Zümer 29-32:
- Bu amaçla, Allah(cc) size hepsi birbirine rakip olan bir çok ortağın emri altında çalışan adamla, sadece bir kişiye bağlı adamın durumunu misal veriyor. Bu ikisinin durumu eşitmidir?. Allah(cc)'a hamd olsun ki, hayır! ama çokları bunu dahi kavrayamazlar.
Hiç şüphesiz, sen de öleceksin, onlarda ölüp gidecek.En sonunda sizler, Kıyamet günü Rabbinizin huzurunda hesaplaşacaksınız.
Allah(cc) hakkında yalan uydurandan ve önüne konulan hakikatı yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Hiç hakikatı inkarda ısrarcı olanlar için cehennemde yer olmaz mı?.
(
Bu örnekte geçen “Allah hakkında yalan uydurmak”, Allah'ın uluhiyetine O'nun dışındaki bir kişiyi veya şeyi ortak kılmayı ifade eder. Bu, çok tanrıcılık inancı şeklinde olabileceği gibi Allah'ın insan şeklinde “tecessüm” ettiğine inanmak ve velîlere/azîzlere yan İlahî vasıflar yakıştırmak şeklinde de olabilir.ESED
Lafzen, “cehennemde ... için bir yer bulunmaz mı?”: bu, belâgat gereği somları (cevap beklemeyen) bir som olup öncelikle ahiretteki azabın bütün günahkarlar için kaçınılmaz bir kader -sembolik olarak “bir yer/mekan”- olduğunu; ikinci olarak da “cehennem” kavramı ve tasviriyle [günahkarların] kendi fiilleri s® nucu hak ettikleri azabın bir temsilinin verildiğini gösterir.ESED
)
Zümer 27-28:
- Doğrusu Biz, insanlar düşünüp akıllarını başlarına alsınlar diye bu Kuran'da , her türlü temsili anlatım çeşitiyle delilleri sunduk.
Ve Kuran'ı , hiç bir çarpıklığa meydan bırakmadan, arapça bir hitap olarak indirdi ki; belki sorumluluklarının farkına varırlar.
(
Kur’an'ın başka birçok yerinde görüldüğü gibi, insanlan öteki dünyada bekleyen şartların -iyi yahut kötü- tasvir edilmesinin hemen ardından veya kısa bir süre sonra “örnek olay” (mesel) teriminin kullanılması, bütün bu gibi tasvirlerin “yaratılmış varlıkların kavrayışlarını aşan” şeylerle (ğayb) bağlantılı olduğunu ve bu nedenle, ancak beşerî deneyimlerin terimleriyle anlatılabilen ve bu şekilde insanın kolayca kavrayabileceği nitelikte olan teşbihler veya temsiller aracılığıyla insana aktarılabileceğini bize hatırlatmak içindir.ESED
That is, "There is nothing of double-dealing in it so that a common man should find it difficult to understand, but everything has been presented in it in a straightforward manner, from which everyone can know what this Book states as wrong and why, what it states as right and on what ground, what it wants the people to accept and what it wants them to reject, and what it enjoins and what it forbids." ET
)
Zümer 25-26:
- Onlardan önce gelmiş geçmiş bir çok toplum da hakikatı yalanlamışlardı , ama, nerden geldiğini anlamadıkları bir ceza başlarına patlayıverdi.
Allah(cc), onlara dünya hayatında zilleti(الْخِزْيَ) tattırdı, ama Ahiret azabı kesinlikle daha müthiştir. Keşke bilselerdi!
(
Karş. 16:26, inkarcıların “bu dünyada” görecekleri azaba ve aşağılanmalarına işaret eden yukarıdaki referansı açıklayıcı nitelikteki “Allah kurdukları yapıları temellerinden çökertti” ilave cümlesinin geçtiği ayet.ESED
(الْخِزْيَ) -> Ibn Faris says that this word basically means to distance, that is, a nation which is distanced from life’s happiness, which is the worst type of disgrace.If it is to be determined whether a nation is living according to the laws of Allah, then it should be seen whether that nation is living a life of honor, success and power, or is disgraced in comparison to other nations of the world. If this nation is not living honorably in comparison to other nations of the world, then it is not following Allah’s laws. The following should be well understood in this context. A nation which follows the laws of the universe but its cultural life is subject to its own laws, then although it does attain immediate benefits (that is, in this life) but its future is dark. The Western nations fall into this category.A nation, which follows the laws of this universe as well as the laws of Allah, lives a successful life in this world and has a bright future as well. This is the particularity of the party of Momineen, but a nation which neither follows the laws of this universe nor follows the laws of Allah in its cultural life, faces ignominy in this world as well as the Hereafter. We (the Pakistanis) fall into this category.LOQ
(You are not alone, the turks too, even more intencely.)
)
Zümer 24:
- O halde, Kıyamet günü ancak yüzüyle kendisini o kötü azaptan korumaya çalışan(يَتَّقِي بِوَجْهِهِ) kişi ile, güvende olan biri bir olur mu?. O gün o zalimlere :' Dünyada iken kazandıklarınızın meyvesini tadın bakalım!' denecektir.
(
Son derece âcizliğe işaret eder. Az çok gücü yeten insanlar, eli, kolu gibi diğer organlarını siper ederek yüzlerini korumaya çalışırlar. Ancak çaresiz olan insanlar yüzlerine darbe alırlar.SY
Lafzen, “yüzü ile kendisini koruyacak olan”: kendisini koruyacak hiçbir şeye sahip olmayan kişiyi îma eden deyimsel bir ifade.ESED
)
Zümer 23:
- Allah(cc), sözlerin en tutarlı ve yerinde olanını(أَحْسَنَ الْحَدِيثِ), birbiriyle uyumlu ve birbirini destekler bir biçimde bir Kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların ondan tüyleri ürperir, fakat sonunda Allah(cc)'ın rahmetini hatırlayınca kalpleri ve tenleri yatışır. İşte Allah(cc)'ın rehberliği böyledir. (doğruya yönelmek isteyeni) bu şekilde doğruya yöneltir. Buna karşılık, Allah(cc)'ın rehberlik etmediği kimseyi de doğruya yöneltecek kimse yoktur.
(
Kur’ân, üslûbu, okunuşu, ele aldığı meseleler, va’dleri ve tehditleriyle, kendisini okuyanı da, dinleyeni de ürpertiye sevkeder. Kalblerde hem kendisi, hem de Sahibi için derin bir saygı uya-rır. O, bu celâl ve haşmetinin yanı sıra, ayrıca o kadar tatlıdır ki, kalblere sükûnet verir. Ayrı-ca, zihinleri ve kalbleri her hususta tatmin eder, bütün zihnî ve kalbî problemlere çözüm getirir. Dolayısıyla, onu önyargısız ve imana temayülü olan her kim okusa veya dinlese, çarpılmaktan kendini alamaz.Kur’ân ve onun Sahibi gibi, Cenab–ı Allah’ın O’na en yakın kulları da –peygamberler ve veli-ler– aynı zamanda hem celâl ve haşmet hem de cemal sahibidirler. Onlar, ilk anda celâl ve haş-metleriyle insanı çarpar; fakat bu celâl ve haş-met cemal yüklü olduğu için, biraz sohbetlerine oturulduğunda bu defa cemalleriyle cezbederler. İnsanın gözünde onlardan sevimli kimse olmaz. Kur’ân’ın ve onun ehli olan peygamberlerin ve evliyanın kalblerde uyandırdığı bu celâl-cemâl duygusu ve kalblere verdikleri tatmin ve sü-kûnet, Allah’ın bir lütfu olup, Allah onunla in-sanları hidayet eder. Kur’ân ve onun ehli zatlar karşısında hiçbir haşmet ve güzellik duygusu duymayanlar, Allah’ın kalblere koyduğu inanma kabiliyetini yitirmiş ve kalbleri kaskatı kesilmişdemektir.AÜ
That is, there is no contradiction and disagreement between them. The whole Book, from the beginning to the end, projects one and the same aim, one and the same belief, and one and the same system of thought and action. Each of its parts confirms and supports and explains the other themes; and there is perfect consistency in it both in meaning and in style. ET
)
Zümer 22:
- Öyleyse, Allah(cc)'ın göğsünü(صَدْرَهُ) islama açtığı ve Rabbinden bir nur üzerinde dosdoğru yol alan kimse, (kalbi kör ve sağır olan kimse gibi) olur mu? Kalpleri(قُلُوبُهُمْ) Allah(cc)'ı anmaya karşı katılaşmış olanlara yazıklar olsun!. Onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.
(
İbn Mes'ud aktarıyor: Bu âyeti Nebi okuduğunda "Allah kişinin gönlünü İslâm'a nasıl açar?" diye sordum. Şöyle cevap verdi: "Nûr (akleden) kalbe girer, kalp aydınlanır ve arınır" (Râzî). MI
)
Zümer 21:
- Görmüyormusunuz ki, Allah(cc) gökten yağmuru indiriyor, onu su kaynakları olarak yeryüzünde akıtıyor, ve onunla rengarenk ekinler çıkartıyor. Daha sonra onlar kuruyor ve siz onları sararmış görürsünüz, sonra da çer-çöp haline dönüşürler. Elbette bunlarda, akıl-iz'an sahipleri için çıkartılacak çok ders vardır.
(
That is, "A man of understanding learns this lesson from it that the life of this world and its adornments are all transitory: the end of every spring is autumn; the fate of every youth is weakness and death; and every rise has a fall. Therefore, this world is not something of which one should be charmed and enamored so as to forget God and the Hereafter and should conduct himself here in a manner as to nun his Hereafter, only for the sake of enjoying the short lived pleasures of this world. Then a man of understanding also learns this lesson from these phenomena that the spring and autumn of this world are only under Allah's control: Allah allows to grow and prosper whomever He wills and ruins and lays waste whomever He wills. Neither it is in anybody's power to stop the growth of someone whom Allah wills to grow, nor has anyone the power to save him from destruction whom Allah wills to destroy.ET
)
Zümer 20:
- Buna karşılık, Allah(cc)'a karşı sorumluluk bilinci ile davrananlara, içinden ırmaklar akan, üst üste odalar ihtiva eden yüksek köşkler vardır. Bu Allah(cc)'ın vaadidir. Allah(cc) ise vaadinden asla caymaz.
Zümer 19:
- Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimse ile (cennetle müjdelenen kimse) bir olabilir mi?. Ateşte kalan kimseyi sen mi kurtaracaksın?.
Zümer 17-18:
- Allah(cc)'a isyanı sistematikleştiren batıl şeytani güç odaklarına(الطَّاغُوتَ) kulluk etmekten kaçınıp, gönülden Allah(cc)'a yönelenlere müjdeler var. Dolayısıyla, müjdele onları. Onlar, söylenen her sözü dikkatle dinleyip, onda daima doğru,yerinde ve tutarlı olanı arar, ve onu bulduklarında en güzel şekilde ona tabi olurlar( الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ). Çünkü, Allah(cc)'ın hidayetine mazhar olan bu kullardır ve asıl , akıl-i'zan sahipleri de onlardır.
(
Tağut: Azgınlık mânasına gelen bir masdardır. Belagatta sıfat yerine masdar kullanmak, o sıfatla nitelendirmenin pek ileri bir derecede olduğuna delalet eder. Biri hakkında “güzel” demekle, bir başkası hakkında “güzelliğin ta kendisi” demek arasındaki fark pek bârizdir. Allah‟tan başkasına ibadet eden tağî (âsi, azgın) ise, kendisini tanrılaştırıp başkalarını kendisine kul edinen tağut olur.“En güzeli tatbik”ten maksat şudur: Dini meselelerden: vacib ile mendub arasında kaldıklarında vacibi, mübah ile mendub arasında kaldıklarında mendubu seçerler. Hasılı, Allah nezdinde ağırlığı en fazla olanı tercih ederler. Yahut çeşitli sözleri dinleyip en güzel olan Kur‟ân‟a uyarlar.Yahut kavl‟den maksat Allah‟ın emri olup “Allah‟ın emrine kulak verip, en güzeline uyarlar” yani mesela, kısas ile af karşısında, af tarafını tercih ederler. Yahut hem iyi hem kötü tarafı olan sözün, iyi tarafını söyleyip, kötü tarafını terkederler, şeklinde yorumlanmıştır.SY
Tâğûtu “şeytanî güçler” olarak çevirmem konusunda bkz. sûre 2, not 250. Bıi terim, burada kişinin bütün manevî bağlarını kaybetmesine ve duygularının eşiti ri olmasına yol açan, belli bazı şeytanî ihtirasların veya arzuların -otorite tesisi peşinde koşmak, başkasını sömürerek servet edinmek, her türlü gayr-i ahlaki aracı kullanarak sosyal gelişme ve ilerlemeyi sağlamak vb. arzuların- ifsad edici gücünü anlatmaktadır.ESED
Tağut, "tuğyanı otorite kılan" anlamına gelir. Bir sonraki âyetin zıddı olduğu düşünülürse "gücün sözünü, sözün gücüne hakim kılan otoriteler" demektir. Tekili ve çoğulu bir olan tâğûtun burada çoğul kullanıldığı ya'bu-duhâ'dâki zamirden anlaşılmaktadır. MI
Taghut is from tughyan and means rebellion. If someone is called taghut (rebellion) instead of taghi (rebel), it would mean that he is a rebel incarnate. For example, if a person is called husn (beauty) instead of hasin (beautiful), it would mean that he has reached perfection in beauty. The other deities than Allah have been called taghut because it is rebellion to worship others besides Allah, but the one who has others worship him, is a rebel of the worst kind.ET
طغَیٰ “ ” (tagha): to be out of limits, this is why flooding of a river water which comes out of its banks is
called “ طغُْياَنٌ ” (tughyaan).
اَطْغَیٰ “ ” (atgha): made him cross the limit, or limit breaker, instigated him to mutiny, made him rebellious.
الطاَّغِیْ “ ” (at-taaghi): one who goes out of limits and breaks the law. Plural is “ اَلطاَّغُوْنَ ” (at-taghoon) and
الَطاَّغِيْنَ “ ” (at- taagheen).
طغَيْۃَ “ٌ ” (taghya) is a mountain difficult to climb.
طاَغيِۃَ “ٌ ” (taaghia): oppressive and proud, foolish and harsh. It also means severe lightning and dangerous
storm.
طغَوْیَٰ “ ” (taghwa) means rebelliousness and breaking the limits {T, M, Lisan-ul-Arab}.
طاَغوُتٌْ “ ” (taaghoot) has come from this, which is used for any limit breaker. It is also used for someone
who detracts from the right path and puts on the wrong one {T, M, R}.
Johri says it means “leader of the rebels”.
Zajaaj says that anything aside from Allah’s system, if followed, is “ طاَغوُْتٌ ” (taghhoot), i.e. every system
or law not based on the permanent values of the Quran.
In verse فیِ طغُْياَنہِِمْ يَعْمَہُوْنَ “ 2:15 ” (fi tughyaanihim yaamahoon), the word “ طغُْياَنٌ ” (tughyaan) means
rebellious, and in للطِاَّغِيْنَ “ 78:22 ” (littaagheen) has been used to mean rebellious as well.
The Quran has used the word “ الَطاَّغُوْتُ ” (taaghoot) against Allah at many places, which explains the
meaning i.e. every system which is based on human exploitation .
Any force which rebels against Allah’s law:
لا اِلٰہَ اِلَّا للهُ“ ” (la ilaha illal laah) has this meaning as well. This has been explained as “ اُعْبُدُوْ الٰلهُّ
وَاجْتنَبُِوْ االطاَّغُوْتَ ” (o’budu-llahu wajtanibut-taghut). (4:76) uses “ِ سَبِ يلِ لله ” (sabilil laah) and “ ”سَبِيْلِ الطَّاغُوْتِ
(sabilit taaghoot) and has clarified that “ طاَغوُتُْ ” (taaghoot) means every system against the permanent
values. Those who fight for establishing a non-Godly or “ طاَغوُْتُ ” (taaghooti) system, have been called
اَوْلِيَاءِ الشَّيْطٰنِ “ ” (auliaish shaitaan), which means “fellowship of rebellious” (4:76). This also shows that
طاَغوُتُْ “ ” (taaghoot) and “ شيَطْاَنٌ ” (shaitaan) mean the same thing.
It has been further explained by saying:
4:60 These people want their decisions to be made by
non-Godly forces يُرِيدُونَ أَن يتََحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ
This shows that shaitaan and taaghoot are not merely mental concepts but taaghoot means all those
rulers, the courts, those governments, those systems, which do not decide according to the Qurnic values
but according to man-made laws. To refer to them is refusal of Allah and following of the non-Quranic
values. Those who strengthen such systems are “ اَوْلِيَاءُ الشَيْطٰنِ ” (auliyaush shaitaan), i.e. working against
the Quranic values.
The Quran says:
69:11 when the flood came لَمَّا طَغیٰ الْمَاء
اَلطاغَّيِۃَ “ ” (at-taghiyah) has appeared to mean severe thunder and lightning which had killed the nation of
Samood (69:5). But this punishment was in response to their rebelliousness and establishing a system
based on the human exploitation.
In surah Ash-Shams it is said:
91:11 Samood rejected the truth through their
rebelliousness کَذَّبَتْ ثَمُوْدُ بِطَغْوَي هَ ا
Surah An-Najam says about the Messenger (pbuh):
53:17 his eye neither moved away from the right place,
nor transgressed its limit مَازَاغَ الْبَصَرُ وَمَاطَغیٰ
In other words, the Messenger rightly points to the guidance in the light of the revelation, but up to the
point that Allah directed. He could not go beyond that point. As against other human beings, the
Messenger’s knowledge due to the fact that he was aware of the source of the revelation, was very vast,
but against the knowledge of Allah, it was confined within the defined limits. Allah gave the Messenger
the amount of knowledge as He deemed necessary for the human guidance (The Quran). The messenger
could not go beyond this defined limit.LOQ
( الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ) -> Râzî'ye göre bu ifade, her dinî yükümlülüğü (terimin en geniş anlamıyla) kendi akıllan ışığında değerlendiren ve akıllarının geçerli veya mümkün gördüklerini kabul edip akıllarına yatmayanları reddeden kişileri tasvir etmektedir. Yukarıdaki ayet, Râzî'nin sözleriyle, “insanın, aklın sunduğu kanıtlara (hüccetü'l-'akl) uymasının ve eleştirel değerlendirme (nazar) ve mantıksal çıkarımın (istidlâl) [bulgularıyla] uyumlu sonuçlara varmasının yüceltilmesini ve övülmesini” ifade etmektedir. Benzer bir yorum, daha basit terimlerle de olsa, Taberî tarafından da yapılmıştır.ESED
Sözün gücünün ve düşünceye saygının bundan daha iyi bir ifadesi olamaz. MI
This verse can have two meanings:
(1) That they do not follow every voice but ponder over what every man says and accept only what is right and true; and
(2) that they do not try to give a false meaning to what they hear but adopt its good and righteous aspects. ET
)
Zümer 15-16:
- (Size gelince , ey günahkarlar); 'Allah(cc) dışında kime istiyorsanız, ona kulluk edin. Asıl ziyan eden, hüsrana uğrayanlar, Kıyamet günü hem kendini hem de, dost ve akrabalarını(أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ) hüsrana uğratanlardır. Onların hem üstlerinden hem de altlarından ateş bulutları kaplayacaktır. Bu Allah(cc)'ın kullarına bir uyarısı, bir tehditidir (ذَٰلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ). Dolayısıyla (Allah(cc) buyuruyor ki); -- Ey kullarım! Bana karşı sorumluluk bilinci ile davranın --'.
(
Yani onlar, Kıyamet Günü, bu dünyadaki bütün sevdiklerinden ve yakınların-, dan geri dönülemez biçimde kopartacaklardır. “Kişinin kendini kaybetmesi” ile; bana göre, bir sonraki cümlede insanın öteki dünyada uğrayacağı “apaçık biı| kayıp” olarak tanımlanan, kişinin insan olarak benzersizliğinin ve gerçek/öz kimliğinin tahribata uğraması kasdedilmektedir.ESED
Allah insanı bizzat kendisine zimmetlemiştir. Bu yüzden insanın en büyük emaneti kendisidir. Hasirû enfusehum, "kendini kaybetmeyi" ifade eder. Kendini kaybedenin kazanacağı hiçbir şey yoktur.
Neden "korku salıyor"? Zira Allah insanın hasmı değil dostudur. İnsanın korkusunu istismar etmeyen yegâne mercidir. İnsanın korkusunu yine insanın kendi lehine kullanır,- zira O'nun insanın korkusundan elde edeceği hiç bir çıkar yoktur. Mİ
)
Zümer 11-14:
- De ki:' Bana, imanımı saf ve temiz tutmaya çabalayarak sadece Allah(cc)'a kulluk etmem emrolundu. Ve Allah(cc)'a teslim olan müslümanların öncüsü olmakla da'.
Ve ekle:' Eğer isyan etseydim, o müthiş Hesap Gününde (başıma gelecek) azaptan dehşete kapılırdım. Ben, imanımı saf ve temiz tutmaya çabalayarak sadece Allah(cc)'a kulluk ederim(اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي)'.
(
Yüce Rabbim, Kuran'ı kendisine muhatap alanlara, imanlarını saf ve temiz tutmaya çabalayarak Allah(cc)'a kulluk etmeyi emrediyor. İman tek seferlik bir inanç değil, sanırım, sürekli yenilenmesi ve geliştirilmesi gerekiyor ki, nihai hakikate yaklaşılabilinsin. Bunun nasıl yapılacağı da bir sonraki ayetlerde söylenecek.
)
Zümer 10:
- De ki :' (Allah(cc) şöyle buyuruyor) Ey inanan kullarım, Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Bu dünyada yerinde ve tutarlı işler yapanları (لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا) güzel bir son beklemektedir. (unutmayın ki) Allah(cc)'ın arzı geniştir ve yanlızca sıkıntılara göğüs gerip sabredenlere mükafatları sınırsız verilecektir'.
(
Yani, iyilik yapma ve “şeytandan uzaklaşarak Allah'a sığınma” imkanı her zaman vardır — ki burada işaret edilen hicret kavramının aslî ve manevî anlamı budur.ESED
)
Zümer 8-9:
- Hem ne zaman insanoğlunun başına bir şey gelse, Rabbine yönelerek ona yalvarır yakarır, sonra Allah(cc)'ın nimeti olarak o sıkıntıdan kurtulsa, bu sefer da O'na yalvarıp yakardığını unutur ve O'nun yolundan saptıran bir takım şerikler uydurmaya başlar. Böylelerine de ki:' İnkarınızla biraz daha oyalanıp zevk'ala durun bakalım, ama sonunda varacağınız yer ateştir (haberiniz olsun)!'.
Yoksa siz, böyle biri ile, gece saatlerinde secdede veya ayakta Allah(cc)'a kulluk etmeye çalışan ve ahiret endişesi ile Rabbinin rahmetini uman biri ile bir mi tutulur sanıyorsunuz? De ki:' Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?'. Ne var ki, (böylesi hakikatler üzerinde) sadece gerçek idrak sahipleri(أُولُو الْأَلْبَابِ) düşünüp ders çıkarır.
(
أُولُو الْأَلْبَابِ -> These are people who do not make the intellect subservient to their emotions and make their mind to work in the light of the revelation. Thus their intellect is used for the good of others. The selfish intellect shows man the way of attaining personal gains, and the intellect directed by the guidance of the revelation shows him the way to universal nourishment and development i.e. for the good of mankind (13:17). That is why the Quran has said after “ اُولِی الْاَلْبَابِ ” (oolil albaab) i.e. “ ا لَّذِيْنَ يَذْکُرُوْنَ لٰلهَّ۔۔ ” (allazeena yazkurunallah) in (3:189-190), i.e. “those intelligent people who keep the revelation in their mind all the time”. A momin’s duty is to employ the intellect in the light of the revelation. If any of these things are missing
then he cannot be called a momin.LOQ
"Bilgi neyi bilmektir?" sorusunun cevabı. Bu âyet vahye göre bilmenin yönünün ahlâktan bilgiye doğru olduğunu gösterir. Zira âyetin başı eyleme işaret eder ve ahlâk eylemden ayrı düşünülemez. Bu durumda âyetin açılımı şudur: "Hiç haddini bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" İlim, "veri ve data" anlamındaki malumattan farklıdır. İlim, türetildiği alamet mastarının da gösterdiği gibi bir "işaret"tir. Bir bilginin mutlak hakikate hangi açıdan referans olduğu bilindiğinde o "ilme" dönüşmüş olur. Kur'an alimi bilgisi üzerinden değil, bilginin ahlâkî değeri üzerinden tanımlamış ve değerlendirmiştir: "Allah'a kulları içinde yalnızca bilenler/alimler hakkıyla saygı duyarlar" (42/Fâtır: 28). Kur'an'ın altın neslinden seçkin sahabi İbn Mes'ud'un şu sözü, bu âyetin bir tefsiri gibidir: "İlim çok rivayet/malumat sahibi olmak değildir, ilim Allah'a olan saygıdan tir tir titremektir (haşyet)". Allah Rasulü, sahibinde ahlâkî bir değere dönüşmeyen bilgiyi "faydasız bilgi" olarak nitelendirmiş ve bundan Allah'a sığınmıştır. Bu âyet de bütün bu verileri desteklemektedir. "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" sorusuna "Neyi bilenlerle bilmeyenler?" diye karşı bir soruyla mukabele edenin alacağı cevap âyetin başıdır: Bu bilgi sahibinin vicdanını harekete geçirip onun iç dünyasını imar edecek, insanı gece yansı sıcak yatağından kaldırıp Rabbinin huzurunda secdeye vardıracak bir bilgidir. Bu bilgi sorumluluk ahlâkından (takva) neşet edip, sahibini sorumlu davranışa [el-âmelu's-sâlih] sevkeden bir bilgidir. Bu bilgi varlık sancısından yola çıkıp, sahibine kendini doğuracak bir ben idrakini kazandıran bilgidir. "Ben" (eşhedu) diyerek başlayan kelime-i şahadet, ancak o zaman sahibini "Allah'ın şahidi" kılar. Mİ.
)
Zümer 7:
- Eğer nankörlük yaparsanız bilin ki, Allah(cc)'ın hiçbirinize muhtaçlığı yoktur. Ama O kullarının nankörlüğünden razı olmaz. Eğer şükrederseniz size rıza gösterir. Hiç kimse başkasının günah yükünü taşıyacak değildir. Sonunda hepinizin dönüşü Rabbinize olacak ve O da yaptıklarınızı size tek tek bildirecek ve dilerse bunların karşılığını verecektir. Çünkü o içinizde(بِذَاتِ الصُّدُورِ) gizleneni hakkıyla bilir.
(
Allah Teâla‟nın rızası ile iradesi ayrı ayrı şeylerdir. Allah‟ın iradesi dışında hiçbir şey vuku bulamaz. Fakat O‟nun razı olmadığı bazı şeyler cereyan edebilir. Allah böylelerine mühlet verir. Mesela haram yoldan rızkını arayana Allah fırsat verir. Fakat Allah, buna razı olmadığını açıkça bildirmiştir.SY
)
Zümer 6:
- O , sizi bir tek canlıdan yarattı ve eşini de aynı tür ve mahiyetten yarattı. Yine, O size dişi-erkek evcil hayvanlardan dört tür(ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ) bağışlamıştır. O, sizi (de) annnelerinizin karınlarında üç kat karanlığın göbeğinde, birbirini izleyen yaratma aşamalarından geçerek halk etmiştir.
İşte Rabbiniz olan Allah(cc) budur. Bütün mülk ve hakimiyet O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen hakikati nasıl gözardı ediyorsunuz!.
(
Çift çift sekiz evcil(ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ) hayvan erkek ve dişisiyle iki sığır (öküz, inek), iki deve, iki koyun ve iki keçidir. Bunlar hakkında indirme tabirinin kulla-nılması, bunların Allah’ın rahmet hazinelerinden çıkarılmış birer nimet olduğunu belirtmek için-dir. Allah (c.c.), bir başka âyette (Hıcr Sûresi/15: 21) şöyle buyurur: Hiçbir varlık yoktur ki, hayatı ve bekası için gerekli her şeyin hazineleri Bizim yanımızda bulunmamış olsun. Şu kadar ki, Biz onları belirli bir ölçü ile indiririz.AÜ
Bu âyette sümme(sonra) edatı zamanda olmayıp, beyanda, bir sıralama ifade eder. Dolayısıyla Hz.Havvanın diğer insanlardan sonra yaratıldığı gibi bir düşünceye yer yoktur.“Üç karanlık perde” ana karnı, ana rahmi ve cenini saran zar (plâsentâ) olabilir. Maksat şudur: Bütün bu işleri çekip çevirenin Allah olduğunu bilince, nasıl olur da başkalarını tanrılaştırabilirsiniz?” Âyetin sonunda batıla çağıranlara değil, onların çağrısına uyanlara hitap edilerek onlar uyarılıyor. Onlar kesin tercihlerini yapmış, sapıklıkları ile çıkarları artık birleşmiştir. Gerçeği görseler bile, sırf çıkarları yüzünden dalâleti bırakmazlar. Ancak öbür insanların, bu menfaat şebekesinin etkilerinden kurtulmaları mümkündür. Çünkü onlar kandırılmışlardır. Zaten şirkten elde edecekleri menfaat da yoktur.SY
Buradaki nefs'in "Âdem" olduğunu söylemek yoruma açıktır. Dolayısıyla ondan yaratılan "eş"in Havva olduğunu söylemek de öyledir. Arapça'da zevç her iki cins için de kullanılır. Ne/s ise mânevi dişil bir kelimedir. Yahudi kültüründen Araplara geçen "Kadın kaburga kemiği gibidir, zorlarsan çabuk kırılır" anlayışı nüzul ortamında yaygın kabul görmüş, Efendimiz de "Kadın kaburga/kürek kemiği gibidir.." buyurmuştur (Buhârî ve Müslim). Tabi ki bölgede atasözü haline gelmiş bu sözün aslının Yahudi kültürüne ait olması sözün yanlış olduğu anlamına gelmez. Zira bu söz kadının hassas, nazik ve nazenin yaratılışına bir atıftır. Bu hadis öncekinin girdiği kaynaklara "Kadın kaburga/kürek kemiğinden yaratılmıştır" (Buhârî 64:2, 3153) şeklinde de girmiştir ki, bu aynen "İnsanoğlu aceleci bir yaratılışa sahiptir" (79/Enbiya: 37) veya "Allah sizi güçsüzlükten yaratmıştır" (88/Rûm: 54) âyetine benzer bir kullanımdır ve elbette mecazdır. Mİ
)
Zümer 5:
- Allah(cc), gökleri ve yeri hikmetle ve hak bir gaye ile yarattı. Devamlı sürette geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar. Güneş ve ay'ı da sizin hizmetinize veren O'dur. Onlardan her biri belirli bir süreye kadar akarcasına hareket ederler. İyi bilin ki, O aziz ve gafur'dur.
(
Bu âyette geçen tekvir: “Baş gibi yuvarlak bir cismin etrafında bir şeyi, mesela sarığı dolaştırıp sarmak” demektir. S. Kutub der ki: “Bu tekvir tabiri, arzda görünen müşahhas bir durumu tasvir etmektedir. Yerküre, güneşin karşısında kendi mihveri etrafında dönmektedir. Arzın yuvarlak olan sathından, güneşe karşı olan kısmını aydınlık kaplar ve gündüz olur. Fakat bu aydınlık kısım devam etmez; çünkü arz dönmektedir. Yer hareket ettikçe gece başlar ve üzerinde gündüz bulunmayan kısım karanlığa bürünür. Arzın sathı yuvarlak olduğu için, üstünde gündüz olan yerler de yuvarlaktır. Tabiatıyla onu takib eden gece olan yerler de yuvarlak olacaktır. Bir süre sonra öbür taraftan gündüz başlar ve gecenin üzerine dolanır. Ve bu hareket böylece devam eder: “Geceyi gündüze, gündüzü geceye dolar.” Kullanılan kelime, şekli çizmektedir (...) Yer‟in küre şeklinde oluşu ve dönmesi, tekvir tabirini son derece dakik bir tarzda tefsir etmektedir.”.SY
Muheet with reference to the Keys has said that “ غَفْرٌ ” (ghaf’r) means to cover somebody in such a wear
that protects him from garbage or unclean things etc. {M}. As such there are elements of safekeeping and
hiding in this word.
غَفْرٌ “ ” (ghaf’r): to hide behind a cover.
غَف رَ الْمَتَاعَ فِی الْوِعَاءِ “ ” (ghafaral mata’aa fil wi’aa’ee): to hide goods in some utensil {T}, and in this way
keep it safe.
اَ لمغِفْرَُ “ ” (al-mighfaru) and “ اَلْغِفَارَة ” (al-ghifaratu): armor built from iron rings that is worn underneath the
main armor and which covers the shoulders and neck so that the wearer can be kept safe from any attack
of a sword or a spear, etc.
اَلْغِفَارَة “ ” (al-ghifaratu): a band alike wear which women use on their heads so that their head wear is kept
safe from the oil in their hair. Then they also wear a cloth sheet over it.
اَلْجَمَّاءُ الْغَفِيْرُ “ ” (al-hamma’ol ghafitu): the hood that covers the entire head and thus keeps it safe {T}.
اَلغْفَرُْ “ ” (al-ghafru) and “ اَلْغُفْرَانُ ” (al-ghufraan) also mean the same thing {F}.
So this makes the meaning of “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) clear i.e. protection. When a nation adopts the wrong path then the effects of this wrong path start appearing gradually. But if a nation progresses so far down the wrong road that it is put into annihilation, and repents and adopts the right path, then it undergoes a double effect. One effect is that it is protected from annihilation and the good effects of the right path start appearing on the horizon. In order to make these good results permanent the issue of protection is also
quite necessary. This is like first adopting preventive techniques and then undertaking curative procedures. In the same way it is necessary for a healthy man to continue to take a regular diet of healthy food which can contribute to his development.
1) If a nation working on the wrong path at some stage wants to reform and turns for guidance and solace under the laws of Allah then such energy begins to form within itself which protects it from the former
wrong path. This is its “ مَغْفِرَة ” (maghfirat).
The process of reforming ones wrongs is called “ تَوْبَۃ ” (taubah). See heading (T-W-B).
2) A nation that follows the laws of Allah is protected from the machinations of the destructive forces which continue to plan the nation’s destruction. This is their “ مَغْفِرَة ” (maghfirat).
3) To create such forces within self that will protect from the effects of destructive elements by following the laws of Allah and collectively continue to provide the means of protection for a nation is to ask for Allah’s protection or “ مَغْفِرَة ” (maghfirat).
As such the author of Muheet says that “ اِسْتِغْفَارٌ ” (al-istighfaar) means to strive for reform through words and deed or to ask for Allah’s protection. “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) means to save a man from the punishment that he has rendered himself prone to by following a wrong path {M}.
Taj-ul-Uroos says “ غَف رَ الْاَمْ رَ بِغُفْرَتِہٖ ” (ghafaral amra bighuf’ratihi) means “he straightened the matter in such a way as was required to put it right” {T}.
We generally believe that “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) means for Allah to forgive the sins of a person. The concept of blessed forgiveness is against the concept of the Quran. With reference to the law of requital every deed has a consequence. Wrong deeds produce wrong results and good deeds produce positive results.
The act of blessing forgiveness for a wrong deed which is going have a wrong result is a meaningless thing. This concept is the product of the monarchy/dictatorships where the king/rules used to forgive the crime or faults of his subjects according to his will.
The Quranic reward for good deeds is the environment of jannat. This can only be achieved through good deeds and not through some benevolence. The Quran says that good deeds create a force within a person that protects him from evil forces. This is the Quranic meaning of “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) of Allah.
We see that a weakened man is quickly attacked by some disease than others. This means that this man’s protective or defensive forces have become weak hence he cannot fight the germs successfully. The only cure is that this man develops enough strength to fight the germs and defeat them. The creation of such protective forces within oneself is called “ اِسْتغَْفاَرٌ ” (istighfaar). Obviously this strength cannot be obtained simply by repeating words like “َ اَستْغَفْرُِ لله ” (astaghfirullah) over and over again over some bead string.
This can be obtained only through deeds that can develop the growth of a person.
Allah is Merciful i.e. by following His laws this sort of energy can be created and it is incumbent upon the momins that they continue to do this “ اِسْتَغْفَارٌ ” (istighfaar), i.e. do good deeds that create this protective force within themselves.
As such the Quran says “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) in (2:221) and “ غُفْرَانٌ ” (ghufraan) in (2:285). These words mean protection and sanctuary.
غَافرٌِ “ ” (ghaafir) in ( غَفُوْرٌ “ ,( 7:155 ” (ghafoor) in (7:153) and “ غَفَّارٌ ” (ghaffar) in (20:82) would mean one who provides protection with the difference that “ غَافرِ ” (ghaafir) is a verbal noun or gerund and “ ”غَفُوْرٌ (ghafoor) and “ غَفاَّرٌ ” (ghaffaar) are nouns of exaggeration.
As has been said under the heading (Ain-F-W), “ عَفْوٌ ” (afwun) means to remove the effects of the bad deeds after punishment.
مَغْفِرَة “ ” (maghfirat): to protect one even from the beginning of those effects.
As such the Quran has used “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) against punishment in (2:175), (3:128).
In verse (2:268) of Surah Al-Baqrah “ مَغْفِرَة ” (maghfirat) has been used against “ فَقْرٌ ” (faqroon) to means protection from deprivation and poverty.LUQ
)
Zümer 4:
- Eğer Allah(cc) bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. Ama O, bunu dilememiş ve evlad edinmemiştir. O bundan münezzehtir, yücedir. Tek hakimdir.
(
Evladı olmak, eşi olmayı da gerektirir. O, eşten münezzehtir. Evlat ihtiyacı noksanlığın, âcizliğin de alâmetidir. Fani varlıklar, öldükten sonra isimlerini ve nesillerini devam ettirmek ihtiyacı ile evlat isterler. Allah bütün bunlardan münezzehtir. Faraza evlat edinmek isteseydi bile, yeryüzündeki insanlar ve diğer mahlûklara gelinceye kadar, semadakilerden, melaikelerden edinirdi. Ama böyle bir şey varit değildir.SY
Bunun anlamı şudur: Allah sonsuz kudret Sahibi olduğundan dilediği her şeyi yapabilir veya dilediğine sahip olabilir. Demek ki eğer isteseydi “Kendine bir çocuk edinebilirdi” (Hz. İsa'nın “Allah'ın oğlu” olduğu şeklindeki Hristiyan doktrinine işaret). Ancak O, “sınırsız kudret ve ihtişam Sahibi” olduğundan -yani tam bir mükemmeliyete sahip ve bütün eksikliklerden münezzeh olduğundan- haddizatında (ipso facto) çocuk edinme isteği veya ihtiyacının taşıdığı noksanlıktan da uzaktır, bu da O'nun bir “erkek çocuk” sahibi olması ihtimalini mantıksal olarak dışlamaktadır. ESED
)
Zümer 3:
- İyi bilin ki, saf ve temiz bir inanç, yanlız Allah(cc)'a yapılır. Allah(cc)'tan başka bir takım hamiler edinerek :' Biz bunlara sırf bizi Allah(cc)'a daha da yaklaştırsın diye kulluk ediyoruz' diyenlere gelince, elbette Allah(cc), onların hakkında ihtilaf ettikleri hususlarda, aralarında hükmünü verecektir. Allah(cc), yalancı ve ısrarla inkarı seçmiş kişilere hidayet nasip etmez.
(
Bu değinme, yalnız azîzlere/velîlere, meleklere ve “putlaştırılmış” kişilere tapınma ile sınırlı olmayıp aynı zamanda bunların sembollerine (heykel, resim, mumya, vb.) ve hayatta olmayan kişilerin gerçek veya temsîlî kabirlerine tapınmayı da kapsamaktadır. Bütün bu uygulamalar, tapınmada bulunanın, kendisi ile Allah arasında “aracılık” umuduna dayandığından Allah'ın ilim ve adalet sıfatlarıyla çelişir ve bundan dolayı, -yaygın bir kabul görmesine rağmen- Kur’an tarafından şiddetle reddedilir.ESED
)
Zümer 1-2:
- Bu ilahi kelamın indirilişi, aziz ve hakim(mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi) olan Allah(cc)'tandır. Hakikatı tümüyle ortaya koymak için bu Kitabı indiren Biziz. Öyleyse, halis bir inançla (imanını saf ve temiz tutmaya çabalayarak) sadece Allah(cc)'a kulluk et.