Nahl 22-25:
- Sizin ilahınız bir tek İlahtır. Ne var ki ahirete inanmayanların kalbi bu gerçeği boş bir kibir yüzünden kabule yanaşmıyorlar. Hiç kuşkusuz, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da tam olarak Allah(cc) bilmektedir. Kesin olan şu ki, Allah(cc) kendisini büyüklük duygusuna kaptıranları asla sevmez. Böylelerine :'Rabbiniz ne indirdi?' diye sorsanız; ' Eskilerin masalları!' derler. Böyle yaparak, Kıyamet günü kendi günahlarının yükünün tamamını, yoldan çıkardıkları kimselerin yükünü de kısmen üzerlerine almış olurlar. Ne kadar kötü bir yük!.
(
Âhiret’i inkâr etmek, ya insan duyularının ötesindeki âlemleri, varlığın metafizik boyutunu inkâr etmekten veya insanın kendi üstünde bir varlığın önünde hesap vermeyi kibirine yedire-memesinden kaynaklanır. Birinci durum da yine beşerî gurura, yani insanın kendi idrak ve bilgisi-ne duyduğu güvenden ileri gelen gurur ve kibire dayanır. Âhiret’i inkâr da, çok defa Allah’ı inkârıberaberinde getirmektedir. Bunun diğer türlüsü de doğrudur; yani Allah’ı, mutlak üstün bir var-lığı inkâr Âhiret’i inkâra da sebep olmaktadır. Bu gerçek, İslâm’da iman esaslarının birbiriyle derinden bağlantılı olup, birbirini gerektirdiğini ortaya koyar. Dolayısıyla, bu esaslardan birine inanmak diğerlerine inanmayı da gerektirir.AÜ
Kimseye kimsenin suçunun ve günahının yüklenemeyeceği (En’âm Sûresi/6: 164), İslâmî bir düsturdur. Fakat “Sebep olan, yapan gibidir.” kaidesince, iyi veya kötü bir işe sebep olan, bir insanı iyi veya kötü bir işe yönelten, o iş-ten gelecek sevap veya günaha ona olan katkı-sı nisbetinde ortak olur. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, bir hadis-i şeriflerinde bu düsturu şöyle beyan buyurmaktadırlar: “Kim İslâm’da güzel bir yol, bir çığır açarsa, bu açma işiyle birlikte daha sonra o yolda gidenlerin sevap ve mükâfatı, o yolda gidenlerden eksiltilmemek üzere o kişiye verilir. Kim de İslâm’da kötü bir yol, bir çığır açarsa, bu açma işiyle birlikte o yol-da gidenlerin vebali, gidenlerden eksiltilmemek üzere onun sırtına yüklenir.” (Müslim, “Zekât”, 69; İbn Mace, “Mukaddime”, 203).AÜ
Bu âyetle, En'âm sûresinin 164. âyeti arasında herhangi bir çelişki bulunmamaktadır. Bu âyette saptıranların yüklendikleri kısmi vebal, gerçekte kendi eylemlerinden doğan sonucun vebalidir, "başkasının" günah yükü değil. Buradaki vurgu açıktır: Başkalarını saptıran biri tüm sorumluluğu cahilliklerinden dolayı sapanlara yıkamayacağı gibi, sapan biri de tüm sorumluluğu kendisini saptıranlara yıkamaz. Çünkü onlar körü körüne berikileri takip etmiş, akıllarını kullanmamış, kendilerine söylenenlerin doğruluğunu araştırmamışlardır. Dolayısıyla sapmalarının sorumluluğunun bir kısmı kendilerini saptıranlara aitse, bir kısmı da kendilerine aittir. Mİ
Zira sapanla saptıran ortaktırlar; birisi öbürünü saptırmış, öbürü de onun saptırmasına boyun eğmiştir. Öyleyse günahı ikisi beraberce yükleneceklerdir.«Saptırmanın-bilgisizce olması» saptırılana dönük bir keyfiyettir. Yani uydukları yolun sapıklık olduğunu bilmeden sapmışlardır, demektir. Bu da tek başına iyi niyetin yetersizliğini, ihlâsla beraber, doğrunun tesbiti için gayret sarfetmenin gerekli olduğunu gösterir.VKO
Onlar Allahın indirdiğine “öncekilerin masalları” ifadesini, insanları yoldan çıkarmak, dalalete sevk etmek için söylediler. Böylece dalaletlerinin günah yüklerini tam olarak sırtlandılar. Çünkü başkalarını saptırmaları, kendilerinin dalalette iyice kökleşmelerinin bir sonucudur.
Kendi günah yüklerine ilâve olarak, saptırdıklarının da günahlarından bir kısmını yüklenecekler. Bu, onların dalaletine sebebiyet verme günahıdır.
Ayetteki “biğayri ilm” yani “bilgisizlikleri yüzünden” kaydı, yoldan saptırılanların hâlidir. Yani bunlar kendilerini yoldan çıkaranların dalalet üzere olduklarını bilmemişler, cahilce onlara uymuşlardır. Bu da gösteriyor ki, onların cehaletleri kendileri için bir özür olmayacak. Çünkü araştırma yapmaları, hak yolda olanla batıl yolda olanı ayırmaları gerekirdi.ŞE
)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder