Bakara 58-59:
- Yine bir zamanlar :' Şu beldeye girin ve canınızın istediği yiyeceklerden bol bol yiyin!. Ama belde girişinde tevazu içinde girin ve -Bizi Affet!(حِطَّةٌ)- deyin, Biz de sizin hatalarınızı affedelim. Sonuçta yerinde ve tutarlı davranış sergileyenlere (الْمُحْسِنِينَ) ikramımızı arttıracağız' demiştik. Ama o zulmetmeye şartlanmış olanlar kendilerine verilen sözü başka bir sözle değiştirdiler. Bunun üzerine Biz de yoldan çıkmalarının karşılığı olarak gökten üzerlerine bela indirdik.
(
H-Te-Te ح ط ط
اَلْحَط “ ” (al-hutt): the root actually means to take down from above and place it down {M}.
الحَْطَ “ُّ ” (alhutto), “ُ الاْحِْتطِاَط ” (al-ihtetaat): to unload luggage etc. from a transport as a camel or donkey or some vehicle.
حَط فیِْ مَکَانٍ “ ” (hutta fi makan): he got down somewhere.
اَلمْحَطَ “ُّ ” (al-mahutt): destination, a place to stay.
حَطَّ الرَّجُلُ يَحُط “ ” (hutar rajulo yahut): he got down from above.
اَلحْطُاَءطِ “ُ ” (al-hutaa-it): man of small height {T}.
In surah Al-Baqrah verse 2:58 where the Bani Israel have been told to enter the city victoriously, it is also said “ٌ وَقوُْلوُْا حِطۃَّ ” (waqulu hitta) which means to go and settle in this city, and pray that days of our wandering in the wilderness may come to an end. Let our traveling goods be unloaded and let us live comfortably.
Raghib says “ حِطَّۃ ” (hitta) is the same as “ حُط عنَاَّذنُوُْبنَاَ ” (hutta unna zunubana): unload our sins from us, remove our sins from us. This too means that we may be pardoned and our days of gypsy life may be over.LUQ
)
Bakara 55-57:
- Ve yine bir zamanlar :' Ey Musa(as), Allah(cc)'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız' demiştiniz ve siz daha şaşkın şaşkın çevrenize bakınırken sizi ceza yıldırımı çarpmıştı. Ama siz ölü bir toplum haline geldikten sonra sizi tekrar diriltik ki belki şükredesiniz. Ve bulutların sizi gölgeleri ile ferahlatmasını sağladık, ayrıca :' Size rızık olarak verdiğimiz güzel şeylerden yararlanın' diyerek kudret helvası ve bıldırcın gönderdik. O soydaşlarınız işledikleri günahlarla Bize hiç bir zarar vermediler ama kendilerine yazık ettiler.
Bakara 53-54:
- Yine doğru yolu bulmakta kılavuz edinmeniz için Musa(as)'a hakkı batıldan ayıran Kitap'ı vermiştik. Musa(as) kavmine demişti ki:' Ey kavmim!,şüphesiz siz, buzağıyı ilah edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Sizi eşsiz-örneksiz yoktan vareden Yaradıcınıza yönelerek af dileyin ve böylece içinizdeki kötülükleri yokedin. Böyle yapmanız eşsiz Yaratıcının katında daha hayırlıdır'.
Bakara 50-52:
- Bir zaman da denizi yarmış, ve sizi kurtarmış, gözlerinizin önünde de firavunun kadrosunu boğmuştuk. Bir zaman da Musa(as)'a kırk gece süren bir randevu vermiştik, ve siz onun ardından bir buzağıya tapmaya başlamıştınız ve zalimlerden olmuştunuz. Ve sizi bunun ardından bir defa daha affettik ki, belki şükredersiniz diye.
Bakara 49:
- Ve oğullarınızı öldürüp kadınlarınızı sağ bırakan, size azapların en kötüsünü yaşatan firavun hanedanının elinden kurdardığımız günleri hatırlayın. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir bela(imtahan ve tecrübe)(بَلاء) vardır.
(
İsrail Oğulları’nın maruz bırakıldığı bu iş-kenceli hayat için Kur’ân-ı Kerim belâ tabirini kullanmaktadır. Belâ, “deneme, imtihan, tecrübe” demektir. Bu deneme, hayırla da olur, şerle de. Başlangıcı itibariyle genellikle şer ve mihnet manâsını tazammun eder. Böyle bir mihnet ve şer acı ve zor da olsa, bilhassa mü’minler için neticesi itibariyle büyük hayırlar doğurur. Bu, fert seviyesinde de, toplum seviyesinde de aynıdır. Bu şer ve mihnetin içinde insanlar buna sebep olan yanlış düşünce, inanış ve davranışlardan kurtulur, gerçeğe ulaşır, pişer, olgunlaşır, acılara dayanıklı hale gelir ve genellikle dünyada da artık en sonunda bir kurtuluşa erer veya erdirilir. Neticesi itibariyle getireceği hayırdan dolayı, Kur’ân-ı Kerim, “aleyküm (sizin aleyhi-nize)” değil de, “leküm (sizin için)” tabirini, lehtelik ifade eden lâm harf-i cerini kullanmaktadır. Bundan, onların böyle bir musibeti bizzat kendi amelleri, yoldan çıkmaları sebebiyle hak ettikleri manâsı da çıkar. Fakat Allah, mü’minleri sürekli olarak böyle bir işkence altında tutmaz ve ceza-larını çektikten sonra onları selâmete çıkaracak bir yola sevk eder.AÜ
It was a trial of their character. They were made to pass through the fire of the test to see whether they were pure gold or a base metal. Moreover, they were put to the test to see whether they would be grateful to Allah after their miraculous escape. ET
بَلاءٌ “ ” (balaun), “ ابَتلَاءٌ ” (ibtela-un).
Raghib says this word has two meanings:
- To obtain information about one’s welfare or to acquire information about him.
- For the real condition of something to become known, whether good or bad.
When the word is used for God, it would have only the second meaning, because God knows it all, and one cannot even imagine that He is unaware of any condition {T, R}. Therefore, the word’s basic meaning is to portray the reality.
بَلِیَ “ ” (bali), “ يَبْلٰی ” (yabla) is used for a cloth to become old and worn. Because when a cloth has been worn out, its real condition comes to light. Therefore “ ابلَاءٌَ ” (bala) is used for a man’s real personality to come out during times of difficulties and misery. But it does not necessarily mean that identity of everything has to be bad. It can also be good. That is why it could also mean the real personality of someone during happy times. There are two times when a man’s reality becomes manifest, times of misery and times of happiness. At both these times, his real self appears.
اَلْمُبَالا ه “ ” (al-mubalah): to boast, or to pride oneself as to the better position in life against another {M}.
اَبْتَلا “ ” (ibtelaa): to select, to choose {T}.
In surah Al-Baqrah, the Bani Israel has been told Pharaoh’s nation perpetrated different excesses on you, but We delivered you from their oppression.
2:49 the deliverance from their oppression provided the
opportunity to watch how you behave upon getting freedom کُم وَفِیْ ذَلِ بَلاء مِّن رِّبِّکُمْ عَظِﻴْمٌ
The struggle between Right and Wrong goes on. In this struggle we get familiar with different facts of life. Sometimes one is faced with trying aspects and at other times with peaceful aspect of life’s happiness. This has been described by the Quran as “ اَبْتَلٰی ” (ibtela), meaning the different faces of life
which keep appearing. In surah Al-Fajr, this meaning is made clear (see 89:15-16). This way man can determine as to see how far his capabilities go, because he can only face the difficult aspects of life to the extent to which his latent qualities have developed. These hurdles that he faces are actually a man’s opportunities for development of his own personality. This is what “ اَبْتَلٰی ” (ibtela).LUQ
)
Bakara 47-48:
- Ey İsrail oğulları!, Size verdiğim nimetleri ve (bir zamanlar) sizi bütün milletlere üstün kıldığımı hatırlayın. Ve hiç kimsenin hiç kimse adına birşey ödeyemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve kendisine de yardım edilmeyeceği bir günün dehşetinden sakının!.
(
It refers to the period when the Israelites were the only people in the world who possessed the knowledge of the Truth from Allah and were, therefore, made leaders of the people of the world and were required to invite all other nations to His submission and to guide them on the Right Way. ET
In this verse the Israelites have been warned to guard against their wrong notion about the Hereafter, for this was the main cause of their degeneration. They were under the delusion that they would win salvation just because they were the descendants of great Prophets and had relations with great saints and pious and righteous people. That is why they neglected we religion and involved themselves in sin. Here they are being disillusioned and warned that they will not escape the consequences of their evil deeds by virtue of their relation with some holy person or his intercession in their behalf. That is why immediately after reminding them of the favour (v. 47) they have been warned that they shall be punished like the guilty people who lived in this world without belief in the Hereafter. ET
)
Bakara 45-46:
- Sabır ve Kuran'ın temel dusturlarına sıkı sıkı sarılarak(وَالصَّلاَةِ) yardım isteyin (وَاسْتَعِينُواْ).Ancak bu huşu duyanlardan başkasına ağır gelir. Onlar kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini bilen ve bunu kabullenen kimselerdir.
(
https://teheccutzamani.blogspot.com/2022/06/blog-post_22.html
Ain-W-N ع و ن
عَ وْنٌ “ ” (aun): help, also helper {M}.
عَوَانٌ “ ” (awanun): middle aged, i.e. a man between his younger days and old age {T}.
The Quran says:
2:68 That cow is neither young nor old but in between. لَا فَارِضٌ وَ لَابِکْرٌ عَوَانٌ بيَْنِ ذَالِکَ
مُتعََاوِنۃَ “ٌ ” (mutaa’winatun): a woman who is not young but her body is well knit and does not reflect the age {T}, i.e. she does not have the flamboyance of early adulthood, nor the effervescence of young age, nor the weaknesses of old age. She has reached the maturity of middle age as far as her mind is concerned but her body is still very attractive.
اسِْتعََانَ “ ” (ista’aan): to wish for moderation and balance for oneself and seek somebody’s helped to
achieve this end (1:4). By this count Allah is called “ اَلْمُسْتَعَ انُ ” (al-musta’aan) in (21:112).
اَعَانَ “ ” (a’aan): to help somebody (18:95).
تعََاوَنَ “ ” (ta’aawun): to help one another, or to co-operate (5:2).
Keeping the above given meaning of “ اِسْتعََانَ ” (ista’ana) in mind, verse (1:4) gets very clear:
1:4
we spend all our might and capability according to the laws of Allah and want moderation within ourselves through them
اِيَّاکَ نَعْبُدُ وَاِيَّاکَ نَسْتَعِيْنُ
Hence it means the moderation that has both maturity and beauty in proper balance. These two wishes go to make a cycle for our life and turn our capabilities with the help of laws of Allah into a perfect balance and make us use our abilities according to the laws of Allah, through which the universal humanity can attain that balance. This attained through resolute obedience of the Quranic values.
That is why it has been said:
2:45 through resolution and salaat, achieve the maturity and
balance in your capabilities وَا يْنُوْا سْتَعِ بِالصَّبْرِ وَالصَّ لو ة Only this way you can be successful and only by this way you can be helped. This begets the help of
Allah (47:7).
Wherever cooperation has been exhorted in the Quran in the works of virtue, this will mean the same cooperation as noted earlier. If someone lacks some ability, then he should be helped in overcoming the weaknesses and this can be turned into his strengths through training and help.LUQ
)
Bakara 44:
- İnsanlara iyiliği emrediyor, fakat kendinizi unutuyorsunuz, halbuki size verilen kitabı okuyup duruyorsunuz!. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?
(
Başkalarına iyiliği emrederken aynısını yapmamak ve kendisini o iyilikten mahrum bırakmak, başkalarına yaptığı nasihatı bizzat tutmamak, insanın bile bile kendisini tehlikeye atıp âdeta azaba razı olması, kendi kendisini ve söylediklerini fiilen yalanlaması, ilmini, irfanını hiçe sayması demektir. Yapmadığını söylemek veya söylediğini yapmamanın kalblerde hiçbir tesir meydana getirmeyeceği açıktır. Öyleyse, başkalarına iyiliği emrederken onu bilfiil yerine getirmemek, tam manâsıyla akılsızlıktır. Ahd-i Atik’in farklı yerlerinde olduğu gibi, İncillerde de Hz. İsa’nın kendi dönemindeki Ya-hudi ulemâsına, Kur’ân’ın ikaz buyurduğu aynı hususlarda çok daha ağır ifadelerle tekdirde bu-lunduğunu okuyoruz:
Yazıcılar ve Ferisîler, Musa’nın kürsüsünde otururlar; bundan dolayı size söyledikleri bütün şeyleri yapın ve tutun; fakat onların işlerine göre yapmayın; çünkü söylerler ve yapmazlar... Bütün işlerini insanlara görün-mek için yaparlar... Ziyafetlerde üst yeri ve havralarda baş yerleri ve çarşı meydanlarında selâmları ve insanlar tarafından “rabbi” diye çağrılmayı severler... Vay başınıza Yazıcılar ve Ferisîler, ikiyüzlüler! Nanenin, anasonun ve kimyonun öşrünü (zekât) veriyorsunuz ve Şeriat’ın daha ağır işlerini, adaleti, merha-meti ve imanı bırakıyorsunuz. Onları yap-malı idiniz, bunları da bırakmamalı idiniz. Ey kör kılavuzlar, siz küçük sineği süzerek ayırırsınız, fakat deveyi yutarsınız... Siz ba-danalı kabirlere benzersiniz ki, dıştan güzel görünürler, fakat içten ölü kemikleri ve hertürlü murdarlıkla doludur. (Matta, 23: 2–3, 6–7, 23–24, 27)
Kur’ân’ın söz konusu ikazları, tabiî ki sade-ce herhangi bir dinin ulemasına değildir. Aynıikazlar, dolaylı olarak Müslümanlara da yapıl-maktadır.AÜ
)
Bakara 41-43:
- Bunun için de geçmişte size indirdiğim (tevrat'ı) doğrulayıcı nitelikte olan bu vahye inanın, ve onun gerçekliğini inkar edenlerin öncüsü siz olmayın!. Mesajlarımı basit çıkarlar karşılığı satmayın ve Bana, yanlızca Bana karşı sorumluluk hissi taşıyın. Hakkı batılla örtüp de bile bile hakkı gizlemeyin. İlahi düsturları sıkı sıkı takip edin ve karşılıksız yardımda bulunun. Allah(cc)'a rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin.
(
In order to understand this verse, it should be kept in mind that the Arabs were generally illiterate and uneducated people. As against them, education was common among the Jews, who had among them great scholars renowned even beyond Arabia. That is why the Arabs were overawed by the scholarship of the Jews, more so because their scholars and rabbis made a great show of their learning and piety and reinforced it with the practice of charms and amulets. The people of Madinah in particular were overawed by the learning of the Jews, for they were surrounded by big Jewish tribes and came in contact with them day and night. As a result, they were immensely influenced by them just as illiterate people usually are influenced by the neighbours who are more educated, more civilized and more religious in character.
Such were the conditions when the Holy Prophet upon whom be peace) presented himself as a Prophet and began to invite the people to Islam; naturally the illiterate Arabs turned to the Jews for guidance in this matter, and said: "You are the followers of a Prophet and possess a Book, so tell us what you think of this man and his teachings, who claims to be a Prophet." This question was repeatedly asked of the Jews by the people of Makkah, and when the Holy Prophet came to Madinah, here also many people visited the Jewish scholars again and again to ask them the same question. But their scholars never gave them the right answer. For they could not say that the doctrine of Tauhid that Muhammad (upon whom be Allah's peace and blessings) was preaching was wrong, nor that the knowledge which he imparted about the Prophets, scriptures, angels, and the Hereafter was wrong, nor that there was something wrong about the moral principles that he taught. They were neither ready to admit in plain words the righteousness of the teachings of the Holy Prophet; nor had they the courage to refute it openly; nor were they willing to profess the Truth candidly. Instead, they devised a subtle strategy to oppose it: they created one suspicion or the other about the Holy Prophet, his followers and his mission; they would concoct allegations against him and his followers and make false propaganda against them or raise frivolous objections so as to involve them in useless discussions. That is why they have been warned not to conceal the truth by covering it with falsehood, nor suppress it by spreading suspicions and by raising silly objections, nor mix it up with falsehood. ET
)
Bakara 40:
- Ey İsrailoğulları, Size bağışladığım o nimetleri hatırlayın ve Bana verdiğiniz sözü tutun ki Ben de sözümü tutayım; ve Ben'den, yanlız Ben'den sakının (فَارْهَبُونِ).
(
Rehb için bkz. 67/Kasas: 32, not 40. Bu hatırlatma Ümmet-i Muhammed'e bir uyarıdır: Siz de size emanet edilen vahye Ümmet-i Musa'nın yaptığını yaparsanız, Ben de size onlara davrandığım gibi davranırım.MI
R-He-B ر ه ب
رَهْبٌ “ ” (rahb), “ رُهبٌْ ” (rohb), “ رَہَبٌ ” (rahab), “ٌ رُہبْۃَ ” (ruhbah), “ رَہْبَۃ ” (rahbah), “ رُہبْاَنٌ ” (ruhbaan). This root means a fear which has caution in it, like one is afraid of burning and that is why we fear fire. الَمْرَہْوُ ب“ ” (al-marhoob), “ الَرہَّ ب ” (ar-rahib): lion {T}. It also means to become weak.
الَرہَّ ب“ ” (arrabu) “ اَلرُّہْبٰی ” (ar-ruhba) means a she-camel which is weak and tired after a journey. رَہِبَ الْجَمَلُ “ ” (rahibal jamal): camel rose or stood up but again sat down due to weakness {T}. الرَہَّبْانَيۃَِّ “ ” (ar-rahbaaniyyah): includes all elements such as fear, caution, weakness, etc. in monastic, i.e. due to the fear of God, giving up all the pleasures of life [“ اَلاْرَہْاَ ب ” (al-arhaab): birds who do not prey {T}] and thus become weak, this sort of puritan is called “ الَراَّہ ب ” (ar-raahib), its plural is “ ”رُہبْاَنٌ (ruhbaan) in 9:31. Some think that “ رُہبْاَنٌ ” (ruhbaan) is a Persian word, and it is a compound of the words “ْ رهُ ” (ruh) and “ باَن ” (baan) which means a puritan {T}. This could be a Persian word because they too used to practise monasticism.ELQ
)
Bakara 39:
- Küfre saplanıp ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar ateşe mahkumdur ve orada temelli kalacaklardır.
Bakara 37-38:
- Ve nihayetinde Adem(as), Rabbinden (yol gösterici) sözler aldı(فَتَلَقَّى). Ve Allah(cc) onun tövbesini kabul etti. Çünkü yanlız tevbeleri kabul eden ve rahmeti sonsuz O'dur. Ve dedik ki :' -Hepiniz buradan çıkıp gidin!- , ama bununla beraber size yol göstericiliğimiz devam edecektir ve Benim yol gösterici mesajlarıma uyanlar için artık ne korku vardır , ne de üzüntü'.
(
Hz. Âdem (a.s.), sürçmesi karşısında, şeytan gibi mazeret aramaya, kendini savunmaya git-medi ve diretmedi. Büyük bir pişmanlık duydu ve bağışlanması adına kapıyı araladı. Bunun karşılığında Cenab-ı Allah (c.c.), ona bazı kelimeler ilham etti. Burada “kelimeleri alma” manâsında geçen telakka(فَتَلَقَّى) sözcüğünde telkin manâsı vardır. Hz. Âdem, pişmanlık ve vicdanî ızdırabı içinde kendisine bazı kelimelerin ilham ve telkin edil-mekte olduğunu anladı ve bunları alıp, Rabbisine derhal tevbe etti. Bu kelimeler, üzerinde müfes-sirlerin çoğunun ittifak ettiği üzere, A’râf Sûresi 23. âyette geçen, meâlen: “Ey bizim Rabbimiz! Biz, kendi kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize hususî rahmetinle muamelede bulunmazsan, hiç şüphesiz biz ebedî kaybedenlerden oluruz!” tevbe ve istiğfar sözleridir.İhtimal, İsrailiyattan etkilenmeyle olacak, Hz. Âdem’in şeytanın iğvasına kapılmasında eşi Hz. Havva’nın önemli tesiri olduğunu ileri sürenler vardır. Hattâ Kitab-ı Mukaddes’te (Tekvin, 3: 1–6) hadise bütünüyle bu çerçevede anlatıldığı için, bilhassa Orta Çağlar Hıristiyanlığında kadın, ta-mamen günahkâr bir varlık olarak görülmüş ve aşağılanmıştır. Halbuki Kur’ân-ı Kerim, mesele-yi öncelikle Âdem merkezli takdim buyurur ve bu âyetten de (No. 41), Rabbisinden kelimeleri alıp, birinci derecede tevbe ve istiğfar etmesi ge-rekenin o olduğu anlaşılmaktadır. Naklettiğimiz A’râf Sûresi 23. âyetinde ise birinci şahıs çoğul zamiri kullanıldığından, Âdem ve eşinin birlikte tevbe ve istiğfarda bulunduğunu anlıyoruz.AÜ
)
Bakara 36:
- Ama şeytan onların ikisini de yoldan çıkardı ve böylece sahip oldukları konumu yitirmelerine sebep oldu. Bu yüzden Biz:' İnin ve bundan böyle birbirinize düşman olarak yaşayın ve yeryüzünü bir müddet için mesken edinip orada geçiminizi sağlayın' dedik.
(
Birbirine düşman olan sadece insanoğlu ve şeytan soyu değil, aynı zamanda insanlar içerisinden şeytana uyan "şeytan taraftarları" ile Allah'a itaat eden "Allah taraftarları " dır. Ne ki Âdem ve eşi temsilinde olduğu gibi, şeytan taraftarı olmadığı hâlde şeytana aldananlar da var. İşte böylelerine günahına af dileyen Âdem ve eşi örnek gösterilmektedir. MI
)
Bakara 35:
- Ve sonra dedik ki:' Ey Adem, sen ve eşin cennete (bu bahçeye) yerleşin, orada canınızın çektiği herşeyden yiyin için, fakat şu ağaca (الشَّجَرَةَ) yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz'.
(
Eşiyle birlikte Hz. Âdem’in yerleştirildiği cennet gibi, yaklaşmaları yasaklanan ağaç konu-sunda da farklı mütalâalar vardır. Cenab-ı Allah bu ağacı Hz. Âdem’e yasaklarken, söz konusu yasağa uyma karşılığında onun acıkmayacağını, susamayacağını, çıplak ve güneşin sıcaklığına maruz kalmayacağını beyan buyurmuştur (20: 118−119). Şeytan da, insanı bu ağaca yaklaşmaya ikna etmek için, onun ebediyet ağacı ve yok ol-mayacak bir mülk-hükümranlık olduğunu (20: 120), Allah’ın bu ağacı ona melik olarak cennette ebedî kalmaması (7: 20) için yasakladığını ileri sürmüştür. Bütün bu hususlarla birlikte, ağaca yaklaştıktan sonra insanın düştüğü durumu (av-ret yerlerinin açılması ve utançla buraları örtme-ye çalışması (7: 22) ve ağaç manâsı verilen şecere (الشَّجَرَةَ) kelimesinin “soy” anlamına da geldiğini dikkate aldığımızda, yasaklanan ağacın insan fıtratının en temel özelliklerinden olan ebediyet adına tenasül yoluna başvurma olabileceği akla gelebilir. Acıkmama, susamama, sıcağa ve çıplaklığa maruz kalmama gibi hissiyatın hatırlatılması, eğer bir halin, ortaya çıkacak bir vakıanın tasviri değil de, böyle bir hatırlatma gerçekten yapılmışsa, bu takdirde, bunların ya Hz. Âdem’e önceden öğretilmiş olması veya Hz. Âdem’in bunları daha önce hissetmiş olması gerekir. Bu ikinci durumda, eşiyle birlikte Hz. Âdem’in konduğu cennet, insanın tam bir yeryüzü varlığı haline gelme sü-recinde bir his, bir duyuş, bir idrak, bir hâl boyu-tu ve âlemi olabileceği gibi, yasaklanan ağaca da, onda potansiyel olarak bulunan bütün bu hisleri harekete geçirip, onu fizikî-biyolojik ergenliğe ulaştıracak bir faktör, bir sebep olarak da bakıla-bilir. Cennet tenasül yeri olmadığından, artık te-nasüle açık bir varlık Cennet’te kalmayacak veya cennet halini daha fazla koruyamayacaktır. Cenab-ı Allah’ın Hz. Âdem’e ve eşi Hz. Havva-ya koyduğu bir ağaca yaklaşmama yasağı, Din’e ait bir yasak değil, Şeriat-ı Tekvinî veya hayat kanunlarına ait bir yasaktı. Bu yasağı işlemekle Hz. Âdem ve Hz. Havva dinî bir yasağı çiğne-miş ve günaha girmiş olmadılar. Çünkü, gelecek olan 38’inci âyette buyrulduğu üzere, insan için daha henüz Din gönderilmemişti. Ayrıca, yuka-rıda arz edildiği üzere, Cenab-ı Allah (c.c.), söz konusu yasağa uymanın cezası olarak acıkma, susama, çıplaklığa ve sıcağa, soğuğa maruz kalma gibi dünyevî sıkıntıları beyan buyurmaktadır ki, bütün bunlar, ağaca yaklaşmama yasağının hayat kanunlarına ait bir yasak olduğunu anlamak için kâfidir. Bu kanunlara uymamanın karşılığı ise, eğer Din’le ve Âhiret’le alâkalı değiller ise, dünyada görülür. Böyle bir yasağa uymama, peygamberlerin ismet (günahsızlık) sıfatını ihlâl etmez. Ayrıca Hz. Âdem, eşiyle birlikte kendisine bu ya-sak konduğunda peygamber de değildi ve henüz ortada peygamberlik vazife ve misyonu yoktu.AÜ
)
Bakara 34:
- Sonra meleklere :' Adem(oğluna) hürmet edin' dediğimizde, İblis hariç, hürmet ettiler. O , ise böbürlenerek nankörlerden oldu.
Bakara 33:
- Allah(cc):'Ey Adem(as), bu şeylerin isimlerini onlara bildir(أَنبِئْهُم)' dedi ve, Adem(as) onlara bildirince, Allah(cc):' Size -göklerin ve yerin gizli gerçeklerini, açıkladıklarınızın ve gizlediklerinizin tümünü yanlız ben bilirim- dememiş miydim?' dedi.
(
Bilginin öğretilmesi [ta'lim) Allah'a isnat edilirken, bilginin aktanlması (inbâ/ أَنبِئْهُم) insana isnat edilir. Dilin insan düşüncesinin deposu olduğu hatırlanacak olursa, ilk insanın düşünce dağarcığını Allah'ın doldurduğunu, yani düşüncenin ilk sermayesini insana Allah'ın verdiğini ifade eder. İnsan ilk sermayenin veriliş amacına sonradan sadâkat de gösterebilir, ihanet de edebilir. MI
Bu ifade şöyle de yorumlanabilir: Ben, insanın fesatçılığı ve kan dökücülüğü konusunda açığa vurduğunuz endişeleri bildiğim gibi, kendinizi bu makama Âdem'den daha lâyık görme hususunda gizlediğiniz duyguları da çok iyi bilirim.MI
İnsan, denebilir ki, yeryüzünde var edildiği günden bu yana orada bozgunculuk çıkarmak ve kan dökmekten geri kalmamıştır. Hemen her za-man insanların çoğunluğunu, Allah’a inanmayan veya O’nu gerektiği gibi takdir etmeyip şirk koşarak inananlar oluşturmuştur. Bununla birlikte, meselâ 100 meyve çekirdeği, çekirdek olarak kaldığında sadece 100 çekirdek değeri taşır. Fakat toprak altına konup çimlenmeğe bırakıldığında, 80’i çürüyüp gitse bile 20’si ağaç olsa, bu 20’nin değeri 100 çekirdekten kat kat fazla olur. Veya, 100 tavus kuşu yumurtası, yumurta olarak kal-dığında işte o kadar bir değeri haiz olacaktır. Fakat bir anne tavusun altına konduğunda, di-yelim ki 80’i bozulup 20 tavus bile çıktı; işte bu 20 tavus, 100 yumurtadan çok daha değerlidir. Aynen bunun gibi, insanlığın iman, ahlâk, ilim ve faziletle donanmış kesimi %20 de olsa, bu %20, hem sadece tamamı mücerret ‘çekirdek’ insandan, hem de %80 bozulmuş insandan daha değerli olduğu için, insanın yaratılıp yeryüzünde test ve terbiyeye tâbi tutulması hayır yanı çok daha ağır basan bir hadisedir. İhtimal ki melekler başta bunu görememişlerdi; fakat insandaki potansiyel zenginlik kendilerine belli olunca onu tam bir gönül rahatlığıyla kabullendiler.AÜ
)
Bakara 31-32:
- Ve Allah(cc), Adem(as)'e herşeyin ismini(الأَسْمَاء) öğretti, sonra onları meleklerin önüne koydu ve :'Dedikleriniz doğruysa, haydi bunların isimlerini bana söyleyin bakalım' dedi. Melekler de:' Sen kudret ve egemenlikte kusursuz ve eksiksizsin. Senin bize bildirdiğin dışında bizim bir bilgimiz yoktur. Sensin herşeyi bilen, gerçek hikmet sahibi' dediler.
(
Lafzen, “bütün isimleri.” Bütün dilbilimcilere göre isim terimi, “bir maddenin, bir eylemin veya bir niteliğin bilgisini temsil eden ayırd edici ifadeler”e (Lane IV, 1435); felsefe terminolojisinde ise “kavram’a işaret eder. Buradan hareketle, “tüm isimlerin bilgisi”nin, bu anlam örgüsü içinde, mantıkî tanımlama ve dolayısıyla kavramsal düşünme melekesine delalet ettiği sonucuna varabiliriz. Burada “Âdem” ile bütün bir insan soyunun kasdedilmiş olması, daha önce geçen, meleklerin “orada bozgunculuğa ve yozlaşmaya yol açacak birini mi” şeklindeki itirazlarıyla ve ayrıca 7:11 ile iyice pekiştirilmiştir.ESED
Bilginin öğretilmesi [ta'lim) Allah'a isnat edilirken, bilginin aktanlması (inbâ/) insana isnat edilir. Dilin insan düşüncesinin deposu olduğu hatırlanacak olursa, ilk insanın düşünce dağarcığını Allah'ın doldurduğunu, yani düşüncenin ilk sermayesini insana Allah'ın verdiğini ifade eder. İnsan ilk sermayenin veriliş amacına sonradan sadâkat de gösterebilir, ihanet de edebilir. MI
)
Bakara 30:
- Hani, senin Rabbin meleklere :' Ben yeryüzünde bir halife tayin edeceğim' demişti ve onlar da :' Yeryüzüne fesat çıkaran ve kan dökecek olan birini mi atayacaksın? Üstelik biz Sen'i hamd ile teşbih ve takdis edip dururken' dediler. Allah(cc) ta:' Şüphesiz, Ben sizin bilmediğiniz şeyleri de bilirim' dedi.
(
Surah Al-Baqrah uses “حُ ِّبَسُن” (nusabbihu) and “سُ ِّدَقُن” (nuqaddisu) together in (2:31), therefore also see heading (S-B-H),so that the meanings are very clear. Briefly, it would mean to go far out in order to make Allah’s program praise worthy. It would also mean to struggle very hard, or to strive utmost.LUQ
)
Bakara 28-29:
- Siz cansız iken size can veren Allah(cc)'a nasıl nankörlük edersiniz?. Sonra sizi öldürecek, ardından tekrar sizi diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz. Ayrıca, yeryüzündekilerin tümünü sizin için yaratan, sonra göğe yönelerek onu yedi katman halinde yaratan da O'dur. Nihayet herşeyin bilgisine sahip olan da O'dur.
Bakara 27:
- İşte bu fasıklar ki, Allah(cc)'la olan sözleşmelerini bozarlar, Allah(cc)'ın korunmasını emrettiği bağları kesip koparırlar, ve yeryüzünde ahlaki çürümeye sebep olurlar. İşte asıl hüsrana uğrayacak olanlar onlardır.
(
İnsanın Allah(cc)'la olan sözleşmesi Fatiha süresinde verilmiştir. Sözleşme şudur; insan, sadece Allah(cc)'a kulluk edecek ve sadece O'ndan yardım isteyecek, Allah(cc) ta kulunu doğru yola iletecekdir. Bu kadar yalın iki maddelik bir ana sözleşmedir. Altında da insanın imzası vardır (Tek sonunda -Amin- denilen süre. Bu bakımdan -Amin- insanın tasdiki, yani imzasıdır.). İnsan ahdini bozmadığı sürece, Yüce Rabbim de kulunu doğru yolda tutmaya devam eder. İnsan-Allah(cc) ilişkisinin en temeli budur. Tabii, en doğrusunu Yüce Rabbim bilir. Yüce Rabbim, güzel mesajını en iyi şekilde anlamak ve anlatmak nasip etsin.Amin.
)