Şura 47-48:
- O halde, Allah(cc)'ın buyruğu ile geri dönüşün mümkün olmadığı o gün gelmeden önce, Rabbinizin davetine icabet edin. Aksi halde, o gün ne sığınacak bir mercii bulabilirsiniz, ne de günahlarınızı inkar edebilirsiniz.
Fakat, onlar yine de yüz çevirirlerse, Biz, sizi(seni) onların üzerine bekçi olarak atamadık, size(sana) düşen sadece tebliğdir. (Çünkü insan karakteri bu!) Biz insana ne zaman bir nimet tattırsak ferahlar ve şımarır. Ama başlarına, ne zaman bir kötülük gelse, ki yine kendi yapıp/ettiklerinden dolayıdır, hemen nankörleşir.
(
Bu parantez içi açıklama -ki, metnin daha doğru şekilde anlaşılması için zorunludur- Râzî'nin bu pasajın önceki ile bağlantısı konusundaki ikna edici açıklamasına dayanmaktadır. İnsan, kural olarak, maddî servet ve rahatlık içinde kendini kaybetmekte ve bu başarısını “mutluluk” ile özdeşleştirmektedir: bu nedenle manevî amaçları ve değerleri küçümsemekte, özellikle bireysel/bencilce çıkarlarının ardından koşmayı bırakıp -kendisi için hâlâ farazî olan- öteki dünya hayatına yönelmeye çağrıldığında bu tavrı göstermektedir.ESED
Yani, Allah ona belli maddî kazançlar bağışladığında insan bu “başarı” ile övünür ve onu bilhassa kendi yeteneklerine ve zekasına bağlar (karş. 4l:50'nin ilk cümlesi).ESED
Yani, geçmişteki mutluluğunu şükranla anmak yerine Allah'ın varlığını sorgulamaya çalışır ve Allah gerçekten var olsaydı bu kadar çok şanssızlığın ve mutsuzluğun yeryüzüne hakim olmasına “izin vermezdi” iddiasında bulunur: bu yanıltıcı/saptırıcı bir itirazdır, çünkü öteki dünya realitesini dikkate almamakta ve Allah kavramına sadece beşerî düşünceler ve beklentiler açısından yaklaşmaktadır.ESED
Varlıkla sınandığında hak ettiğini düşünür, darlıkla sınandığında isyan eder. Her ikisinin temelinde de tek dünyacı bir bakış ve servetin emanet olduğunu unutan bir akıl yatar. Mİ
This sentence has several other meanings also:
(1) "You will not be able to deny any of your misdeeds";
(2) "you will not be able to hide yourself even in disguise ; "
(3) "you will not be able to protest or show any displeasure against any treatment that is meted out to you; "
(4) "it will not be in your power to change the condition in which you are placed. " ET
Ayette anlatılan durum her ne kadar mücrimlere has ise de, insan türünde böylelerinin çok olması ve mücrimlerin de insan sınıfına dâhil olması yüzünden, bu özelliğin insana isnadı caizdir.
Ayette insana rahmetin tattırılmasının katiyet ifade eden إِذَا “iza” ile, belanın gelmesinin ise ihtimal ifade eden إِنْ “in” ile gelmesi, rahmetinin tattırılmasının, bizzât gerekli bir âdet olması cihetiyle muhakkak olmasından, belanın isabetinin ise muhtemel bulunmasındandır.ŞE
)
Şura 44-46:
- Allah(cc) kimin sapmasına izin verirse, artık onun için hiç bir veli yoktur. Ve siz bu zalimlerin, azabı görünce :' Acaba geri dönme şansı yok mu?' dediklerini bir görseniz!. Yine siz, onları zilletten iki büklüm olmuş, etrafa feri kaçmış gözlerle kaçamak bakarken ateşe atıldıklarını bir görseniz!.
Zaten iman edenler de:' Kıyamet günü kaybedenler, hem kendilerini, hem de takipçilerini mahvedenlerdir' demişlerdi. İşte bakın, şimdi bu zalimler kalıcı bir azaba mahkum olacaklardır. Ve Allah(cc)'a karşı onları koruyacak bir velileri de olmayacak. Zira Allah(cc) kimin sapmasına izin verirse, artık onun için hiç bir çıkış yolu yoktur.
(
Ayette zalimlerin azabı görmeleri geçmiş zaman sığasıyla anlatılması, azab görmelerinin muhakkak olduğunu göstermek içindir.O zaman “dünyaya dönüş yok mu?” diye feryad ederler.ŞE
That is, "Allah sent the best Book like the Qur'an for the guidance of the people, which is giving them the knowledge of the reality in a rational and effective way and guiding them to the right way of life. He sent a Prophet like Muhammad (upon whom be Allah's peace and blessings) for their guidance, a man of better character than whom they had never seen before. And then Allah also showed them the results of the teaching and training of this Book and this .Messenger in the lives of the Believers. Now, if after witnessing all this, a person turns away from the guidance, Allah casts him into the same deviation from which he has no desire to come out. And when Allah Himself has driven him away, who else can take the responsibility of bringing him to the Right Way." ET
Bu, “[başka] insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlar”a (ayet 42) bir atıf olduğu halde terim, her türlü bilinçli zalime uygulanabilen genel bir anlama sahiptir.ESED
Ehl terimi, öncelikle bir şehrin, ülkenin veya ailenin “mensuplar”ını ve aynı zamanda bir ırkın, dinin veya mesleğin “üyeler”ini gösterir. Daha geniş ideolojik anlamıyla bu terim, belli ortak karakteristiklere sahip olan insanlar, mesela eh-lu'l-‘ilm (“ilim adamları”, yani bilginler); yahut tek ve aynı inancı veya öğretiyi izleyenler, mesela ehlu'l-kitâb Q'[eski] vahiylerin mensupları/izleyicileri”), ehlu ’l-ku r’â n (“Kur’an'ın izleyicileri”) vb. için uygulanabilir. Yukandaki pasaj, 44. notta işaret edildiği gibi öncelikle -özellikle olmasa bile- 42. ayette zikredilen zorbalara ve zalimlere işaret ettiğinden, ehluhum terimi, açıkçası, “onların mensupları/izleyicileri” anlamını taşır. Böylece, yukarıdaki cümle, her türlü zulmün ve özellikle başkalarına baskı uygulamanın kaçınılmaz sonucu olarak, onu yapanları ve/veya onların ardından gidenleri manevî olarak yaraladığını ve sonuçta onların kendi kendilerini yok etmelerine yol açtığını anlatır.ESED
)
Şura 43:
- Şu da bilinsin ki, kim sabreder ve affederse, işte bu çok büyük bir azim gerektiren fazilettir.
(
One should note that the qualities of the believers that have been mentioned in these verses, practically existed in the lives of the Holy Prophet and his Companions, and the disbelievers of Makkah were their eye-witnesses. Thus, Allah has, in fact, told the disbelievers: "The real wealth is not the provisions that you have received for passing the transitory life of the world, and are bursting with pride of it, but the real wealth are the morals and characteristics which the believers from your own society have developed by accepting the guidance given by the Qur'an."ET
)
Şura 41-42:
- Fakat her kim zulme uğrar da, meşru müdafa dayanışması ile kendini savunursa (انتَصَرَ), ona herhangi bir sorumluluk yoktur. Sorumlu olanlar, insanlara zulmedenler ve toplumda haksız yere başkalarının hak/hukukuna saldıranlardır. İşte böylelerini şiddetli bir azap beklemektedir.
Şura 39-40:
- Yine onlar, bir zorbalıkla karşılaştıklarında, yardımlaşarak onu bertaraf ederler. Ama kötülüğün cezası, ancak ona denk bir karşılık olabilir. Ne var ki, kim affeder ve barış yaparsa, işte onun mükafatı Allah(cc)'a aittir. Hiç şüphesiz ki, Allah(cc) haksızlık yapanları sevmez.
(
Kur’ân, adalet ve hakların herkes için aynıderecede ihlâl edilemez ve karşılıklı oluşu üze-rinde ısrarla durur. Dolayısıyla her hak sahibine hakkını vermek İslâm’da esastır ve kimsenin hakkı, başkasınınkinden daha büyük, daha dokunulmaz değildir. Bu aslî prensiptir ki, hak-ların yerini bulmasında kısası gerekli kılmıştır. (Bkn: Bakara Sûresi/2: 178–179, 194, not 131, 140; Mâide Sûresi/5: 31, 45, not 6, 10.) Bununla birlikte, haksızlığa maruz kalan bir insan hak-kını alırken aşırı gidip mukabil bir zarar vere-bileceği için de, hakların geri alınması sırasında ölçüyü kaçırmama üzerinde de hassasiyetle durur ve bundan da öte dikkatleri affetmenin önemine ve güzelliğe çekerek, fertleri bizzat kendilerine yapılan haksızlıklar konusunda affe-dici olmaya teşvik eder.AÜ
This also is one of the best characteristics of the believers: they do not fall a prey to the tyrants. Their tender heartedness and forgiving nature is not the result of any weakness. They have not been taught to live humbly and meekly like the hermits and ascetics. Their nobility demands that when they are victors they should forgive the errors of the vanquished; when they possess the power, they should avoid vengefulness and when a weak or subdued person happens to commit a mistake they should overlook it; but when a powerful person, drunk with authority, commits violence against them, they should resist and fight him with all their might. A believer is never cowed by a wicked person nor bows to an arrogant man. For such people he proves to be a hard nut which breaks the teeth of those who try to break it. ET
)
Şura 38:
- Yine onlar, Rablerinin çağrısına kulak verir ve namazı hakkını vererek ifa ederler, işlerini istişare ederek yürütürler ve kendilerine nasip ettiğimiz imkanlardan hayırlı işlerde sarf ederler.
(
Meşveret (danışma), verilecek kararların isa-betli olarak verilebilmesinin ilk şartıdır. İyiden iyiye düşünülmeden, başkalarının fikir ve ten-kitlerine arzedilmeden bir mes’ele hakkında verilen kararlar, çok defa hüsran ve hezimetle neticelenir. Düşüncelerinde kapalı, başkalarının fikrine hürmet etmeyen “kendi kendine” biri, üstün bir fıtrat, hatta dâhî bile olsa, her düşün-cesini meşverete arzeden bir diğer insana göre daha çok yanıldığı görülür.En akıllı insan, meşverete en çok saygılı ve başkalarının fikirlerinden en çok istifade eden insandır. Yapacağı işlerde kendi düşünceleriyle iktifa eden ve hattâ onları başkalarına da kabul ettirmeye zorlayan ham ruhlar, etraflarından hep nefret ve istiskal görürler. (Ölçü ve Yoldaki Işıklar, 154)
İslâm’da meşveret veya istişare o kadar önem-lidir ki, Allah, bu âyetinde Sahabe’yi överken, onların işlerini aralarında istişareye dayalı yürüt-tüklerini belirtmektedir. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, vahiyle destekleniyordu; kendi hevasından konuşmazdı ve söylediği sözler vahye dayanıyordu. Buna rağmen O, bilhassa kamuyu ilgilendiren meseleleri meşverete havale ediyor, idarî işleri istişare ile yürütüyordu. Uhud savaşına çıkmadan önce de ashabıyla istişare bulunmuş, savaşta geçici de olsa bir mağlûbiyetin mukadder olduğunu rüyasında görmüş olmasına ve Medine içinde müdafaa savaşı verilmesini daha makûl bulmasına rağmen, Ashabın çoğunluğu şehirde dışında meydan savaşı verilmesi görüşünü desteklediği için, düşmanı Uhud Dağı etekle-rinde karşılamıştı. Bu savaşın ikinci döneminde yaşanan geçici mağlûbiyette, açık sahada bir meydan savaşı verilmesinin tesiri de vardı. Buna rağmen, savaşın hemen ardından gelen âyetlerde Efendimiz’e idarî konularda istişare emrinin veril-miş olması, vazgeçilmez bir usûl olarak istişare-nin önemini ortaya koymaktadır.İstişare, hakkında kesin hüküm olmayan meselelerde hakimler tarafından da kendisine başvurulan bir metottur. Bu sebeple, kıyas ve içtihada yakın bir hususiyeti de vardır.AÜ
)
Şura 36-37:
- (Dünya nimeti olarak) size her ne verilmişse, geçici ve değersiz dünya hayatının geçimliliğinden başka bir şey değildir. Allah(cc) katında olan ise, iman edip Rablerine dayanıp güvenenler(يَتَوَكَّلُونَ) için daha hayırlı ve değerlidir. Onlar büyük günahlardan ve çirkin ve ahlaksız işlerden sakınırlar ve öfkelendikleri zaman (karşıdakinin kusurlarını) affederler.
(
Burada tevekkül, "sâlih amel"in yerini almıştır. Nasıl ki "sâlih amel" imanın dış göstergesiyse, "Rabbe güven" de imanın iç göstergesidir. Mİ
Here, trust (tawakkul) in Allah has been regarded as an inevitable demand of the faith and a necessary characteristic for success in the Hereafter. Tawakkul means:
(1) That man should have full confidence in the guidance of Allah, and should understand that the knowledge of the truth, the principles of morality, the bounds of the lawful and the unlawful, and the rules and regulations of passing lift in the world, that Allah had enjoined, are based on the truth and in following them alone lies man's good and well being; and
(2) that man should not place reliance on his own powers and abilities, means and resources, plans and schemes and the help of others than Allah, but he should keep deeply impressed in his mind the fact that his success in every thing, here and in the Hereafter, actually depends on the help and succor of Allah, and that he can become worthy of Allah's help and succor only if he works with the object of winning His approval, within the bounds prescribed by Him;
(3) that man should have complete faith in the promises that Allah has made with those who would adopt the way of faith and righteousness and work in the cause of the truth instead of falsehood, and having faith in the same promises would discard all those benefits, gains and pleasures that may seem to accrue from following the way of falsehood, and endure all those losses, hardships and deprivations that may become his lot on account of following the truth steadfastly. From this explanation of the meaning of tawakkul it becomes obvious how deeply it is related with the faith, and why those wonderful results that have been promised to the believers who practice tawakkul. cannot be obtained from the mere empty affirmation of the faith. ET
)
Şura 32-35:
- O'nun kudret ve hikmetinin delillerinden biri de denizlerde akıp giden gemilerdir. Dilerse rüzgarı dindirir de, gemiler de hareketsiz kalır. Elbette bunda sabrı ve şükrü bol olanlar için çok dersler vardır.
Ya da yapıp/ettiklerinden dolayı onları yok eder. Herşeye rağmen Allah(cc) çok bağışlayıcıdır. Ve şu da net bilinsin ki, mesajlarımızı sorgulayanların kurtuluşu yoktur.
(
Mü’minlerin başına bir şey gelirse, onlar buna sabrederler; bir nimetle serfiraz kılındıkla-rında ise Allah’a şükrederler. Yani onlar, her iki durumda da kazanırlar.AÜ
--Zira O suya kaldırma yasasını kovmasaydı, gemileri denizde kimse yüzdüremezdi.
--Zımnen: Allah'ın desteğini arkasına alan kişi, hayat denizindeki kulluk gemisini kolayca yüzdürüp sahil-i selamete çıkar.
--Allah'a rağmen yol almaya çalışmak şiddetli rüzgara karşı yol almak gibidir ki sonu batıştır. Mİ
Yukarıdaki pasajın öteki dünyadaki üç muhtemel seçeneğe temsîlî bir atıf olduğuna inanıyorum: ruhsal gelişme ve mutluluk (deniz üzerinde serbestçe gezen gemiler), ruhsal donuklaşma/durgunluk (deniz yüzünde hareketsiz duran gemiler ile sembolize edilmekte); manevî çöküş ve azap ise (yok olma/yok etme kavramında özetlenmektedir). Bu üç seçeneğin İkincisi 7:46'da ve devamında dile getirilen ve buna ait 37. notta açıklanan ârâfta Cale'l-a'râf) olanların durumuna işaret etmektedir.ESED
)
Şura 31:
- Yeryüzünde Allah(cc)'ı aciz bırakıp kaçıp kurtulacağınızı sanmayın! Ve ayrıca sizi kurtaracak, Allah(cc)'tan başka ne bir veli ne de bir yardımcı bulamassınız.
Şura 30:
- Başınıza gelen her musibet, kendi yapıp/ettikleriniz dolayısıyladır. Bununla birlikte, Allah(cc) günahlarınızın çoğunu da affeder.
(
Prensip olarak, herkes, her ne hak etmişse, onun karşılığını görür. Şu kadar ki, bir mü’mi-nin hata ve günahları sebebiyle başına gelen her-hangi bir musibet günahının affına ve ona yeni bir mükâfat kapısının açılmasına sebep olur. Şurasını da belirtmeliyiz ki, en büyük musibet-lere maruz kalanlar, peygamberler ve imanları-nın, Allah ile olan münasebetlerinin derecesi-ne göre diğer mü’minlerdir. Peygamberler gibi masumların başına gelen musibetler, onların sürekli terakkilerine sebeptir.AÜ
Bu hitap günahkârlaradır. Fakat gösterecekleri sabır sayesinde yüksek derecelere ulaştırılmak gibi sebeplerle, günahkâr olmayanların başlarına gelen musîbetler de yok değildir.Müminlere gelen sıkıntılar, onlar için keffarettir. Allah‟ın dinine hizmet için çalışan kimsenin çektiği sıkıntılar ise, onun sadece günahlarına keffaret olmakla kalmayıp aynı zamanda Allah katındaki derecesinin de yükselmesine vesiledir. Dolayısıyla öyle bir zatın, günahlarının cezasını ödediğini düşünmek çok yanlıştır.SY
Çok sık tekrarlanan bu ifade, insanın bu dünyada yaptıklannı ve bilinçli tavırlarını anlatan Kur’ânî bir mecaz olup, bu eylem ve tavırlann kişinin ruhî karakterinin bir “ürünü” olduğu ve bu sebeple öteki dünyadaki hayatın niteliği üzerinde tartışılmaz bir etki yaptığı gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu ikinci hayat yer- yüzündeki hayatın organik bir devamı olduğundan, insanın daha sonraki manevî gelişme ve olgunlaşması, yahut tersine, bunalımı ve sıkıntısı -sembolik olarak Allah'ın “mükâfaat”ı ve “azab"ı, yahut “cennet” ve “cehennem” olarak tanımlan- mışur- kişinin daha önceden “kazandığı”na bağlıdır ve onun bir sonucudur.ESED
Krş. "Eğer Allah insanları yapıp ettikleri yüzünden (hemen) hesaba çekecek olsaydı, yer üzerinde bir tek canlı (insan) bırakmazdı" (42/Fâtır: 45). Mİ
One should note that here the cause of all human afflictions is not being stated but the address is directed to the people who were at that time committing disbelief and disobedience at Makkah. They are being told: `Had Allah seized you for all your sins and crimes, He would not have even allowed you to live, but the calamities (probably the allusion is to the famine of Makkah) that have descended on you, are only a warning so that you may take heed and examine your actions and deeds to see as to what attitude and conduct you have adopted as against your Lord, and try to understand how helpless you actually are against God against Whom you are rebelling, and know that those whom you have taken as your patrons and supporters, or the powers that you have relied upon, cannot avail you anything against the punishment of Allah." ET
Ayet, mücrimler hakkındadır. Çünkü mücrim olmayanlara gelen musibetler, başka sebeplerdendir. Mesela, Allah musibet verir, kul da buna sabreder, bu vesile ile Allah onu büyük bir ecre nail eder.ŞE
Bu ayet, temelde günahta ısrar edenlere yönelik olsa gerektir, yoksa daha bir kaç ayet önce iman edip salih amel işleyenlere ödüller ve onların dualarına Allah(cc)'ın icabet etmesinden bahsedilirken, onları da kapsayacak bir gruba bu ayetin hitabı konunun akışı itibarı ile uygun görünmüyor. Evet, iman edip salih amel işleyenler de günah işler , hataları olur, her insan gibi. Ama kaç suredir üzerinde özellikle durulan muhsin ve muhlis kavramları ışığında, kendisine yönelmiş kuluna, bir çok günahları da Allah(cc)'ın affettiği söylenirken, birden bu tür bir ayetle onlara da hitap uygun durmuyor. Peygamberlerin veya büyük islam alimlerinin başına gelenler de mi günahlarından dolayı? Tabii, boşa söylememişler; meyve veren ağaç taşlanır, diye.. Yüce Rabbimin buna izin vermesi de, bir çok hikmete binaendir, bu da açık!.
)
Şura 28-29:
- Allah(cc), insanlar bütün ümitlerinin yitirdikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayandır. Çünkü insanların velisi yanlız O'dur ve hamd yanlız O'na mahsustur.
Gökleri ve yeri, ve bunların içinde çoğalttığı bütün hareket eden canlılar O'nun kudret ve hikmetinin delilleridir. O, elbette onları günü geldiğinde mahşerde toplamaya da kadirdir.
Şura 26-27:
- İman edip salih amel işleyenlerin dualarına icabet eden de, lütfuyle onlara hak ettiklerinden çok daha fazlasını veren de O'dur. Ama hakkı inkar edenleri ise çetin bir azap beklemektedir.
Eğer Allah(cc) kullarına bu dünyada bol rızık vermiş olsaydı, yeryüzünde küstahça davranırlardı. Halbuki O, (rahmetine binaen) gereği kadar dilediğince ihsan etmektedir. Çünkü O, kullarının ihtiyaçlarından tümüyle haberdardır ve onları görmektedir.
(
Bu pasaj, önceki ayette geçen, “Allah iman edip doğru ve yararlı işler yapanların dileklerini kabul eder” ifadesi ile bağlantılı olup onu açıklayıcı niteliktedir. Bu ifade, ilk bakışta, birçok zalimin mutlu ve müreffeh olduğu, buna karşılık bir çok iyi insanın da yoksulluk ve sıkıntı içinde kıvrandığı gerçeğine ters gibi görünmektedir. Ancak yukardaki ayet, bu itiraza cevap verirken, insanın yaratılış gereği “daima daha fazlasını istediği”ne (bkz. 102:1), bunun da onu “ne zaman kendisini yeterli görse çabucak azdırdığına (bkz. 96:6) işaret eder. Kur’an, bu eğilimi dengelemek için Allah'ın iyilere -ve aynı zamanda, kötülük yapanlara- vereceği “karşılığın”, mutlaka, her şeye rağmen insan varlığının ilk ve kısa bir safhasını oluşturan bu dünyada değil, ancak öteki dünyada tam olarak ortaya çıkacağını tekrar tekrar vurgulamaktadır.ESED
)
Şura 24-25:
- Hem senin hakkında, hangi cüretle, Allah(cc) hakkında yalan uydurduğunu söyleyebiliyorlar? Oysa ki, eğer Allah(cc) dilese senin kalbini mühürler(يَخْتِمْ ) (hiç bir şey söyleyemezdin). Nitekim Allah(cc) batılı silip süpürecek ve hakkı sözleriyle ortaya koyacaktır (Kitap indirmekle varılan nokta da odur).
Gerçek şu ki, Allah(cc) insanların içlerinde sakladıklarını (gerçek niyetlerini) tümüyle bilir.
Kullarının tövbesini kabul eden ve günahlarını affeden ve yapıp/ettiklerinizi tümüyle bilen de O'dur.
(
Kh-T-M خ ت م
خَتْمٌ “ ” (khatum) means to hide or cover something, to close and Hence, make something safe. As such, when land is cultivated and seeds sown, then watered for the first time, it is called as “ ”خَتَمَ الزَّرْعَ
(khatamuz zar’a) by the Arabs, because after watering the mud sticks together and Thus, hides the seed which becomes safe.
The bee collects the honey in the honeycomb cells and lays a thin wax layer at the mouth to close the honey inside and keep it safe. This too is called “ خَتْمٌ ” (khatum) by the Arabs. Later, the honey itself, and the mouths of the cells too came to be called “ خَتْمٌ ” (khatum).
خَتَمَ الشَّيْیءَ خَتمْ ا“ً ” (khatamash shaiya khatma): means to reach at the end of something {T}. Ibn Faris says this is its basic meaning.
خَتْمٌ “ ” (khatmun) and “ٌ طبَعْ ” (tabo’n) are used in two ways:
1. To put a seal on something.
2. The mark that is made by sealing,
Later on the meaning widened and it came to mean to close and stop something. This because by sealing the thing inside, one closes it and it is not brought out anymore {T}.
خِتاَمٌ “ ” (khitaam) is the wax which is used to seal.
خَاتمٌَ “ ” (khatamun) is the seal itself.
خَاتمٌَ “ ” (khatamun) is also used for the end of everything.
خَاتْمُ الْقَوْمِ “ ” (khatamul qaum) would as such mean the last individual of the nation.
خِتاَمٌ “ ” (khitaam) means the last part of any drink {F}.
Hatm, ne alır ne verir, mutlak yalıtkanlık hali. Hatmu-l-kaltrin mukabili fekku'l-kalb. Yani kalbin kilidinin çözülmesi [Lisân). Peygamber seçilen kimselerin manevî alıcılarının açılması ve adeta şifrenin girilmesi. İddianın imkan dışılığına atıftır. Zımnen: O iddiada bulunanlar bu gerçeği nedense göz ardı ediyorlar. Yani Allah'ı savunur gibi yapıyorlar, fakat aslında güçsüz, insana ve hayata müdahil olmayan bir tanrı tasavvuruyla kendilerini ele veriyorlar. Bu ibare "o takdirde senin kalbini vahye kapatırdı" ya da "senin kalbini mühürlerdi de Allah'a isnat edemezdin" (Taberî) şeklinde anlaşıldığı gibi, "onların iftiralarına karşı Allah kalbine sabrı ve sebatı koyup kilitlerdi" şeklinde de anlaşılmıştır (Zeccâc). Mİ
)
Şura 22-23:
- O gün zalimlerin yapıp/ettiklerinden dolayı tir tir titrediklerini göreceksiniz. Ama korktukları başlarına gelecektir.
Fakat iman edip, salih amel işleyenlere cennetin güzel bahçeleri vardır ve onlar Rableri katında dilediklerine kavuşacaklardır ki, bu da en büyük lütuftur.
Allah(cc), iman edip, salih amel işleyenleri işte bu büyük başarı ve ödül ile müjdelemektedir.
De ki:' Bu mesaj karşılığında sizden yol arkadaşlarınızı (الْقُرْبَى) sevip, saymanızdan başka bir şey istemiyorum'.
Kim yerinde ve tutarlı işler yaparsa, Biz ona daha fazla güzellikler bahşederiz. Ve gerçek şu ki, Allah(cc) çok bağışlayıcı, şükrün karşılığını çok verendir.
(
Q-R-B ق ر ب
قَرِيْبٌ “ ” (qareeb) as against “ بَعِيْدٌ ” (ba’eed) means to be close (21:109).
اَلقْرُ ب“ ” (al-qurb): to be closer to someone (with reference to distance).
اَلقْرُبْۃَ “ ” (al-qurbah): to be close to somebody with reference to rank.
اَلْقُرْبٰی“ ” (al-qurba) and “ القَرَبَۃَ ” (al-qaraabahu): to be close to someone with reference to relation, that is, to be a relative.
ذِیْ الْقُرْبٰی“ ” (zil qurbah): those who are related (2:83).
اَلْقُرْبٰی“ ” (al-qurb): as mentioned earlier it means relativity but not relatives.
)
Şura 21:
- Yoksa onlar, Allah(cc)'ın asla izin vermediği şeyleri kendileri için ahlaki bir hükümlülük (din) haline sokan sözde uluhiyet ortağı güçlere mi inanıyorlar?. Nihai hüküm ile ilgili Allah(cc)'ın bir kararı bulunmamış olsaydı, işleri çoktan bitirilirdi. Ama, zalimleri öteki dünyada çok acıklı bir azap beklemektedir.
(
Yani, Allah, öteki dünyayı özlemle bekleyenler ile dünyevî başarıdan başka bir şeyi önemsemeyenler arasında, birincilere sınırsız bir mutluluk bahşetmek, ötekileri ise sıkıntıya uğratmak süreriyle, bu dünyada kesin bir ayrım yapmış olacaktı: Ama insanın hayatı ancak öteki dünyada gerçekten ikmal edilmiş olacağından Allah, bu ayrımı o zamana kadar ertelemeyi dilemiştir.ESED
In this verse the word shuraka (associates) obviously does not mean those beings whom the people invoke, or those in whose names they make offerings, or those before whom they carry out rites of worship, but inevitably it refers to those men whom the people regard as associates in the authority and sovereignty of Allah, whose thoughts, creeds, ideologies and philosophies they believe in, whose values they adroit, whose moral precepts and norms of civilization and culture they accept, and whose laws and rules and regulations they adopt to their rituals and rites of worship, in their personal and collective lives, in their trade and business dealings, in their politics and governments, as if they constituted the shari'ah that they had to follow faithfully. This is a complete code of life which the inventors invented against the legislation of Allah, Lord of the worlds, without His sanction and followed by the followers. This is the same sort of shirk as prostrating oneself before another and invoking another than Allah. (For further explanation, see An Nisa: 60; AI-Ma'idah: 87; AI.An'am: 121, 136. 137; At-Taubah: 31; Yunus: 59; IbrahIm: 22; An-Nahl: 115-116; AI.Kahf: 52: AI-Qasas: 62.64 : Saba : 41; Ya Sin: GO and the relevant E N.'s). ET
)
Şura 20:
- Kim Ahiret hayatını gaye edinip o yönde çalışırsa, onun Ahiretteki kazancını arttırırız.Kim de bu dünyayı gaye edinip o yönde çalışırsa, ona da dünyalık veririz, ama onun Ahirette hiç bir nasibi olmayacaktır.
(
Son iki âyet, insanların geçimleri konusunda iki önemli prensibi açıklamaktadır. Birincisi şudur ki: Cenab–ı Allah (c.c.), bütün canlıların yaratıcısı olarak her birinin hayatı için gerekli rızkı da tayin buyurur ve bu rızkı ona ulaştırır. Rızkta insanlar birbirlerine eşit değildirler ve Allah, pek çok hikmetine binaen bazısına çok bazısına az verir. İkinci olarak, Âhiret’i hedef alan ve dünya hayatını ona göre yaşayanlara Âhiret’te hak ettiklerinden çok daha fazlasınıverirken, dünya hayatını hedef alanlara ise bu hayatın kazanç ve mahsulünden de verir ama, böylesinin Âhiret’te hiçbir nasibi yoktur. Bu demektir ki, dünya nimetleri ve kazancı konu-sunda hırs gösterenler, hiçbir zaman dünyadan istedikleri her şeyi elde edemez ve gerçek doyu-ma ulaşamazlar. Şu halde insan, Âhiret’i gaye edinmeli, dünya hayatını ona göre yaşamalı, geçimi için helâlinden kazanmalı ve kazancına terettüp eden vazifeleri de yerine getirmelidir.AÜ
Yani, dürüst ve erdemlice yaşayan ve davranışlarını manevî hedeflere yöneltenler öteki dünyada ümit ettiklerinden daha fazlasmı göreceklerine emin oldukları halde, özellikle dünyevî ödüllerin peşinde koşanlar hedeflerinin yalnızca bir kısmını gerçekleştirebilirler, öteki dünyada dürüst ve erdemlileri bekleyen “nimetlerden bir pay” alacaklannı ümit etmeleri için de hiçbir sebep yoktur.ESED
)
Şura 19:
- Allah(cc) kullarına karşı çok lütufkardır. Dilediğine (dilediği) rızkı verir. O sonsuz kuvvet sahibidir ve her işte üstün ve mutlak galip olandır.
Şura 18:
- Hesap gününe inanmayanlar, (alay edercesine) onun çabuk gelmesini istiyorlar. Halbuki, gerçek iman sahipleri, ondan korkarlar ve bilirler ki , onun gerçekleşeceği kesindir. Şu bir gerçek ki, Hesap günü hakkında tavır takınanlar, derin bir sapıklık içindedir.
(
Bu, yalnızca Muhammed'in (sav) düşmanlarının, o'nun Allah'ın elçisi olmasının bir kanıtı olarak “azabı çabucak getirmesi” şeklindeki alaycı taleplerine (Kur’an'da defalarca bahsedilen) bir atıf değil, aynı zamanda hiçbir kanıtları olmaksızın, yeniden dirilme ve hesap fikrini kesinlikle reddeden her dönemdeki inançsızlara dolaylı bir îmadır.ESED
)
Şura 16-17:
- O'nun çağrısını kabul ettikten sonra Allah(cc) hakkında hala tartışanlara gelince: onların bütün itirazları Rableri katında boştur. O'nun gazabı üzerlerine çökecektir ve onları şiddetli bir azap beklemektedir.
O Allah(cc) ki, indirdiği vahiy ile hem hakikati ortaya sermiş , hem de bir ölçü ortaya koymuştur.
Hem nerden bileceksiniz ki, belki Kıyamet vakti çok yakındır!.
Şura 15:
- İşte bu yüzden, siz hiç durmadan hakka davet edin ve size emredildiği tarzda dosdoğru olun, sakın onların keyfi taleplerine uymayın ve şunu da söyleyin: 'Ben Allah(ccc)'ın bütün vahyettiği Kitaplara inanırım. Bana aranızda adaletle davranmam emredildi.Allah(cc) bizim de , sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımızın sorumluluğu bize, sizin yaptıklarınızın sorumluluğu da sizedir. Tartışmaya girmeye gerek yok. Nasıl olsa, bir gün Allah(cc) hepimizi bir araya toplayacak ve aramızdaki hükmünü verecektir. Nihai dönüş O'nadır'.
(
Lafzen, “sizin aranızda,” —yani, “başkalarına daha hoşgörülü olmaya sizi teşvil için”: bütün vahyedilmiş dinlerin çeşitli ekol ve mezhepleri arasındaki karşılıklı anlayışın önünde duran keskinliğe/katılığa bir îma.ESED
)