7 Temmuz 2022 Perşembe

 Bakara 178-179:

  •  Ey iman edenler, cinayete kurban gidenler hakkında adil karşılık farz kılındı: Hüre karşılık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın. Bunun üzerine herkim kardeşi tarafından bağışlanırsa, bu bağış makul bir biçimde uygulanmalı, tazminatı da ona uygun şekilde ödenmeli. İşte bu Rabbiniz katından bir kolaylaştırma ve rahmetttir. Kim ki bundan sonra haddi aşarsa, onun için şiddetli bir azab vardır. Ey akıl sahipleri, kısasta (adil karşılıkta) sizin için hayat vardır. Sizden artık sorumlu davranmanız beklenir.
    (
     Kur’an,  gerçek erdemliliğin sadece görünür/dış biçimlere ve törenlere sarılmak­tan  geçmediğini vurguladıktan  sonra  burada  insanın  davranış  problemi  ile  ilgili yeni  bir sayfa  açmaktadır.  Nasıl  ki  erdemlilik,  doğru ve yararlı  eylemler olmak­sızın  bir  anlam  ifade  etmezse,  bireysel  dürüstlük  de,  topluluk  içinde  bireylerin sosyal  hakları ve  sorumlulukları  ile  ilgili,  başka  bir deyişle,  bireyin  toplum  için­deki  davranışlarını  ve  toplumun  bireye  ve  eylemlerine  karşı  tavrını  yönlendir­mesi gereken pratik y asalar ile ilgili bir anlaşma olmadıkça  sosyal anlamda ger­çek  bir  etkinlik  kazanamaz.  Yasal  düzenlemelerin  İslam  öğretisinde  bu  kadar önemli bir rol  oynamasının ve  Kur’an'm  ahlakî ve  ruhî  öğütlerini  sürekli  olarak sosyal  hayatın  pratik  alanlarına  ilişkin  buyruklarla  örmesinin  gerçek  sebebi  bu- dur.  Şimdi herhangi bir toplumun karşı karşıya kaldığı en önemli problemlerden biri,  üyelerinin hayatını  ve bireysel güvenliğini  korumaktır;  o halde  öldürme ve bunun  cezası  ile  ilgili yasaların  burada ağırlıklı  olarak ele  alınması,  anlaşılabilir bir  sebebe  dayanmaktadır.  (Akıldan  çıkarılmamalıdır  ki  “Bakara  Sûresi”  Medi­ne'de, yani Müslüman toplumun bağımsız bir sosyal birim olarak henüz yeni ku­rulduğu  bir  dönemde  nazil  olan  ilk  sûredir).  Yukarıdaki  ayetin  başında  geçen kısâs (adil  karşılık)  terimine  gelince,  işaret  etmeliyiz  ki  bu  terim -bütün  klasik müfessirlere göre- musâvat ile hemen hemen eş anlamlıdır: yani,  “bir şeyi (baş­ka  bir şeye)  eşitlemek”;  bu  örnekte  cezayı suça  eşiüemek (veya  uygun hale  ge­tirmek) — ki en doğrusu  “adil karşılık”  (İngilizcede  “just retribution”) olarak çev­rilebilir,  yoksa  (sıkça ve yanlış bir şekilde çevrildiği  gibi)  “misilleme”  (İngilizce­de  “retaliation”) olarak değil.  Kur’an'ın burada genel olarak “öldürme olaylarî’nı (fi'l-katlâ,  lafzen,  “öldürülme  halinde”)  ele  aldığını  görerek ve  bu  ifadenin  bü-tün muhtemel cinayet olaylarını -taammüden öldürme,  aşın tahrik altında öldür­me,  ihmal sonucu öldürme,  kazaen öldürme vb -  kapsadığı gözönüne alındığın­da, bir hayata karşılık başka bir hayatı almak (“misilleme” teriminde ifadesini bu­lan olgu), her olayda adaletin gereklerine uygun düşmeyebilirdi.  (Bu,  mesela bir kasda  dayanmayan  öldürme  olaylarında  yasal  tazminat  konusunun  ele  alındığı 4:92'de  açıklığa kavuşturulmuştur.)Bu  pasajın girişindeki  “kısas” terimi ile bağlantılı olarak okunduğunda,  “hür için hür,  köle  için  köle,  kadın  için  kadın”  şartının  sınırlı,  lafzî  anlamıyla  alınamaya­cağı -ve bu  niyeti  taşımadığı- açıktır:  çünkü bu,  birçok öldürme  olaylarını,  me­sela bir hürün  bir köle  tarafından veya  bir kadının bir erkek tarafından öldürül­mesini veya tersini dışarda bırakırdı.  Böylece,  yukarıdaki şart,  Kur’an'da  çok sık rastlanılan eksiltili  ifade tarzının (îcâz) bir örneği olarak alınmalıdır ve onun sa­dece  bir anlamı  olabilir ki  o da:  “eğer hür bir  adam cinayet işlerse,  o  hür adam cezasını görmelidir:  eğer bir köle cinayet işlerse  ...” vd. şeklinde olmalıdır— baş­ka  bir  deyişle,  statüsü  ne  olursa  olsun,  suçlu  erkek  veya  kadın  (ve  sadece  on­lar)  suça  uygun  düşen bir şekilde  cezalandırılacaktır.ESED

    Bu  âyet  cezayı  emreden  değil,  cezalandır­mada zulmü ve taşkınlığı yasaklayan bir âyet­tir.  Zira  zayıfın güçlüden  öldürdüğü  bir  kişiye  karşılık,  güçlünün  zayıfa  karşı  soykırıma  yel­tenmesi,  yalnızca  eski  dünyada  değil  modern  dünyada  da  sık  görülen  bir vahşettir.  İslâm'ın  üzerinde yükseldiği  üç ayaktan  biri  olan  "ada­letin  (diğer  ikisi  tevhid  ve  özgürlük)  sağlan­ması için cezalandırmada  denkliğin sağlanması  esastı.  Çünkü  ölümle  neticelenen  cinayet­ler bazen de hata ile işleniyordu.  Bu âyette  de-taylandırılmayan  bu  problem  Nisa  92'de  ay­dınlığa  kavuşturulmuştu.  Yine  yaralama,  bir  organa zarar verme vb.  gibi cinayet cezaları  da  "âdil bir karşılık" bulmalıydı. Bu âyet,  öldürü­len  köleye  karşılık  hür  katilin  öldürülemeye-ceği  gibi  alâkasız  bir  konuda  delil  olarak  kul­lanılamaz. MI

     Kısas,  Kitab-ı  Mukaddes’in  de  hükmüdür:  “Bir  adamı  vuran,  vurduğu  ölürse,  mutlaka  öl-dürülecektir... Ve babasına yahut anasına vuran mutlaka öldürülecektir. Ve adam çalan, onu sat-mış olsun yahut kendi elinde bulunsun, mutla-ka öldürülecektir...” (Çıkış, 21: 12, 15–16.) Fakat Kitab-ı  Mukaddes’te  af  hükmü  yoktur.  İslâm ise,  kısası  emretmekle  birlikte,  eğer  öldürüle-nin velîsi, yani vârislerinden biri bile katili diyet karşılığı veya karşılıksız affederse, bu durumda kısas düşer.Modern hukuk ise, cezalandırma yetkisini şa-hıstan alıp devlete vermektedir. Oysa bu, devle-tin  kendini  şahısların  yerine  koyması  demektir  ki, fertlere zulümdür. Suç kime karşı işlenmişse, cezalandırma  veya  affetme  yetkisi  ona  tanın-malıdır.  Suçun  kamu  hukukunu  ilgilendiren  kısmı,  onun  ayrı  bir  boyutudur.  İkinci  olarak,  modern  hukukta  bazı  ülkelerde  suçun  işlenişi-ne ve daha başka faktörlere göre ölüm cezası da verilmekle  birlikte  hapis,  genellikle  uygulanan  bir  ceza  şeklidir.  Oysa  İslâm,  tam  manâsıyla adalet temellerine oturur. Kanun karşısında hiç-bir can diğerinden kıymetli değildir. Âyette hür karşılığı  hür,  köle  karşılığı  köle,  kadın  karşılı-ğı  kadın  denmesi,  bir  hür  köleyi,  bir  erkek  bir  kadını  öldürdüğünde  onların  öldürülmeyeceği manâsına gelmez. Mâide Sûresi’nde cana can (5: 45) denmekle bu konudaki genel hüküm ortaya konmuştu.  Burada  ise,  Cahiliyye  dönemindeki  bir  uygulamaya  son  verilmektedir.  O  dönemde,  meselâ hür ve toplumda şerefli kabul edilen bir kişi öldürüldüğünde karşılığında bir-kaç kişi öl-dürülürdü. Âyet, bunu yasaklamaktadır.Suç müşahhas bir vakıa olduğu halde, modern hukukun  genellikle  uyguladığı  hapis  cezası  mü-cerret bir cezadır. Oysa, cezanın da müşahhas ol-ması gerekir. İkinci olarak, suç ve ceza ayrı ayrıdeğil,  bir  arada  düşünülmelidir.  Suçlar  bizzat  bir  fiil  ve  fiil  türünden  olduğu  için  İslâm’da  cezalar  da  fiil  türündendir;  yağ  kirini  yine  yağın  tortu-sundan  yapılan  sabunun  gidermesi  gibi.  Üçüncü  olarak, suç ile ceza arasında mahiyet birliği olma-lıdır. Yani her suça kendi cinsinden ceza verilmesi gerekir.  Meselâ  hırsızlık  suçu  ile  adam  öldürme  suçu mahiyetçe birbirinden farklıdır. Modern hu-kuk  ikisine  de  aynı  mahiyette,  yani  hapis  cezasıverir; ayrılık sadece kemiyettedir. Oysa kemiyet, hiçbir  zaman  keyfiyet  ve  mahiyetin  yerini  tut-maz. İslâm ise, cezayı suçun mahiyetine göre tak-dir eder. Dördüncü olarak, İslâm’da ceza hukuku adalet ve merhamet esasları üzerine oturur; ayrı-ca, takip eden âyette kısasta hayat vardır buyu-rulduğu üzere, hem suçluyu, hem mazlumu, hem toplumu,  hem  de  temel  ahlâkî-manevî  prensibi  bir arada ele alır ve terbiye, ıslah edicilik, adalet, caydırıcılık, mazlum veya mağduru tatmin esas-larıyla diriltici mahiyettedir. Oysa hapis cezasında bir  cezada  olması  gereken  bu  unsurların  hiçbiri  yoktur.  Hapis  cezası, ıslah  etmediği  gibi  caydı-rıcı  da  değildir;  çok  defa  bazıları  için  özendirici  bile olabilir. Ayrıca ruhu ve kişiliği öldürür; şahsıiçtimaî  hayattan  düşürmekle  topluma  katkıdan alıkoyar.  Mağdur  veya  mazlumu  tatmin  etmez.  Dolayısıyla, İslâm’ın her hükmü gibi, ceza huku-ku da tam bir adalet, denge, rahmet ve dirilticilik üzerine oturmaktadır.İslâm, hürmetlerin, değerlerin karşılıklı olma-sını  gerektiren  (Bakara  Sûresi/2:  194)  adaletin  gereği olarak cezalarda da karşılık esasını kabul etmiş olmakla birlikte, fertlere kendilerine yapı-lan bir kötülüğü affetmelerini, hattâ iyilikle sav-malalarını öğütlemiştir.AÜ



    )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder