz çevirirler.
(
“كَسَبَ” (kasb): basically means “to collect”. Later it started to also mean “to earn”, as well as “to acquire something” {T}.
Here “َبَسَک” (kasab) means “to create”. This verse verbally means “he who gathered unevenness for himself”.
Ordinarily it is taken to mean that the benefits of good deeds are for him who has done them, a nd the harm done by bad deeds is for him who has done them. But good deeds have been called “َبَسَک” (kasab) and bad deeds “َبَسَتْکِا” (iktasab). Raghib says that “ٌبْسَک” (kasab) means to do something that is done for one’s own benefit as well as for the benefit of others, and “َبَسَتْکِا” (iktisaab) means work which is undertaken only for the benefit of one’s ownself. According to Raghib, verse (2:286) would mean that beneficial work is only that which is done for the good of self as well as for the benefit of others. But deeds in which only self-interests are intended do not develop one’s personality.
)
9 Mayıs 2020 Cumartesi
Enam 1:
(Diyanet çevirisi:)
(Diyanet çevirisi:)
- 1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. (Bunca âyet ve delillerden) sonra kâfir olanlar (hâla putları) Rab'leri ile denk tutuyorlar
2. Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur. Bir de O'nun katında muayyen bir ecel (kıyamet günü) vardır. Siz hâla şüphe ediyorsunuz.
3. O, göklerde ve yerde tek Allah'tır. Gizlinizi, açığınızı bilir. (Hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir.
4. Rablerinin âyetlerinden onlara (kâfirlere) bir âyet gelmeyedursun, o âyetlerden ille de yüz çevirirler.
5. Gerçekten onlar, kendilerine Hak geldiğinde onu yalanlamışlardı. Fakat yakında onlara alay ettikleri şeyin haberleri gelecektir.
6. Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.
7. Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik de onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de inkâr ediciler: Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir, derlerdi.
8. Muhammed'e (görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya! dediler. Eğer biz öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırılmazdı
9. Eğer peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu insan sûretine sokar onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük.
10. Senden önceki peygamberlerle de alay edilmiş, bu yüzden onlarla alay edenleri alay ettikleri şey (azap) kuşatıvermişti.
11. De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra (peygamberleri) yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın!
12. (Onlara) Göklerde ve yerde olanlar kimindir? diye sor. "Allah'ındır" de. O, merhamet etmeyi kendi zatına farz kıldı. Sizi, varlığında şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Kendilerini ziyana sokanlar var ya işte onlar inanmazlar.
13. Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O her şeyi işitendir, bilendir.
14. De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı dost edineceğim! De ki: Bana müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma! (denildi).
15. De ki: Ben, Rabbim'e isyan edersem gerçekten büyük bir günün (kıyametin) azabından korkarım.
16. O gün kim azaptan kurtarılırsa, gerçekten Allah onu esirgemiştir. İşte apaçık kurtuluş budur.
17. Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da geri alacak yoktur). Şüphesiz O herşeye kadirdir.
18. O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır.
19. De ki: Hangi şey şahadetçe en büyüktür? De ki: (Hak peygamber olduğuma dair) benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur'an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu. Yoksa siz, Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? De ki: "Ben buna şahitlik etmem." "O ancak bir tek Allah'tır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım" de.
20. Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Resûlullah'ı) kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyan edenler var ya, işte onlar inanmazlar.
21. Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir! Şüphe yok ki, zalimler kurtuluşa ermezler!
22. Unutma o günü ki- onları hep birden toplayacağız; sonra da, Allah'a ortak koşanlara: Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz.
23. Sonra onların mazeretleri, "Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık!" demekten başka bir şey olmadı.
24. Gör ki, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler ve (tanrı diye) uydurdukları şeyler kendilerinden nasıl kaybolup gitti!
25. Onlardan seni (okuduğun Kur'an'ı) dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: "Bu Kur'an eskilerin masallarından başka bir şey değildir" diyerek seninle tartışırlar.
26. Onlar, hem insanları Peygamber'e yaklaşmaktan vazgeçirmeye çalışırlar, hem de kendileri ondan uzaklaşırlar. Oysa onlar farkında olmadan ancak kendilerini helak ederler.
27. Onların ateşin karşısında durdurulup "Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!" dediklerini bir görsen !..
28. Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü. Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar.
29. Onlar, hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir; biz, bir daha da diriltilecek değiliz, demişlerdi.
30. Rablerinin huzuruna getirildikleri zaman sen onları bir görsen! Allah: Bu (yeniden dirilme olayı), hak değil miymiş? diyecek. Onlar da "Rabbimize andolsun ki evet!" diyecekler. Allah da, Öyle ise inkâr ettiğinizden dolayı azabı tadın! diyecek.
31. Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramıştır. Nihayet onlara Kıyamet vakti ansızın gelip çatınca, onlar, günahlarını sırtlarına yüklenerek diyecekler ki: "Dünyada iyi amelleri terketmemizden dolayı vah bize!" Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!
32. Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?
33. Onların söylediklerinin hakikaten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.
34. Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar, yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler, sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah'ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur. Muhakkak ki peygamberlerin haberlerinden bazısı sana da geldi.
35. Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise, yapabilirsen yerin içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi, o halde sakın cahillerden olma!
36. Ancak (samimiyetle) dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek, sonra da O'na döndürülecekler.
37. O'na Rabbinden bir mucize indirilseydi ya! dediler. De ki: Şüphesiz Allah mucize indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler.
38. Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler.
39. Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola iletir.
40. De ki: Ne dersiniz; size Allah'ın azabı gelse veya o kıyamet gelip çatıverse size, Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım)!
41. Bilâkis yalnız Allah'a yalvarırsınız. O da (kaldırılması için) kendisine yalvardığınız belâyı dilerse kaldırır; ve siz ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz.
42. Andolsun ki, senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından boyun eğsinler diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık.
43. Hiç olmazsa, onlara bu şekilde azabımız geldiği zaman boyun eğselerdi! Fakat kalpleri iyice katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını câzip gösterdi.
44. Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, (indirmiş olduğumuz sıkıntı ve musibetleri kaldırıp) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire onlar bütün ümitlerini yitirdiler.
45. Böylece zulmeden toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. (Allah'ın verdiği nimete şükredecekleri yerde nankörlük ettiler, böylece kendilerine zulmettiler. Yüce Allah da yeryüzünü onların zulüm ve küfürlerinden temizlemek için onları helâk etti.)
46. De ki: Ne dersiniz; eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse bunları size Allah'tan başka hangi tanrı geri verebilir! Bak, delilleri nasıl açıklıyoruz. Onlar hâla yüz çeviriyorlar!
47. De ki: Söyler misiniz; size Allah'ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zalim toplumdan başkası mı helâk olur?
48. Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar üzüntü de çekmeyecekler.
49. Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, yoldan çıkmalarından dolayı onlar azap çekeceklerdir.
50. De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?
51. Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur'an ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost, ne de bir aracı vardır; belki sakınırlar.
52. Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! Onların hesabından sana bir sorumluluk; senin hesabından da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur ki onları kovup ta zalimlerden olasın!
53. "Aramızdan Allah'ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mı!" demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?
54. Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selâm size! Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yazdı. Gerçek şu ki: Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah ederse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
55. Böylece suçluların yolu belli olsun diye âyetleri iyice açıklıyoruz.
56. De ki: Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi. De ki: Ben sizin arzularınıza uymam, aksi halde sapıtırım da hidayete erenlerden olmam.
57. De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah'ındır. O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.
58. De ki : Acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş bitirilmişti. Allah zalimleri daha iyi bilir.
59. Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.
60. Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), gündüzün de ne işlediğinizi bilen; sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye gündüzün sizi dirilten (uyandıran) O'dur. Sonra dönüşünüz yine O'nadır. Sonunda O, yaptıklarınızı size haber verecektir.
61. O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler.
62. Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Bilesiniz ki hüküm yalnız O'nundur ve O hesap görenlerin en çabuğudur.
63. De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) sizi kim kurtarır ki? (O zaman) O'na gizli gizli yalvararak "Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız" diye dua edersiniz.
64. De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız.
65. De ki: "Allah'ın size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeğe ya da birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yeter." Bak, anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz!
66. Kur'an hak olduğu halde kavmin onu yalanladı. De ki: Ben size vekil (kefil) değilim.
67. Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında siz de gerçeği bileceksiniz.
68. Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma.
69. Takvâ sahiplerine, inanmayanların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat belki korunurlar diye hatırlatmak gerekir.
70. Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felâkete dûçar olmaması için Kur'an ile nasihat et. O nefis için Allah'tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçı. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.
71. De ki: Allah'ı bırakıp da bize fayda veya zarar veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise: "Bize gel! " diye doğru yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi gerisin geri (inkârcılığa) mı döndürüleceğiz? De ki: Allah'ın hidayeti doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredilmiştir.
72. "Namazı dosdoğru kılın ve Allah'tan korkun" (diye de emredildik). O, huzuruna varıp toplanacağınız Allah'tır.
73. O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır. "Ol!" dediği gün herşey oluverir. O'nun sözü gerçektir. Sûr'a üflendiği gün de hükümranlık O'nundur. Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.
74. İbrahim, babası Âzer'e: Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum, demişti.
75. Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.
76. Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem, dedi.
77. Ay'ı doğarken görünce, Rabbim budur, dedi. O da batınca, Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum, dedi.
78. Güneşi doğarken görünce de, Rabbim budur, zira bu daha büyük, dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.
79. Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.
80. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbim'in bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Hâla ibret almıyor musunuz?
81. Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki guruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?"
82. İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.
83. İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyle bilendir.
84. Biz O'na İshak ve (İshak'ın oğlu) Yakub'u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh'u ve O'nun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u doğru yola iletmiştik; Biz iyi davrananları işte böyle mükâfatlandırırız.
85. Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas'ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi.
86. İsmail, Elyesa', Yunus ve Lût'u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.
87. Onların babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarına da (üstün meziyetler verdik). Onları seçkin kıldık ve doğru yola ilettik.
88. İşte bu, Allah'ın hidayetidir, kullarından dilediğini ona iletir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi.
89. İşte onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer onlar (kâfirler) bunları inkâr ederse şüphesiz yerlerine bunları inkâr etmeyecek bir toplum getiririz.
90. İşte o peygamberler Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna (peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur'an) âlemler için ancak bir öğüttür.
91. (Yahudiler) Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü "Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi" dediler. De ki: Öyle ise Musa'nın insanlara bir nûr ve hidayet olarak getirdiği Kitab'ı kim indirdi? Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de atalarınızın da bilemediği şeyler (Kur'an'da) size öğretilmiştir. (Resûlüm) sen "Allah" de, sonra onlan bırak, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar!
92. Bu (Kur'an), Ümmü'l-kurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır. Âhirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla kılmaya devam ederler.
93. Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken "Bana da vahyolundu" diyenden ve "Ben de Allah'ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim" diyenden daha zalim kim vardır! O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: "Haydi canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!" derken onların halini bir görsen!
94. Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.
95. Şüphesiz Allah, tohumu ve çekirdeği çatlatandır, ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur. O halde (haktan) nasıl dönersiniz!
96. O, sabahı aydınlatandır. O, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı (vakitlerin tayini için) birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, azîz olan (ve her şeyi) pek iyi bilen Allah'ın takdiridir.
97. O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş geniş açıkladık.
98. O, sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yaratandır. (Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır. Anlayan bir toplum için âyetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık.
99. O, gökten su indirendir. İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de kendisinde üstüste binmiş taneler bitireceğimiz bir yeşillik; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar; üzüm bağları; bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır.
100. Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa ki onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ! O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.
101. O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O'nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O'dur.
102. İşte Rabbiniz Allah O'dur. O'ndan başka tanrı yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O'na kulluk edin, O her şeye vekildir (güvenilip dayanılacak tek varlık O'dur).
103. Gözler O'nu göremez; halbuki O, gözleri görür. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır.
104. (Doğrusu) size Rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim.
105. Böylece biz âyetleri geniş geniş açıklıyoruz ki, "Sen ders almışsın" desinler de biz de anlayan toplum için Kur'an'ı iyice açıklayalım.
106. Rabbinden sana vahyolunana uy. O'ndan başka tanrı yoktur. Müşriklerden yüz çevir.
107. Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onların vekili de değilsn.
108. Allah'tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek Allah'a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini câzip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.
109. Kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair kuvvetli bir şekilde Allah'a andiçtiler. De ki: Mucizeler ancak Allah katındandır. Ama mucize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?
110. Yine O'na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz. Ve onları şaşkın olarak azgınlıkları içerisinde bırakırız.
111. Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler.
112. Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.
113. Ahirete inanmayanların kalpleri ona (yaldızlı söze) kansın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçu işlemeye devam etsinler diye (böyle yaparlar).
114. (De ki): Allah'dan başka bir hakem mi arayacağım? Halbuki size Kitab'ı açık olarak indiren O'dur. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur'an'ın gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma!
115. Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir.
116. Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.
117. Muhakkak ki senin Rabbin, evet O, kendi yolundan sapanı en iyi bilendir. O, doğru yolda gidenleri de iyi bilendir.
118. Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılarak kesilenlerden yeyin.
119. Üzerine Allah'ın adı anılıp kesilenden yememenize sebep ne? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kaldığınız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu bir çokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir.
120. Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir.
121. Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.
122. Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu! İşte kâfirlere yaptıkları böyle süslü gösterilmiştir.
123. Böylece biz, her kasabada, oralarda bozgunculuk yapmaları için, günahkârlarını liderler yaptık. Onlar yalnız kendilerini aldatırlar, ama farkında olmazlar.
124. Onlara bir âyet geldiğinde, Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler. Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.
125. Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir.
126. Bu (din), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz, öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık.
127. Rableri katında onlara esenlik yurdu (cennet) vardır.Ve yapmakta oldukları (güzel) işler sebebiyle Allah onların dostudur.
128. Allah, onların hepsini bir araya topladığı gün, "Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız" der. Onların, insanlardan olan dostları ise: "Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık" derler. Allah da buyurur ki: Allah'ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.
129. İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız.
130. Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi! Derler ki: "Kendi aleyhimize şahitlik ederiz." Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.
131. Gerçek şu ki: Halkı habersizken, Rabbin haksızlık ile ülkeleri helâk edici değildir.
132. Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.
133. Rabbin zengindir, rahmet sahibidir. Dilerse sizi yok eder ve sizi başka bir kavmin zürriyetinden yarattığı gibi sizden sonra yerinize dilediği bir kavmi yaratır.
134. Size vadedilen mutlaka gelecektir; siz bunu önleyemezsiniz.
135. De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Yurdun (dünyanın) sonunun kimin lehine olduğunu yakında bileceksiniz. Gerçek şu ki, zalimler iflah olmazlar.
136. Allah'ın yarattığı ekinlerle hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlarımıza) dediler. Ortakları için ayrılan Allah'a ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor! Ne kötü hüküm veriyorlar?
137. Bunun gibi ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını (kızlarını) öldürmeyi hoş gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Öyle ise onları uydurdukları ile başbaşa bırak!
138. Onlar saçma düşüncelerine göre dediler ki: "Bu (tanrılar için ayrılan) hayvanlarla ekinler haramdır. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar da binilmesi yasaklanmış hayvanlardır." Birtakım hayvanlar da vardır ki, (Allah böyle emrediyor diye) O'na iftira ederek üzerlerine Allah'ın adını anmazlar. Yapmakta oldukları iftiraları yüzünden Allah onları cezalandıracaktır.
139. Dediler ki: "Şu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise haram kılınmıştır. Şayet (yavru) ölü doğarsa, o zaman (kadın erkek) hepsi onda ortaktır." Allah bu değerlendirmelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz ki O hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.
140. Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.
141. Çardaklı ve çardaksız (üzüm) bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narları yaratan O'dur. Herbiri meyve verdiği zaman meyvesinden yeyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.
142. Hayvanlardan yük taşıyanı ve tüyünden döşek yapılanları yaratan O'dur. Allah'ın size verdiği rızıktan yeyin, şeytanın ardına düşmeyin; şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.
143. (Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki... De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana ilimle söyleyin.
144. Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattı.) De ki: O bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kıldı? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyet ettiğine şahit mi oldunuz? Bilgisizce insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan kim daha zalimdir! Şüphesiz Allah o zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
145. De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.
146. Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere sığır ve koyunun iç yağlarını da onlara haram kıldık. Bu, zulümleri yüzünden onlara verdiğimiz cezâdır. Biz elbette doğru söyleyeniz.
147. Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir. Bununla beraber O'nun azabı, suçlular topluluğundan uzaklaştırılamaz.
148. Putperestler diyecekler ki: "Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de aynı şekilde (peygamberleri) yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.
149. De ki: Kesin delil, ancak Allah'ındır. Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi.
150. De ki: Allah şunu yasak etti, diye şehadet edecek şahitlerinizi getirin! Eğer onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla beraber şahitlik etme; âyetlerimizi yalanlayanların ve ahiret gününe inanmayanların arzularına uyma. Onlar, Rablerine eş tutuyorlar.
151. De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız.
152. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti.
153. Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.
154. Sonra iyilik edenlere nimetimizi tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayete erdirmek ve rahmet etmek maksadıyla Musa'ya da Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik. Umulur ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına iman ederler.
155. İşte bu (Kur'an), bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun ve Allah'tan korkun ki size merhamet edilsin.
156. "Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (hıristiyanlara ve yahudilere) indirildi, biz ise onların okumasından gerçekten habersizdik" demeyesiniz diye;
157. Yahut "Bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk" demeyesiniz diye (Kur'an'ı indirdik). İşte size de Rabbinizden açık bir delil, hidayet ve rahmet geldi. Kim, Allah'ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalimdir! Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.
158. Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!
159. Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.
160. Kim (Allah huzuruna) iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.
161. De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi.
162. De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.
163. O'nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim.
164. De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan başka Rab mı arayacağım? Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. Ve O, uyuşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.
165. Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir.
8 Mayıs 2020 Cuma
--------------------------
Sonuç
Hicr süresi:
Sonuç
Hicr süresi:
- Evet, inadla inkarda direnenler, Allah(cc)'ın ne mesajına ne de mucizelerine inanırlar, isterse gökten bir kapı açılıp onlar da yukarı çıksınlar. Halbuki, etraflarında o kadar çok mucize vardır ki!. Ama gün gelecek, dünyada biriktirmek için canla başla çalıştıkları her şeyi bırakıp Allah(cc)'ın huzuruna çıkacaklar. Temelde bu inkarcılığın sebebi, kibir hastalığıdır. Her nasıl iblis Allah(cc)'ın buyruğuna karşı gelip kibirlendi ise, onun dünyadaki takipçileri ve yardımcıları da, kibir ve hased hastalığı ile hakikatten yüz çeviriyorlar. Bu tiplerin topunun varacağı yer cehennemdir. Fakat, Allah(cc)'a karşı sorumluluk bilinci ile davrananlar ise sonunda Allah(cc)'ın rızasına ulaşacaklardır. Başkalarının hak ve hukukunu gözetmeyen, onların hak ve hukukunu gasp eden mucrimleri Allah(cc) gerçek inananlardan ayıracak ve ona göre onlara muamele edecektir. Gerçek inananlara düşen görev, her durumda hakkı savunmak ve ölüm gelip çatasıya kadar, katıksız / şartsız Allah(cc)'a kulluk ta ısrarla devam etmektir. Gerisine Allah(cc) gerekeni yapacaktır.
7 Mayıs 2020 Perşembe
Hicr 97-99:
- Onların söylediklerinden dolayı içinizin daraldığını biliyoruz. Siz, yine de hamd ile Allah(cc)'ın adıyla davranmaya ve O'nu, en yüceler yücesi olarak, anmaya devam edin ve (O'nun huzurunda) secde ile daima kulluğunu ortaya koyanlardan olun.
Ve ölüm gelip size çatıncaya kadar, Rabbinize ibadet ve kullukta devam edin.
(Bu son ayetler, her ne kadar, tekil olarak geçseler de, sanırım Kuran'ı kendine muhatap olarak alan her zamanın gerçek inananlarına toplu olarak yapılan bir nasihat gibi görünüyor. Evet, son ayet herşeyi özetliyor aslında. Bir soluklanma süresi kadarlık kaldığımız bu dünyada, asıl durağımıza devam edesiye kadar yapılacak en asıl iş; her zaman hamd ile şükredip, kulluğa devam etmek.)
6 Mayıs 2020 Çarşamba
5 Mayıs 2020 Salı
Hicr 90-91:
- (Bu ilahi kelamı Biz indirdik size) tıpkı onu (sonradan) bölüp parçalayanlara indirdiğimiz gibi. İşte onlar, Kuran'ı da tutarsız, birbirinden kopuk sözler bütünü olarak göstermek istiyorlar.
(Bu iki ayetin anlamı konusunda farklı yorumlar vardır, fakat, konunun akışı itibarı ile en akla yakını bu gibi görünüyor.)
Hicr 88-89:
- Bir takım insanlara dünya zevk ve geçimliliği adına verdiğimiz şeylere elbette göz dikecek değilsiniz. (onların tebliğinize karşı takınacakları tutum için) tasalanmayın ve müminlere kol kanat gerip onları koruyup kollayın. Ve de ki:'Şüphesiz ki Ben, sizleri bekleyen bir felakete karşı, sizleri açık olarak uyarıyorum'.
(Peygamber efendimiz(sav)'e yapılmış gibi olsa da, genelde tüm muhataplara bir hatırlatmadır. İnanmayanların dünyalık bir takım imkanlara daha fazla sahip olmaları, inananlar da soru işaretleri uyandırmamalı, onlar kendi vazifelerine bakmaları gerektiğini unutmamalıdırlar.)
4 Mayıs 2020 Pazartesi
Hicr 85-87:
- Unutmayın ki, Biz gökleri ve yeri ve arasındaki varlıkları, elbette boşuna değil, gerçek bir gaye ve hikmetle yarattık. Hiç şüphe yok ki , o kıyamet saati gelip çatacaktır. O halde (insanların kusurlarını) hoşgörü ile karşıla. Çünkü, senin Rabbin her şeyi mükemmel yaratan ve herşeyi hakkıyla bilendir. Ve gerçek şu ki, Biz sana sıkı sık tekrarlanan o yedili sure(سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي) ile Kuranı verdik.
( سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي teriminin Fatiha suresini ifade ettiği genel görüştür. Fatiha suresinin, insan ile Allah(cc) arasındaki, iki maddelik, bir bakıma sözleşme olması itibari ile, önemi gerçekten farklıdır sanırım. Her okuduğumuzda (Amin diyerek) altına imza atışımız da ondan.)
3 Mayıs 2020 Pazar
Hicr 80-84:
- Hicr halkı da, kendilerine gönderilen elçileri yalanlamışlardı. Zira, onlara da ayetlerimizi iletmiştik, fakat onlar ısrarla yüz çevirdiler. Güya, dağları oyarak kendilerine güvenli evler yapıyorlardı. Bir sabah, o korkunç çığlık onları yakalayıverdi. Elde ettikleri onca kazanç ve imkanlar, kendilerine hiç bir fayda vermedi.
2 Mayıs 2020 Cumartesi
Hicr 71-77:
- Lut(as):' Eğer mutlaka bir şey yapmak istiyorsanız (meşru tatmin için), işte kızlar(ımız)'. dedi.
Hayatın hakkı için, kendilerini kaybetmiş bir halde sürüklenip gidiyorlardı.
Nihayet güneş doğarken o korkunç çığlık kendilerini yakalayıverdi. Bir anda şehirlerinin üstünü altına getirdik. Halkın üzerine pişmiş kızgın çamurdan taş yağdırdık. Hiç şüphesiz bunda, hadiselerin anlamını bilenler için nice alınacak dersler vardır. Helak edilmiş o memleketin harabeleri hala uğrak bir yol üzerinde görülebilmektedir. Bunda gerçek inananlar için de çok alınacak dersler vardır.
(Evet, bu kıssadaki belki en önemli ders; bir toplum kendisine hakikatı haykıranlara sırt döner, bir de onlara --siz çok doğrucu kesildiniz başımıza, bak sizi burdan sürer atarız, size mi kaldı doğrucu olmak!-- demeye başlarsa, ve diyenlere de gerisi, şu veya bu sebeple ses çıkarmaz bir de destek olursa, onlar hakkında artık geri çevrilmeyecek hüküm helaktır. Bir toplumda muhakkak,adeta bir maya gibi, o toplumu her zaman ıslaha yönelmiş birileri olmalı, yoksa bu kişileri de toplum dışlar, onları atarsa, sonuç kaçınılmaz şekilde bu olmaktadır. Lut(as) kavminde de, asıl sorun eşcinsellik değildi belki de, her çağda zaten bunlar vardır ve var oluyorlar! Fakat, toplum kendilerine hakikatı haykıranları dışlayıp tecrit ediyor, bu sayede hem olası ıslah olacaklar olamıyor hem de o toplumun düzelme şansı ortadan kalkıyor. Geriye nasıl bir sürü kalır ki? Helak olan toplumların temel ortak paydası hep bu olmuştur. Kimsinde eşcinsellik, kimisinde hırsızlık,kimisinde zulum ön plana çıksa da, toplum hakikatı haykıranlara sırt dönmüş ve onları dışlamıştır. )
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)