13 Ekim 2020 Salı

 Zümer 60:

  •  Allah(cc) hakkında yalan ve batıl şeyler uyduranların Kıyamet günü yüzleri (keder ve zilletten) kapkara kesilecektir. Büyüklük taslayıp ta, iman etmeye yanaşmayanlara cehennemde yer mi yok!.

 Zümer 59:

  •  (O zaman Allah(cc) şöyle buyuracak):' İyi de, ayetlerim sana ulaştı, fakat sen onları yalanladın, onları kabul etmeyi kibrine yediremedin ve hakikatı inkar edenlerden oldun'.
    (
    Evet, Allah(cc)'ın ayetleri herkese bir şekilde ulaşıyor, ya elçileri veya onların yolunda gidenlerce anlatılıyor veya hatırlatılıyor. Fakat, bir takım insanlar , kendi çıkarları daha baskın çıkarak,  kibir hastalığına kapılıp, kabul etmiyor; --eskilerin masalları-- diyor, ve inanmamakta ısrar ediyor. Daha da ileri gidenler, Allah(cc)'ın mesajını hatırlatan, anlatanları göz önünden kaldırmak için onlara zulmediyor, yok etmeye çalışıyor. Eeee, bu tiplere söylenecek tek şey kalıyor; Yüce Rabbimin bir sonraki ayette buyurduğu gibi; Cehennemde yer mi yok!.
    )

12 Ekim 2020 Pazartesi

 Zümer 54-58:

  • Şimdi , azap gelip sizi bulmazdan önce Rabbinize yönelin ve O'na teslim olun. Sonra size kimse yardım edemez.
    Azap başınıza ansızın ve siz farkında değilken gelmeden önce, Rabbinizden size indirilen (Kuran'a) en uygun ve tutarlı bir şekilde(أَحْسَنَ) uyun ki, hiç kimse :' Allah(cc)'a karşı umursamaz davrandığım ve hakikati küçümseyenlerden olduğum için yazıklar olsun bana!' demek zorunda kalmasın.
    Yahut :' Allah(cc) beni doğru yola iletseydi, ben de Allah(cc)'a karşı sorumluluk bilinci ile davrananlardan(الْمُتَّقِينَ) olurdum' diyerek (boş bir mazaret ileri sürme zorunda kalmasın).
    Yahut, azabı gördüğünde :' Keşke bana bir defa daha şans verilse de, yerinde ve tutarlı davranış sergileyenlerden(الْمُحْسِنِينَ) olsam' diyerek (boş bir temenniyi seslendirme zorunda kalmasın)
    (
     Son iki âyet, imanla ilgili olarak üç temel düs-tur ortaya koymaktadır:•   Prensip olarak, Cenab–ı Allah, dilediğini affe-debilir, fakat uygulama olarak O, affını tev-beye ve hâlin ıslahına bağlamıştır.
     - Ebedî   kurtuluş  için  iman  ve  teslimiyet  za-ruridir.  Mü’min  olmakla  Müslüman  olmak  arasında  fark  vardır.  Müslüman  olmanın  ise  iki  boyutu  söz  konusudur.  İlk  olarak,  eğer bir  insan  iman  esaslarına  gönülden  inanır  ve  İslâm’ın hükümlerini yerine getirirse, o müs-lümandır. Böyle biri, aynı zamanda mü’min-dir  de. 
     - İkinci  olarak,  eğer  bir  insan,  kalben  inanmasa bile, iman ikrarında bulunur, inkâr ifade eden bir ikrarına rastlanmaz, hiç olmaz-sa Cuma namazını kılar, üzerine düşen zekâtıverir  ve  Müslümanların  kestiğinden  yerse,  o  insan  da  hukuken  müslümandır,  Müslüman  muamelesi görür, fakat kalben, yani aslen kâ-firdir.  Böylelerine  “münafık”  denir.  Eğer  bir  insan  iman  esaslarına  gönülden  inanıyorsa, bu  insan  mü’mindir  ve  kendisinden  İslâm’ın hükümlerini  yerine  getirmesi  beklenir.  İman ikrarında bulunan ve küfrü gerektirici bir söz ve davranışına rastlanmayan her insan, kalben mü’min olsun veya olmasın, dünyada mü’min kabul edilir ve mü’min muamelesi görür.
     - 54’üncü  âyette  ifade  buyrulan  azaptan  kasıt Âhiret azabı olabileceği gibi, artık iman etme-nin  kabulüne  mani  azap  (Mü’min  Sûresi/40:  85)  veya  her  ikisi  de  olabilir.  Ölümün  geri  dönülmezliğini gösteren kesin alâmetler belir-diğinde ve kişi bunun farkına vardığında şirk ve küfürden yapılan tevbe, yani iman makbul olmadığı gibi, Cenab–ı Allah’ın pek çok ikaz-lardan sonra önceki bazı toplulukların başında patlayan türdeki ceza veya azapları geldiğinde yapılan iman ikrarı da makbul değildir.AÜ

    Evet, nihayetinde, eğer insan Allah(cc)'a yönelmez ve O'na teslim olmassa, her ne kadar Allah(cc)'ın rahmeti ve merhameti sonsuz ise de, kendisini kurtaramaz. Asıl olan, insanın Allah(cc)'a karşı sorumluluk bilinci ile davranması ve yerinde ve tutarlı davranışlar sergileyerek kendisini düzelttiğini kanıtlaması gerekir. Ki , bu vesileyle,  Yüce Rabbim, onun kötü işlerini görmezden gelsin ve yaptığı işlerin en güzeli ile de onu ödüllendirsin. Kuru bir tevbenin pek bir faydası yoktur, asıl olan, ıslah ve düzeltmedir.
    )

11 Ekim 2020 Pazar

 Zümer 53:

  • De ki:'(Allah(cc) şöyle buyuruyor) Ey haddi aşarak kendilerine yazık eden kullarım! Allah(cc)'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz! Allah(cc) işledikleri kötülüklerin sonuçlarından(الذُّنُوبَ) onları koruyabilir(يَغْفِرُ). Yanlız O, çok bağışlayıcı ve büyük bir rahmet kaynağıdır'.
    (

    نَّ ب“ ” (adh-dhanab): tail.
    ذَنَبَہٗ “ ” (dhanbahu): he tailed him (followed his tail).
    مُسْتَذْنِبٌ “ ” (mustadhnib): a man who follows right behind a camel.
    الَذنِّاَ ب“ ” (adh-dhinaab): the back part of anything.
    ذَنَبَۃُ الْوَادِیْ “ ” (dhanbatul wadi): the last part of the valley.
    الذُّنَابَۃ “ ” (adh-dhunabah): one who follows behind.
    Raghib says that “ الذَّنْبُ ” (adh-dhunb) basically means the back part of anything or the tail. Hence, it means every deed which has a bad ending. The result of any deed is Therefore, called “ ذَنْبٌ ” (dhanb) because it follows the act {M}. This word is also used to mean sin and crime.



    Muheet with reference to the Keys has said that “ غَفْرٌ ” (ghaf’r) means to cover somebody in such a wear
    that protects him from garbage or unclean things etc. {M}. As such there are elements of safekeeping and hiding in this word.
    غَفْرٌ “ ” (ghaf’r): to hide behind a cover.
    غَف رَ الْمَتَاعَ فِی الْوِعَاءِ “ ” (ghafaral mata’aa fil wi’aa’ee): to hide goods in some utensil {T}, and in this way keep it safe.
    اَ لمغِفْرَُ “ ” (al-mighfaru) and “ اَلْغِفَارَة ” (al-ghifaratu): armor built from iron rings that is worn underneath the main armor and which covers the shoulders and neck so that the wearer can be kept safe from any attack
    of a sword or a spear, etc.
    اَلْغِفَارَة “ ” (al-ghifaratu): a band alike wear which women use on their heads so that their head wear is kept
    safe from the oil in their hair. Then they also wear a cloth sheet over it.
    اَلْجَمَّاءُ الْغَفِيْرُ “ ” (al-hamma’ol ghafitu): the hood that covers the entire head and thus keeps it safe {T}.
    اَلغْفَرُْ “ ” (al-ghafru) and “ اَلْغُفْرَانُ ” (al-ghufraan) also mean the same thing {F}.
    So this makes the meaning of “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) clear i.e. protection. When a nation adopts the wrong path then the effects of this wrong path start appearing gradually. But if a nation progresses so far down the wrong road that it is put into annihilation, and repents and adopts the right path, then it undergoes a double effect. One effect is that it is protected from annihilation and the good effects of the right path start appearing on the horizon. In order to make these good results permanent the issue of protection is also quite necessary. This is like first adopting preventive techniques and then undertaking curative procedures. In the same way it is necessary for a healthy man to continue to take a regular diet of healthy food which can contribute to his development.
    1) If a nation working on the wrong path at some stage wants to reform and turns for guidance and solace under the laws of Allah then such energy begins to form within itself which protects it from the former
    wrong path. This is its “ مَغْفِرَة ” (maghfirat).
    The process of reforming ones wrongs is called “ تَوْبَۃ ” (taubah). See heading (T-W-B).
    2) A nation that follows the laws of Allah is protected from the machinations of the destructive forces which continue to plan the nation’s destruction. This is their “ مَغْفِرَة ” (maghfirat).
    3) To create such forces within self that will protect from the effects of destructive elements by following the laws of Allah and collectively continue to provide the means of protection for a nation is to ask for
    Allah’s protection or “ مَغْفِرَة ” (maghfirat).
    As such the author of Muheet says that “ اِسْتِغْفَارٌ ” (al-istighfaar) means to strive for reform through words and deed or to ask for Allah’s protection. “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) means to save a man from the punishment
    that he has rendered himself prone to by following a wrong path
    {M}.
    Taj-ul-Uroos says “ غَف رَ الْاَمْ رَ بِغُفْرَتِہٖ ” (ghafaral amra bighuf’ratihi) means “he straightened the matter in such a way as was required to put it right” {T}.
    We generally believe that “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) means for Allah to forgive the sins of a person. The concept of blessed forgiveness is against the concept of the Quran. With reference to the law of requital every deed has a consequence. Wrong deeds produce wrong results and good deeds produce positive results.
    The act of blessing forgiveness for a wrong deed which is going have a wrong result is a meaningless  thing. This concept is the product of the monarchy/dictatorships where the king/rules used to forgive the crime or faults of his subjects according to his will.
    The Quranic reward for good deeds is the environment of jannat. This can only be achieved through good deeds and not through some benevolence. The Quran says that good deeds create a force within a person that protects him from evil forces. This is the Quranic meaning of “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) of Allah.
    We see that a weakened man is quickly attacked by some disease than others. This means that this man’s protective or defensive forces have become weak hence he cannot fight the germs successfully. The only cure is that this man develops enough strength to fight the germs and defeat them. The creation of such protective forces within oneself is called “ اِسْتغَْفاَرٌ ” (istighfaar). Obviously this strength cannot be obtained
    simply by repeating words like “َ اَستْغَفْرُِ لله ” (astaghfirullah) over and over again over some bead string.
    This can be obtained only through deeds that can develop the growth of a person.
    Allah is Merciful i.e. by following His laws this sort of energy can be created and it is incumbent upon
    the momins that they continue to do this “ اِسْتَغْفَارٌ ” (istighfaar), i.e. do good deeds that create this
    protective force within themselves.
    As such the Quran says “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) in (2:221) and “ غُفْرَانٌ ” (ghufraan) in (2:285). These words
    mean protection and sanctuary.
    غَافرٌِ “ ” (ghaafir) in ( غَفُوْرٌ “ ,( 7:155 ” (ghafoor) in (7:153) and “ غَفَّارٌ ” (ghaffar) in (20:82) would mean one
    who provides protection with the difference that “ غَافرِ ” (ghaafir) is a verbal noun or gerund and “ ”غَفُوْرٌ
    (ghafoor) and “ غَفاَّرٌ ” (ghaffaar) are nouns of exaggeration.
    As has been said under the heading (Ain-F-W), “ عَفْوٌ ” (afwun) means to remove the effects of the bad
    deeds after punishment.
    مَغْفِرَة “ ” (maghfirat): to protect one even from the beginning of those effects.
    As such the Quran has used “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) against punishment in (2:175), (3:128).
    In verse (2:268) of Surah Al-Baqrah “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) has been used against “ فَقْرٌ ” (faqroon) to means
    protection from deprivation and poverty.LOQ

    Bu  âyet,  her  şeyden  önce  büyük  bir  müjde  ifade  etmekte  ve  affolmayacak  günahın  bulun-madığını  beyan  buyurmaktadır. Şu  kadar  ki,  manâ  itibariyle  mutlak  olup,  ilgili  başka  bazıâyetler onu sınırladığı gibi –çünkü Allah, şirk ve küfrü, (onlardan vazgeçmedikçe) affetmez (Nisâ Sûresi/4: 48)– gelecek âyetlerde de ifade buyuru-lacağı üzere O, affını en azından çok defa tevbe ve ıslah–ı hal etmeye bağlamıştır. Kur’ân’da en büyük müjde ifade eden bu âyetin hemen arka-sından peş peşe ciddî ikazların gelmesi, Kur’ân’-ın  sakındırma–müjdeleme  usulünün  en  anlamlımisallerinden  birini  teşkil  etmekte  ve  insanları, Allah’ın engin rahmetine güven içinde kendileri-ni salıvermemeleri konusunda uyarmaktadır.AÜ

    )

10 Ekim 2020 Cumartesi

 Zümer 52:

  •  Hala şunu anlamadılarmı ki; Allah(cc) dilediğine bol rızık verir, dilediğine de ölçülü verir. Elbette bunda gerçek inananlar için çok dersler vardır.

 Zümer 50-51:

  •  Aslında onlardan önce yaşamış olanlar da böyle konuşuyorlardı. Ama uğraşıp kazandıkları şeyler de onlara bir fayda vermedi. Nihayetinde işledikleri kötülükler dönüp dolaşı kendilerini buldu. Bugün de zulmedenleri kazandıklarının kötü sonuçları gelip bulacaktır ve onlar asla (Allah(cc)'ı) atlatamayacaklardır.
    (
    Ey Yüce Rabbim, ne olursun aciz ve zavallı çaresiz kullarını daha çok bekletme, zalimleri yapıp/ettiklerinin sonucu olarak kazandıkları ile başbaşa bırak. Hem de bugün!.
    )

9 Ekim 2020 Cuma

 Günün kitabı: kalplerin keşfi, gazali
..
Ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:


"Zâlimlere meyletmeyiniz ki, cehennemi boyLamayasiniz. Zaten Allah'dan baska yardimcilariniz yoktur. Sonra O'ndan yardim göremezsiniz."

(Hûd Sûre-i Celilesi. 113)


Bir tefsir âlimi yukardaki âyet hakkinda sunlari yaziyor, «Bütün dil âlimleri âyette gecen «rükün» kelimesinin azlikcokluk farki söz konusu olmaksizin kayitsiz sartsiz olarak «meyil ve siginma» mânâsina geldiginde görüsbirligi içindedirler.

Abdurrahman Zeyd. «Buradaki Ruk'un» yardakçilik etmektir. Bu da zâlimlerin küfrüne karsi ses çikarmamaktir» der.

Ikrime {R.A.) ise onlara meyil göstermeyin yasaginin «Onlar ile hiç bir sekilde isbirligi yapmayiniz» demek oldugunu belirtir.

Anlasiliyor ki âyetle umumî olarak müsriklerle fasik müslümanlara meyil etmek yasaklanmistir.

Nisabûrî tefsirinde der ki, «muhakkikler bu âyette yasaklanan "meyil gösterme" nin «zalimlerin tutumundan memnun olma, onlarin yolunu baskalarina karsi övmek ve güzel göstermek ve onlarin her hangi bir haksiz davranisina ortak olmak» demek oldugunu belirtiyorlar. Bu görüsü ileri sürenlere göre, her hangi bir zarari önlemek üzere veya geçici de olsa belirli bir yarar saglamak amaci ile zâlim yetkililere basvurmak âyette yasak onan «meyil göstermek» mefhûmuna girmez.

Nisabûrî diyor ki «Bence bu görüs, yasama ve ruhsat yoludur, zâlimlerin hepsi ile uzak kalmak iktiza eder, Allah (C.C) kuluna kâfi degilmidir?

Ben de derim ki Nisaburi [r.a.) dogru söylemistir, zâlimlere meyletme maddesini kökünden kesmek evlâdir. Bu husus bu zamanlardaki kötülükten nehiy, iyilige emir mümkün olamiyor. Halbuki zâlimlere meyletmede nice aldanma ve aldatmalar vardir. Bazi bakimlardan davranislari zulüm sifatini kazananlara belli belirsiz meyil göstermek, insani bu sekilde cehennemin atesine yakalanmaya sürüklüyorsa zulüm ve haksizligin içine batmis, kimseler son derece meyletmek, onlarin çevresine katilmaya, yardakçilari olmaya can atmak, onlarla semimi ahbapliklar kurup kötülüklerinde davranis ortakligina girismek, verdikleri nisan ve rütbeleri takinmaktan iftihar duymak, onlarin geçici saltanatinin parlakligina kamasan gözlerle bakmak, aslinda basak tanesinden daha dayaniksiz ve sivrisinek kanadindan daha güçsüz olduklari halde geçici olarak ellerinde bulunan ihtisama imrenmek, eger bütün bunlar, böylesine yürekten taraftar olmaktan ileri gelmiyorsa, bunlar hakkinda ne demeli, istenen de...


Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:



«— insan dostunun dinindendir. Buna göre herkes kimleri dost edindigine iyi baksin.»


Rivayet olunur ki Peygamber'imiz (S.A.S.) söyle buyurmustur:


«— Iyi bir sohbet arkadasi misk saticisi gibidir, sana misk vermese bile üzerine kokusu bulasir. Kötü bir sohbet arkadasi körük çekene benzer, tutusturdugu ates seni yakmasa bile üzerine dumani bulasir.»


Ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:


«— Allah'dan baskalarini dost edinenler, agdan yuva yapan örümcek gibidirler. Oysa ki, eger bilseler, hiç süphesiz örümcek yuvasi yuvalarin en çürügüdür»


(Ankebût Sûre-i Celilesl - 41)



Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:



«— Bir zengine zenginliginden- dolayi saygi gösteren kimse dininin üçte birini kaybetmistir.»



Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:


«— Fâsik övüldügü zaman Allah (C.C) gadaba gelir ve bu yüzden Ars titrer.»



Ulu Allah (C.C) buyuruyor ki:



"O gün biz herkesi teker teker imami ile çagirinz. Kitabi sagdan verilenler yok mu? Onlar kitablarini okurlar ve en ufak bir haksizliga ugratilmadiklarini görürler» 

Dua saati:112. Dinimizi en güzel şekilde yaşama ve onu başkaları-na da anlatma hususunda Allah bize yeter.Dünyamızı mamur kılma, yeryüzünde Hakk’ın muradını gerçekleştirme ve bu yolda karşılaşacağımız her türlü musi-bete sabretme noktasında Allah bize yeter.Zihnimizi ve kalbimizi meşgul eden her meseleye karşı –iyilik ve ikram sahibi, yegâne kerim– Allah bize yeter.Taşkınlıkla üzerimize hücum edenlere karşı –bütün zalimlere hadlerini bildirme kudretine sahip bulunan– Allah bize yeter.Hakkımızda sinsi plan lar hazırlayan ve akla hayale gel-mez entrikalar çevirenlere karşı –cezalandırması da çok şid-detli olan– Allah bize yeter.Ölümün sıkıntılarına maruz kaldığımızda –kullarına hep hilm ile muamele eden– Allah bize yeter. Kabirde aşılması gereken bir akabe olan sorgu-sual esna-sında –şefkati engin– Allah bize yeter.Kıyamet koptuktan sonra yeniden dirilme ve hayatın he-sabını vermek üzere toplanma vaktinde –rahmeti sonsuz– Allah bize yeter.Amel defterlerinin uçuşup durduğu hesap hengamında ve herkesin yapıp ettiklerinin tartıldığı o dehşetli anda –çoğu za-man sürpriz ikramlarla kullarını sevindiren– Allah bize yeter..Sırat’tan selametle geçip ebedî saadet yurduna girme mevzuunda –her vakit bütün mahlukâtın ihtiyacını görüp gözeten– Allah bize yeter.[Rasûl-ü Ekrem’ine “Allah bana yeter. O’ndan başka ma-bud yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) diyerek Kendisine sığınmasını talim buyuran Allah dünyevî ve uhrevî her ihtiyacımıza karşı bize yeter. (7 defa)] 

8 Ekim 2020 Perşembe

 Zümer 49:

  • Neticede, insanın başına ne zaman bir sıkıntı, darlık gelse, Biz'e yalvarır. Ardından, ona katımızdan nimetler ihsan edilince , bu sefer de:' Bütün bunlar bana, kendi bilgi ve becerim dolayısıyla verildi' der. Halbuki, bilmez ki, bütün bunlar imtahan vesilesi olarak verilmiştir.
    (
    Lafzen,  “bilgiden”  —yani,  “benim refahım,  kendi  kabiliyetlerimin ve  kurnazlığı­mın  eseridir”:  bkz.  28:78'in  ilk  cümlesi  ve  açıklayıcı  dipnotu.  Bu  söz  veya  dü­şünce,  orada  efsanevî bir  kişilik  olan  Kârûn'a  izafe  edilmişken  bu  örnekte  -ki vahiy kronolojisinde ilk sırada gelir- o tür insanların karakteristiği olarak sunul­muştur (bkz.  mesela 7:189-190, bu  ayetlerde söz konusu eğilim,  ebeveynlik tec­rübesi  ile  bağlantılı olarak vurgulanmıştır). ESED
    )

 Zümer 47-48:

  • Fakat, o zalimler yeryüzündeki herşeye, ve hatta iki misline sahip olsalardı, o kıyamet günü başlarına gelecek korkunç beladan kurtulmak için fidye olarak vermek isterlerdi. Çünkü daha önce hiç hesaba katmadıkları şey, Allah(cc) tarafından karşılarına çıkartılacaktır.
    Ve (hayatta iken) yaptıkları kötülükler birbir ortaya dökülecek ve alay edip durdukları hakikat onları çepeçevre kuşatacaktır.

7 Ekim 2020 Çarşamba

 Zümer 45-46:

  • Ahirete inanmayanların kalpleri, Allah(cc) tek başına ne zaman anılsa gerilir daralırlar. Fakat, O'nun dışında başka (sahte) ilahlar anılsa, sevinirler. 
    De ki:'Allah(cc)'ım!, Ey gökleri ve yeri yaratan! Görünür görünmez her ne varsa hepsini bilen! Kullarının ayrılığa düştükleri her konuda nihai hükmü verecek olan sensin'.

6 Ekim 2020 Salı

 Zümer 43-44:

  •  Yoksa onlar, Allah(cc)'ı bir tarafı bırakıp (hayali) şefaatçılar mı buldular?.  De ki:' Nasıl yani! Hiç bir şeye güçleri yetmese ve akılları ermese de , yine de onlardan medet mi umuyorsunuz?'.
    De ki:' Şefaate (izin verme) yetkisi tümüyle Allah(cc)'a aittir. Gökler ve yer üzerindeki hakimiyette O'nundur ve sonunda dönüp dolaşıp varacağınız yer O'nun merciidir'.
    (
    Tüm  şefaat âyetle­ri  bu  âyet  ışığında  anlaşılmalıdır.  Bu  âyet  açık  ve  net  olarak  şefaati yalnızca Allah'a  tahsis  et­mektedir.  Bu  durumda  illâ  istisna  edatıyla  ge­len  ve  "ancak  onun  izin  verdikleri  müstesna"  gibi bir karşılığı olan ibareler bu âyetle çelişme­yecek bir biçimde anlaşılmak zorundadır  (izahı  için  bkz.  4/Müddessir:  48,  not 39).  Burada  şöy­le  bir  soru  akla  gelebilir:  İstisna  cümleciğiyle  gelen  âyetleri bu  âyet  ışığında anlamak yerine, bu âyeti onlar ışığında anlayamaz mıyız?  Mese­la  burada,  âyette  olmayan  bir  parantez  içi  tak-dir  kullanarak,  âyeti  "Şefaate  (izin  verme)  yet­kisi tamamıyla ve sadece Allah'a aittir"  şeklin­de  anlayamaz  mıyız?  Bunun  biri  "asla,  hayır"  olan,  diğeri  de "evet"  olan iki  cevabı vardır: 1)  Kur'an'da  içinde  "şefaat"  geçen  âyet  sayısı  25'tir  (Bakara: 48;  Bakara:  123;  Bakara:  254;  Ba­kara:   255;   Nisa:   85;   En'âm:   51;   En'âm:   70;   En'âm:  94;  A'râf:  53;  Yûnus:  3;  Yûnus:  18;  Mer­yem:  87;  Tâhâ:   109;  Enbiya:  28,   Şu'arâ:   100;   Rûm:  13;  Secde:  4;  Sebe':  23;  Yâsîn:  23;  Zümer:  43;  Zümer:  44;  Mü'min:  18;  Zuhruf:  86;  Necm:  26; Müddessir: 48).  Bunlardan 23  tanesinin bela­gat çatısı "olumsuzlama"  (nefy) üzerine kurulu­dur.  Bu  olumsuzlama  lâ,  mâ,  men,  leyse,  lem,  em  ile  yapılır.  Geriye  kalan  ikisinden  biri  müş­riklerin  ağzından nakil  (69/Yûnus:  18),  diğeri  de  şefaati  tamamıyla  Allah'a  hasreden  bu  âyettir.  Bu durumda 25'ten geriye kalan 2 âyet de delale-ten  menfi  çatıya  dahil  olurlar.  Bu  olumsuz  çatı  garip değildir. Zira Kur'an şefaatten,  şefaati isbat için söz etmez. Muhatapları inkâr ediyormuş da, Kur'an  onları  şefaate  imana  çağırıyor  değildir.  Durum  tam   aksinedir.   İlk  muhatapların,   Al­lah'ın astlan olarak (min dûnillah)  daha başkala­rına  kulluk  etme  gerekçeleri,  onların  kendileri­ne  şefaat  edeceğine  olan  inançlarıdır.  Bu  haki­kat, tam da bu sûrenin 3. âyetinde dile gelen ha­kikattir:  "O'ndan  başkalarını  sığınacak  otorite  edinenler,  "Biz  bunlara  sadece  bizi Allah'a  yak­laştırsınlar   diye   kulluk   ediyoruz"   (derler)".   Kur'an  şefaat  konusundaki  âyetleri  menfi  çatı  üzerine kurarken, işte muhatapların bu sapık şe­faat inançlarım hedef alıyordu.  Bütün bunlardan dolayı, istisna cümleleriyle gelen âyetler bu âyet ışığında  anlaşılmak zorundadır. 2) Tam bu  noktada  zorunlu  olarak  şu  soru  so­rulacaktır:   Peki,   şu   halde   şefaati   reddeden   âyetlerin tümü de buradaki gibi mutlak red ve Allah'a  tahsis  ile gelmek yerine,  bir kısmı ne-den istisna cümlesiyle geldi?  Evet,  25'ten 8  ta­nesi istisna cümlesiyle gelmiştir.  Üstelik bun­lar  standart  kalıpta  da  değildirler.   Özellikle   Necm  26,  Meryem  87  ve  Zuhruf  86'da  kulla­nılan üslûp,  istisnayı  dikkate almamızı gerek­tirir.   Son  bir  soru:   Hem  tüm  şefaatle  ilgili  âyetleri  şefaati  yalnız  Allah'a  has   kılan  bu  âyet   ışığında  anlayacağız,   hem   de   istisnayı   dikkate  alacağız:  bu çelişki olmaz  mı?  Çelişki  insanın  zihnindedir,  Kur'an'da  çelişki  olmaz.  Bunun  açıklaması  şudur:  İstisna  cümlelerinde  izin verilecek  şey  "şefaat"  değil,  "Allah'ın  şe­faatini  takdim  etme,  bildirme"  iznidir.  Tıpkı  peygamberlerin Allah'ın insanlığa gerçek  şefa­ati   olan  vahyi   iletmeleri   gibi.   Âhirette   Al­lah'ın  şefaati  en  büyük  ödüldür.  O  ödülü  tak­dim ve tevdi etme  izni verilenler de  ödülendi-rilmiş  olurlar.  Ödülün  elinden  alındığı  kimse ödülün   sahibi   değildir,   ödülün   sahibi   Al­lah'tır.   Allah   birine   ödül   vererek,   diğerine   ödül  verdirerek,  ikisini  de  ödüllendirmektedir.

    That is, "Not to speak of getting his intercession granted, no one has the power to stand before Allah as an intercessor. The right to grant or not to grant anyone the permission to intercede with Him exclusively rests with Allah. Then He may allow intercession for whomever He may please and forbid for whomever He may please. ". ET


    )

5 Ekim 2020 Pazartesi

 Zümer 42:

  •  Bütün insanların, (bedenen) öldüklerinde canlarını alan ve henüz ölmemiş olanları da uyku halinde (ölü gibi yapan) Allah(cc)'tır. O, böylece ölümlerine hükmettiklerini (hayattan) koparır, diğerlerini de belli bir süreye kadar salıverir. Bütün bunlarda düşünenler için çok dersler vardır.
    (
    Râzî'ye  göre  bu  pasaj,  öncesi  (sibak)  ile  temsîlî  bir  bağlantı  içindedir.  Hidayet aydınlığı hayata benzetilirken,  insanın sapkınlığı  ölüme,  sürekli  olmaması halin­de  ise  ölümü  andıran  uykuya  benzetilmiştir.  Ama  bunun  da  ötesinde,  burada -sonraki  pasajlarla  uyumlu  olarak- Allah'ın  kudreti ve  özellikle  de  hayat verme (yaratma)  ve  onu geri  alma gücü  ile  ilgili hatırlatmada bulunulmaktadır.
    Yeteveffâ fiiline  gelince,  bu  kelime,  “O,  [bazı  şeyleri]  tamamiyle  koparıp  götür­dü”  anlamına gelir;  ve ölüm,  bütün hayatî güdülerin  (“can”) yaşayan bir beden­den uzaklaşması - “tamamen koparılması”-  şeklinde tanımlandığından bu fiil ka­lıbı,  öncelikle  “ölüme  yol  açmak”  ve  (geçişsiz  halde)  “ölmek”  yahut  (isim  ola­rak) “ölüm” anlamında kullanılmaktadır: Bu, Kur’an'da her zaman başvurulan bir kullanımdır.  Geleneksel  olarak  uyku  halinin  ölüme  benzetilmesi,  her  iki  halde de,  birinci halde geçici ve kısmî, ikinci halde ise tam ve sürekli olmak üzere,  be­dende bir bilinç kaybı görülmesindendir. (Enfütfün - n e f iin çoğulu- alışılmış şe­kilde “ruhlar/canlar” olarak çevrilmesi yukarıdaki bağlamda kesinlikle uygun de­ğildir,  çünkü  Kur’an'ın  temel  öğretisine  göre  insanın  ruhu,  onun  bedensel  ölü­müyle  “ölmez”,  tersine  sonsuza  kadar yaşamaya devam eder.  Bu  sebeple enfüiterimi,  burada  “insanlar”  olarak  çevrilmelidir.)ESED

    By this Allah wants every man to realize how life and death are entirely in His own hand. No one has the guarantee that he will certainly get up alive in the morning when he goes to sleep at night. No one knows what disaster could befall him within a moment, and whether the next moment would be a moment of life for him or of death. At any time, while asleep or awake, in the house or outside it, some unforeseen calamity, from inside his body or from outside, can, suddenly cause his death: Thus, man who is so helpless in the hand of God, .would be foolish if he turned away from the same God or became heedless of Him.  ET

    )

 Zümer 41:

  • Biz insan(lığın kurtuluşu ) işin hakikatı ortaya koyan bir ilahi kelam olarak bu Kitabı sana indiriyoruz. Kim ona tabi olursa kendi lehinedir,  kim de sapıp giderse kendi aleyhinedir. Sen onların vekili değilsin.
    (
    Herkes kendi tercihini kendi yapar ve kimse de,başkası adına, bu tercihi belirleme gücüne sahip değildir.
    )

4 Ekim 2020 Pazar

 Zümer 39-40:

  •  De ki:' Ey kavmim, siz kendinize ne yakıştırıyorsanız öyle davranmaya devam edin, ben de işimi yapmaya devam edeceğim. Yakında doğruyu/eğriyi anlarsınız! Görelim bakalım; kim (bu dünyada) alçaltıcı azaba uğrayacak, kim de (ahirette) kalıcı azabın ortasına düşecek!'.
    (
    Lafzen,  “onu  aşağılatacak bir a z â b a ”:  sahte  ve  düzmece  değerlere  teslimiyetin, zorunlu  olarak,  insanda  ruhî  çürümeye  yol  açtığını  ve  çoğunluk  tarafından  ter­cih  edilmesi  halinde  ise  sosyal  bir  çöküşe  ve  derin  bir  bunalıma  dönüşeceğini ifade  eden bir  deyim.ESED

    )

 Zümer 38:

  •  Ve eğer, onlara sorsan:' Yerleri ve gökleri kim yarattı?', diyecekler ki:' Allah!'. De ki:' Madem öyle! Allah(cc)'tan başka taptıklarınızın ne olduğunu anlamıyor musunuz?. Allah(cc) bana bir sıkıntı vermek istese, bunlar onu giderebilir mi? Ya da, Allah(cc) bana rahmet dilese, O'nun rahmetini engelleyebilecek var mı?'. Öyleyse, de ki:' Allah(cc) bana kafidir ve güvenip dayanacak yer arayanlar O'na dayanıp güvensin'. 
    (
    Ibn Abi Hatim has related from Ibn `Abbas that the Holy Prophet said: 'The person who desires that he should become most powerful among men should repose his trust in Allah; and the person who desires that he should become the wealthiest among men should have more trust in that which is with Allah than that which is in his own hand; and the person who desires that he should become most honorable among men should fear Allah Almighty."  ET

    )

3 Ekim 2020 Cumartesi

 Zümer 37:

  •  Ama Allah(cc) kimi doğru yola iletirse de, onu kimse saptıramaz. Allah(cc) kudret sahibi ve kötülüklerin hesabını gören değil midir?
    (
    23. ayette, Yüce Rabbim, yol göstermeyi nasıl yaptığını da buyurmuş ve indirdiği Kitaba ve onu okuyup anlamaya ve ondan ders çıkarmaya yönlendirmiştir.
    )

 Zümer 36:

  •  Allah(cc) kuluna kafi değil mi? Bir de kalkmışlar seni, Allah(cc) dışında (ilahlaştırdıkları ile) korkutmaya çalışıyorlar. Artık Allah(cc) kimi sapması için bırakırsa, onu doğru yola iletecek yoktur.
    (
    Bu,  yalnız  sahte  ilahlara  bir  atıf olmayıp  aynı  zamanda yaşayan veya  ölmüş  olan  azizlere/velîlere,  gündelik  zihinlerin  karizmatik  nite­likler yüklediği  bazı  soyut  kavramlara  -servet,  iktidar,  sosyal  statü,  ulusal  veya ırksal  üstünlük,  insanın  “kendi kendine yeterli”  olduğu  düşüncesi vb -  ve  niha­yet,  insanların  düşünce  ve  isteklerine  hakim  kılınan  bütün  düzmece  değerlere bir  atıftır.  Ateist,  her  zaman,  bu  hayalî  güçlere  ve  değerlere  dikkat  edilmesinin gerekliliğini vurgular ve hem kendisini hem de hemcinslerini,  bunu ihmal etme­nin  pratik hayatlarında kötü  sonuçlar doğuracağı  ihtimali  ile korkutur.ESED

    Zımnen:  Allah  yetmezse  kim  yeter?  Tüm  şirke  dayalı  sapmalar,  Allah'ın yetersizliği  sa­pık  fikrine  dayalıdır.  Bu  nedenle  şirk,  özünde  Allah'ın  yetersiz   olduğunu  iddia  etmek   de­mektir.Mİ

    )

2 Ekim 2020 Cuma

 Zümer 35:

  •  Allah(cc) onların bir zamanlar işledikleri en kötü işleri(أَسْوَأَ الَّذِي عَمِلُوا) bile silecek ve yerinde ve tutarlı davranışlarla işledikleri işlerle de(بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ) yaptıklarının karşılığını verecektir.
    (
    Evet, bu çok büyük bir müjde!. yerinde ve tutarlı işler yapanların(بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ) mükafatını, Yüce Rabbim iki şekilde verecek; Öncelikle onların işledikleri günahları da silecek ve sonra da, yaptıkları yerinde ve tutarlı işlere göre de mükafatını verecek. Elhamdülillah.

    Yani: Allah, onların Müslüman olmadan önce işledikleri küfür ve şirk gibi en kötü fiilleri bile af-fedecek ve onları Müslüman olduktan sonra işle-dikleri en güzel işlere göre mükâfatlandıracaktır.Allah,  onların  takva  ve  ihsan  mertebesine  ulaş-madan önce işledikleri, işlemiş olabilecekleri bü-yük günahları bile affedecek ve onları bu merte-beye  ulaştıktan  sonra  yaptıkları  en  güzel  işlere göre mükâfatlandıracaktır.AÜ

    Bu muhteşem  müjde,  hep  daha iyisini  yap­mayı    teşvik    eder    (Krş:    73/En'âm:     160;     114/Tevbe:  121;  86/Ahkâf:  16;  26/Necm:  31).  Mİ

    Enam :160

    مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا ۖ وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَىٰ إِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

    Tevbe:121

    وَلَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا إِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللَّهُ أَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

    Ahkaf:16

     أُولَٰئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ ۖ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ

    Necm:31

    وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ أَسَاءُوا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ أَحْسَنُوا بِالْحُسْنَى

    سَائہَ “ُ ” (sa-ahu), “ُ يسَُوْءُه ” (yasu-uhu): to say something to someone which is unpleasant. سَاءَ الشَّیءُ “ ” (sa-ush shaiyi): something bad happened.
    أسََاءَ “ ” (asa-a), “ يُسِیْءُ ” (yu-see): to do something bad, to create imbalance and inequality, to create chaos and deterioration. It is the opposite of “ اَحْسَنَ ” (ahsan). السَيَّئۃَِّ “ ” (as-sabeelah): life’s unpleasantness, problems in life {T}.
    This is the opposite of “ سَیِّءَة ” (hasanah) which means to give something complete balance and hence سَیِّءَة “ ” (sayyye-atah) means imbalance. As such, “ سَوْءٌ ” (sau-u) means harm, chaos, and annihilation {T},
    {Latif-ul-Lugha}. “ حَسَنَۃ ” (hasanah) also means striking balance in actions and deeds “ٌ سَييِّئۃَ ” (sayye-atah) being opposite would mean exaggeration, disturbing the balance, going to extremes {T}.
    مسَاَويِئُ “ ” (masaawi): unpleasant things, faults {T} {Latif-ul-Lugha}.

    )

1 Ekim 2020 Perşembe

 Zümer 33-34:

  •  Buna karşılık doğruluğun tarafında olan(بِالصِّدْقِ) ve onu tasdik edenlere gelince; işte onlar Allah(cc)'a karşı sorumluluklarının tam bilincinde(الْمُتَّقُونَ) olanlardır.
    Arzuladıkları herşey, Rableri katında onları beklemektedir. İşte yerinde ve tutarlı davranışlar sergileyenlerin(الْمُحْسِنِينَ) göreceği karşılık budur.
    (
    Doğrunun tarafında olmak, doğru olanla birlikte olmak(بِالصِّدْقِ) ve onu kalpten tasdik etmek, Allah(cc)'a karşı sorumluluğun bir göstergesidir. Bunu tersten okursak ta, yalana takılmak, yalancı, hırsız ve zalimle birlikte olmak, ona destek olmak ta, Allah(cc)'a karşı meydan okumak mı o zaman? Vay haline bu yolu tutanların!

    صِدْقٌ “ ” (sidq) is the opposite of “ کِذْبٌ ” (kizb) which, as the heading (K-Dh-B) explains, is when what is in the mind is not being said , even if the spoken matter is in fact true. So “ صِدْقٌ ” (sidq) is used when what is in the mind is also being said even if the spoken matter is not a fact. Hence “ صِدْقٌ ” (sidq) means to tell the truth, as you believe and know it to be. Say a person knows about something which is wrong but he relates it truthfully and faithfully. In this case inner self is one as what is in his mind, he is declaring the same through his spoken word but what he is relating is not true. We will not call such a person a liar but what he is saying would be wrong.LOQ

    )