Bakara 178-179:
- Ey iman edenler, cinayete kurban gidenler hakkında adil karşılık farz kılındı: Hüre karşılık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın. Bunun üzerine herkim kardeşi tarafından bağışlanırsa, bu bağış makul bir biçimde uygulanmalı, tazminatı da ona uygun şekilde ödenmeli. İşte bu Rabbiniz katından bir kolaylaştırma ve rahmetttir. Kim ki bundan sonra haddi aşarsa, onun için şiddetli bir azab vardır. Ey akıl sahipleri, kısasta (adil karşılıkta) sizin için hayat vardır. Sizden artık sorumlu davranmanız beklenir.
(
Kur’an, gerçek erdemliliğin sadece görünür/dış biçimlere ve törenlere sarılmaktan geçmediğini vurguladıktan sonra burada insanın davranış problemi ile ilgili yeni bir sayfa açmaktadır. Nasıl ki erdemlilik, doğru ve yararlı eylemler olmaksızın bir anlam ifade etmezse, bireysel dürüstlük de, topluluk içinde bireylerin sosyal hakları ve sorumlulukları ile ilgili, başka bir deyişle, bireyin toplum içindeki davranışlarını ve toplumun bireye ve eylemlerine karşı tavrını yönlendirmesi gereken pratik y asalar ile ilgili bir anlaşma olmadıkça sosyal anlamda gerçek bir etkinlik kazanamaz. Yasal düzenlemelerin İslam öğretisinde bu kadar önemli bir rol oynamasının ve Kur’an'm ahlakî ve ruhî öğütlerini sürekli olarak sosyal hayatın pratik alanlarına ilişkin buyruklarla örmesinin gerçek sebebi bu- dur. Şimdi herhangi bir toplumun karşı karşıya kaldığı en önemli problemlerden biri, üyelerinin hayatını ve bireysel güvenliğini korumaktır; o halde öldürme ve bunun cezası ile ilgili yasaların burada ağırlıklı olarak ele alınması, anlaşılabilir bir sebebe dayanmaktadır. (Akıldan çıkarılmamalıdır ki “Bakara Sûresi” Medine'de, yani Müslüman toplumun bağımsız bir sosyal birim olarak henüz yeni kurulduğu bir dönemde nazil olan ilk sûredir). Yukarıdaki ayetin başında geçen kısâs (adil karşılık) terimine gelince, işaret etmeliyiz ki bu terim -bütün klasik müfessirlere göre- musâvat ile hemen hemen eş anlamlıdır: yani, “bir şeyi (başka bir şeye) eşitlemek”; bu örnekte cezayı suça eşiüemek (veya uygun hale getirmek) — ki en doğrusu “adil karşılık” (İngilizcede “just retribution”) olarak çevrilebilir, yoksa (sıkça ve yanlış bir şekilde çevrildiği gibi) “misilleme” (İngilizcede “retaliation”) olarak değil. Kur’an'ın burada genel olarak “öldürme olaylarî’nı (fi'l-katlâ, lafzen, “öldürülme halinde”) ele aldığını görerek ve bu ifadenin bü-tün muhtemel cinayet olaylarını -taammüden öldürme, aşın tahrik altında öldürme, ihmal sonucu öldürme, kazaen öldürme vb - kapsadığı gözönüne alındığında, bir hayata karşılık başka bir hayatı almak (“misilleme” teriminde ifadesini bulan olgu), her olayda adaletin gereklerine uygun düşmeyebilirdi. (Bu, mesela bir kasda dayanmayan öldürme olaylarında yasal tazminat konusunun ele alındığı 4:92'de açıklığa kavuşturulmuştur.)Bu pasajın girişindeki “kısas” terimi ile bağlantılı olarak okunduğunda, “hür için hür, köle için köle, kadın için kadın” şartının sınırlı, lafzî anlamıyla alınamayacağı -ve bu niyeti taşımadığı- açıktır: çünkü bu, birçok öldürme olaylarını, mesela bir hürün bir köle tarafından veya bir kadının bir erkek tarafından öldürülmesini veya tersini dışarda bırakırdı. Böylece, yukarıdaki şart, Kur’an'da çok sık rastlanılan eksiltili ifade tarzının (îcâz) bir örneği olarak alınmalıdır ve onun sadece bir anlamı olabilir ki o da: “eğer hür bir adam cinayet işlerse, o hür adam cezasını görmelidir: eğer bir köle cinayet işlerse ...” vd. şeklinde olmalıdır— başka bir deyişle, statüsü ne olursa olsun, suçlu erkek veya kadın (ve sadece onlar) suça uygun düşen bir şekilde cezalandırılacaktır.ESED
Bu âyet cezayı emreden değil, cezalandırmada zulmü ve taşkınlığı yasaklayan bir âyettir. Zira zayıfın güçlüden öldürdüğü bir kişiye karşılık, güçlünün zayıfa karşı soykırıma yeltenmesi, yalnızca eski dünyada değil modern dünyada da sık görülen bir vahşettir. İslâm'ın üzerinde yükseldiği üç ayaktan biri olan "adaletin (diğer ikisi tevhid ve özgürlük) sağlanması için cezalandırmada denkliğin sağlanması esastı. Çünkü ölümle neticelenen cinayetler bazen de hata ile işleniyordu. Bu âyette de-taylandırılmayan bu problem Nisa 92'de aydınlığa kavuşturulmuştu. Yine yaralama, bir organa zarar verme vb. gibi cinayet cezaları da "âdil bir karşılık" bulmalıydı. Bu âyet, öldürülen köleye karşılık hür katilin öldürülemeye-ceği gibi alâkasız bir konuda delil olarak kullanılamaz. MI
Kısas, Kitab-ı Mukaddes’in de hükmüdür: “Bir adamı vuran, vurduğu ölürse, mutlaka öl-dürülecektir... Ve babasına yahut anasına vuran mutlaka öldürülecektir. Ve adam çalan, onu sat-mış olsun yahut kendi elinde bulunsun, mutla-ka öldürülecektir...” (Çıkış, 21: 12, 15–16.) Fakat Kitab-ı Mukaddes’te af hükmü yoktur. İslâm ise, kısası emretmekle birlikte, eğer öldürüle-nin velîsi, yani vârislerinden biri bile katili diyet karşılığı veya karşılıksız affederse, bu durumda kısas düşer.Modern hukuk ise, cezalandırma yetkisini şa-hıstan alıp devlete vermektedir. Oysa bu, devle-tin kendini şahısların yerine koyması demektir ki, fertlere zulümdür. Suç kime karşı işlenmişse, cezalandırma veya affetme yetkisi ona tanın-malıdır. Suçun kamu hukukunu ilgilendiren kısmı, onun ayrı bir boyutudur. İkinci olarak, modern hukukta bazı ülkelerde suçun işlenişi-ne ve daha başka faktörlere göre ölüm cezası da verilmekle birlikte hapis, genellikle uygulanan bir ceza şeklidir. Oysa İslâm, tam manâsıyla adalet temellerine oturur. Kanun karşısında hiç-bir can diğerinden kıymetli değildir. Âyette hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılı-ğı kadın denmesi, bir hür köleyi, bir erkek bir kadını öldürdüğünde onların öldürülmeyeceği manâsına gelmez. Mâide Sûresi’nde cana can (5: 45) denmekle bu konudaki genel hüküm ortaya konmuştu. Burada ise, Cahiliyye dönemindeki bir uygulamaya son verilmektedir. O dönemde, meselâ hür ve toplumda şerefli kabul edilen bir kişi öldürüldüğünde karşılığında bir-kaç kişi öl-dürülürdü. Âyet, bunu yasaklamaktadır.Suç müşahhas bir vakıa olduğu halde, modern hukukun genellikle uyguladığı hapis cezası mü-cerret bir cezadır. Oysa, cezanın da müşahhas ol-ması gerekir. İkinci olarak, suç ve ceza ayrı ayrıdeğil, bir arada düşünülmelidir. Suçlar bizzat bir fiil ve fiil türünden olduğu için İslâm’da cezalar da fiil türündendir; yağ kirini yine yağın tortu-sundan yapılan sabunun gidermesi gibi. Üçüncü olarak, suç ile ceza arasında mahiyet birliği olma-lıdır. Yani her suça kendi cinsinden ceza verilmesi gerekir. Meselâ hırsızlık suçu ile adam öldürme suçu mahiyetçe birbirinden farklıdır. Modern hu-kuk ikisine de aynı mahiyette, yani hapis cezasıverir; ayrılık sadece kemiyettedir. Oysa kemiyet, hiçbir zaman keyfiyet ve mahiyetin yerini tut-maz. İslâm ise, cezayı suçun mahiyetine göre tak-dir eder. Dördüncü olarak, İslâm’da ceza hukuku adalet ve merhamet esasları üzerine oturur; ayrı-ca, takip eden âyette kısasta hayat vardır buyu-rulduğu üzere, hem suçluyu, hem mazlumu, hem toplumu, hem de temel ahlâkî-manevî prensibi bir arada ele alır ve terbiye, ıslah edicilik, adalet, caydırıcılık, mazlum veya mağduru tatmin esas-larıyla diriltici mahiyettedir. Oysa hapis cezasında bir cezada olması gereken bu unsurların hiçbiri yoktur. Hapis cezası, ıslah etmediği gibi caydı-rıcı da değildir; çok defa bazıları için özendirici bile olabilir. Ayrıca ruhu ve kişiliği öldürür; şahsıiçtimaî hayattan düşürmekle topluma katkıdan alıkoyar. Mağdur veya mazlumu tatmin etmez. Dolayısıyla, İslâm’ın her hükmü gibi, ceza huku-ku da tam bir adalet, denge, rahmet ve dirilticilik üzerine oturmaktadır.İslâm, hürmetlerin, değerlerin karşılıklı olma-sını gerektiren (Bakara Sûresi/2: 194) adaletin gereği olarak cezalarda da karşılık esasını kabul etmiş olmakla birlikte, fertlere kendilerine yapı-lan bir kötülüğü affetmelerini, hattâ iyilikle sav-malalarını öğütlemiştir.AÜ
)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder