31 Aralık 2020 Perşembe

 Şura 47-48:

  •  O halde, Allah(cc)'ın buyruğu ile geri dönüşün mümkün olmadığı o gün gelmeden önce, Rabbinizin davetine icabet edin. Aksi halde, o gün ne sığınacak bir mercii bulabilirsiniz, ne de günahlarınızı inkar edebilirsiniz.
    Fakat, onlar yine de yüz çevirirlerse, Biz, sizi(seni) onların üzerine bekçi olarak atamadık, size(sana) düşen sadece tebliğdir. (Çünkü insan karakteri bu!) Biz insana ne zaman bir nimet tattırsak ferahlar ve şımarır. Ama başlarına, ne zaman bir kötülük gelse, ki yine kendi yapıp/ettiklerinden dolayıdır, hemen nankörleşir.
    (
    Bu parantez içi açıklama -ki,  metnin daha doğru şekilde anlaşılması  için zorun­ludur- Râzî'nin  bu  pasajın  önceki  ile  bağlantısı  konusundaki  ikna  edici  açıkla­masına dayanmaktadır.  İnsan,  kural olarak,  maddî servet ve rahatlık içinde  ken­dini kaybetmekte ve bu başarısını  “mutluluk”  ile özdeşleştirmektedir:  bu  neden­le  manevî  amaçları  ve  değerleri  küçümsemekte,  özellikle  bireysel/bencilce  çı­karlarının  ardından koşmayı  bırakıp -kendisi  için hâlâ  farazî  olan- öteki  dünya hayatına yönelmeye  çağrıldığında  bu  tavrı göstermektedir.ESED

    Yani,  Allah  ona belli maddî  kazançlar bağışladığında  insan bu  “başarı”  ile  övü­nür ve  onu  bilhassa  kendi  yeteneklerine  ve  zekasına  bağlar (karş.  4l:50'nin ilk cümlesi).ESED

    Yani,  geçmişteki  mutluluğunu  şükranla  anmak  yerine  Allah'ın  varlığını  sorgula­maya  çalışır ve Allah gerçekten var olsaydı bu kadar çok şanssızlığın ve mutsuz­luğun yeryüzüne hakim olmasına  “izin vermezdi”  iddiasında bulunur:  bu yanıltıcı/saptırıcı bir itirazdır, çünkü öteki dünya realitesini dikkate almamakta ve Allah kavramına  sadece beşerî düşünceler ve beklentiler açısından yaklaşmaktadır.ESED

    Varlıkla  sınandığında  hak  ettiğini  dü­şünür,  darlıkla sınandığında isyan eder. Her iki­sinin temelinde de tek dünyacı bir bakış ve  ser­vetin  emanet  olduğunu  unutan bir akıl yatar. Mİ

    This sentence has several other meanings also:
    (1) "You will not be able to deny any of your misdeeds";
    (2) "you will not be able to hide yourself even in disguise ; "
    (3) "you will not be able to protest or show any displeasure against any treatment that is meted out to you; "
    (4) "it will not be in your power to change the condition in which you are placed. "  ET

     Ayette anlatılan durum her ne kadar mücrimlere has ise de, insan türünde böylelerinin çok olması ve mücrimlerin de insan sınıfına dâhil olması yüzünden, bu özelliğin insana isnadı caizdir.
    Ayette insana rahmetin tattırılmasının katiyet ifade eden إِذَا “iza” ile, belanın gelmesinin ise ihtimal ifade eden إِنْ “in” ile gelmesi, rahmetinin tattırılmasının, bizzât gerekli bir âdet olması cihetiyle muhakkak olmasından, belanın isabetinin ise muhtemel bulunmasındandır.ŞE





    )
     

30 Aralık 2020 Çarşamba

 Şura 44-46:

  •  Allah(cc) kimin sapmasına izin verirse, artık onun için hiç bir veli yoktur. Ve siz bu zalimlerin, azabı görünce :' Acaba geri dönme şansı yok mu?' dediklerini bir görseniz!. Yine siz, onları zilletten iki büklüm olmuş, etrafa feri kaçmış gözlerle kaçamak bakarken ateşe atıldıklarını bir görseniz!.
    Zaten iman edenler de:' Kıyamet günü kaybedenler, hem kendilerini, hem de takipçilerini mahvedenlerdir' demişlerdi. İşte bakın, şimdi bu zalimler kalıcı bir azaba mahkum olacaklardır. Ve Allah(cc)'a karşı onları koruyacak bir velileri de olmayacak. Zira Allah(cc) kimin sapmasına izin verirse, artık onun için hiç bir çıkış yolu yoktur.
    (
    Ayette zalimlerin azabı görmeleri geçmiş zaman sığasıyla anlatılması, azab görmelerinin muhakkak olduğunu göstermek içindir.O zaman “dünyaya dönüş yok mu?” diye feryad ederler.ŞE

    That is, "Allah sent the best Book like the Qur'an for the guidance of the people, which is giving them the knowledge of the reality in a rational and effective way and guiding them to the right way of life. He sent a Prophet like Muhammad (upon whom be Allah's peace and blessings) for their guidance, a man of better character than whom they had never seen before. And then Allah also showed them the results of the teaching and training of this Book and this .Messenger in the lives of the Believers. Now, if after witnessing all this, a person turns away from the guidance, Allah casts him into the same deviation from which he has no desire to come out. And when Allah Himself has driven him away, who else can take the responsibility of bringing him to the Right Way."  ET

    Bu,  “[başka]  insanları  baskı  altına  alan ve yeryüzünde  gaddarca  davranarak  her türlü haksızlığı yapanlar”a (ayet 42)  bir atıf olduğu halde terim,  her türlü bilinç­li zalime uygulanabilen genel bir anlama sahiptir.ESED

    Ehl terimi,  öncelikle  bir şehrin,  ülkenin veya  ailenin  “mensuplar”ını ve  aynı  za­manda  bir  ırkın,  dinin  veya  mesleğin  “üyeler”ini  gösterir.  Daha  geniş  ideolojik anlamıyla  bu  terim,  belli  ortak  karakteristiklere  sahip  olan  insanlar,  mesela eh-lu'l-‘ilm  (“ilim  adamları”,  yani  bilginler);  yahut  tek  ve  aynı  inancı veya  öğretiyi izleyenler,  mesela ehlu'l-kitâb Q'[eski] vahiylerin mensupları/izleyicileri”), ehlu ’l-ku r’â n (“Kur’an'ın izleyicileri”) vb.  için uygulanabilir.  Yukandaki pasaj,  44.  not­ta  işaret edildiği gibi öncelikle -özellikle olmasa bile- 42.  ayette  zikredilen  zor­balara ve  zalimlere işaret ettiğinden, ehluhum terimi,  açıkçası,  “onların mensup­ları/izleyicileri”  anlamını  taşır.  Böylece,  yukarıdaki  cümle,  her türlü zulmün ve özellikle başkalarına baskı  uygulamanın kaçınılmaz  sonucu olarak,  onu yapan­ları  ve/veya  onların  ardından  gidenleri  manevî  olarak  yaraladığını  ve  sonuçta onların kendi kendilerini yok etmelerine yol  açtığını anlatır.ESED

    )

29 Aralık 2020 Salı

 Şura 43:

  • Şu da bilinsin ki, kim sabreder ve affederse, işte bu çok büyük bir azim gerektiren fazilettir.
    (
    One should note that the qualities of the believers that have been mentioned in these verses, practically existed in the lives of the Holy Prophet and his Companions, and the disbelievers of Makkah were their eye-witnesses. Thus, Allah has, in fact, told the disbelievers: "The real wealth is not the provisions that you have received for passing the transitory life of the world, and are bursting with pride of it, but the real wealth are the morals and characteristics which the believers from your own society have developed by accepting the guidance given by the Qur'an."ET

    )

 Şura 41-42:

  •  Fakat her kim zulme uğrar da, meşru müdafa dayanışması ile kendini savunursa (انتَصَرَ), ona herhangi bir sorumluluk yoktur. Sorumlu olanlar, insanlara zulmedenler ve toplumda haksız yere başkalarının hak/hukukuna saldıranlardır. İşte böylelerini şiddetli bir azap beklemektedir. 

28 Aralık 2020 Pazartesi

 Şura 39-40:

  • Yine onlar, bir zorbalıkla karşılaştıklarında, yardımlaşarak onu bertaraf ederler. Ama kötülüğün cezası, ancak ona denk bir karşılık olabilir. Ne var ki, kim affeder ve barış yaparsa, işte onun mükafatı Allah(cc)'a aittir. Hiç şüphesiz ki, Allah(cc) haksızlık yapanları sevmez.
    (
     Kur’ân,  adalet  ve  hakların  herkes  için  aynıderecede ihlâl edilemez  ve karşılıklı oluşu üze-rinde ısrarla durur. Dolayısıyla her hak sahibine hakkını  vermek  İslâm’da  esastır  ve  kimsenin  hakkı,   başkasınınkinden   daha   büyük,   daha   dokunulmaz değildir. Bu aslî prensiptir ki, hak-ların yerini bulmasında kısası gerekli kılmıştır. (Bkn:  Bakara  Sûresi/2:  178–179,  194,  not  131,  140; Mâide Sûresi/5: 31, 45, not 6, 10.) Bununla birlikte,  haksızlığa  maruz  kalan  bir  insan  hak-kını  alırken  aşırı  gidip  mukabil  bir  zarar  vere-bileceği için de, hakların geri alınması sırasında ölçüyü   kaçırmama   üzerinde   de   hassasiyetle   durur  ve  bundan  da  öte  dikkatleri  affetmenin  önemine  ve  güzelliğe  çekerek,  fertleri  bizzat  kendilerine yapılan haksızlıklar konusunda affe-dici olmaya teşvik eder.AÜ

    This also is one of the best characteristics of the believers: they do not fall a prey to the tyrants. Their tender heartedness and forgiving nature is not the result of any weakness. They have not been taught to live humbly and meekly like the hermits and ascetics. Their nobility demands that when they are victors they should forgive the errors of the vanquished; when they possess the power, they should avoid vengefulness and when a weak or subdued person happens to commit a mistake they should overlook it; but when a powerful person, drunk with authority, commits violence against them, they should resist and fight him with all their might. A believer is never cowed by a wicked person nor bows to an arrogant man. For such people he proves to be a hard nut which breaks the teeth of those who try to break it.  ET

    )

27 Aralık 2020 Pazar

 Şura 38:

  •  Yine onlar, Rablerinin çağrısına kulak verir ve namazı hakkını vererek ifa ederler, işlerini istişare ederek yürütürler ve kendilerine nasip ettiğimiz imkanlardan hayırlı işlerde sarf ederler.
    (
    Meşveret (danışma), verilecek kararların isa-betli  olarak  verilebilmesinin  ilk  şartıdır. İyiden iyiye  düşünülmeden,  başkalarının  fikir  ve  ten-kitlerine   arzedilmeden   bir   mes’ele   hakkında verilen  kararlar,  çok  defa  hüsran  ve  hezimetle  neticelenir.  Düşüncelerinde  kapalı,  başkalarının fikrine  hürmet  etmeyen  “kendi  kendine”  biri,  üstün bir fıtrat, hatta dâhî bile olsa, her düşün-cesini  meşverete  arzeden  bir  diğer  insana  göre  daha çok yanıldığı görülür.En  akıllı  insan,  meşverete  en  çok  saygılı  ve  başkalarının  fikirlerinden  en  çok  istifade  eden  insandır.  Yapacağı işlerde  kendi  düşünceleriyle iktifa eden ve hattâ onları başkalarına da kabul ettirmeye  zorlayan  ham  ruhlar,  etraflarından hep nefret ve istiskal görürler. (Ölçü ve Yoldaki Işıklar, 154)
    İslâm’da meşveret veya istişare o kadar önem-lidir  ki,  Allah,  bu  âyetinde  Sahabe’yi  överken,  onların işlerini aralarında istişareye dayalı yürüt-tüklerini  belirtmektedir.  Peygamber  Efendimiz  aleyhissalâtü  vesselâm,  vahiyle  destekleniyordu;  kendi hevasından konuşmazdı ve söylediği sözler vahye  dayanıyordu.  Buna  rağmen  O,  bilhassa  kamuyu  ilgilendiren  meseleleri  meşverete  havale  ediyor, idarî işleri istişare ile yürütüyordu. Uhud savaşına  çıkmadan  önce  de  ashabıyla  istişare bulunmuş, savaşta geçici de olsa bir mağlûbiyetin mukadder olduğunu rüyasında görmüş olmasına ve Medine içinde müdafaa savaşı verilmesini daha makûl  bulmasına  rağmen,  Ashabın  çoğunluğu şehirde dışında meydan savaşı verilmesi görüşünü desteklediği  için,  düşmanı  Uhud  Dağı  etekle-rinde  karşılamıştı.  Bu  savaşın  ikinci  döneminde  yaşanan  geçici  mağlûbiyette,  açık  sahada  bir  meydan savaşı verilmesinin tesiri de vardı. Buna rağmen, savaşın hemen ardından gelen âyetlerde Efendimiz’e idarî konularda istişare emrinin veril-miş  olması,  vazgeçilmez  bir  usûl  olarak  istişare-nin önemini ortaya koymaktadır.İstişare,   hakkında   kesin   hüküm   olmayan   meselelerde  hakimler  tarafından  da  kendisine  başvurulan  bir  metottur.  Bu  sebeple,  kıyas  ve  içtihada yakın bir hususiyeti de vardır.AÜ

    )

 Şura 36-37:

  •  (Dünya nimeti olarak) size her ne verilmişse, geçici ve değersiz dünya hayatının geçimliliğinden başka bir şey değildir. Allah(cc) katında olan ise, iman edip Rablerine dayanıp güvenenler(يَتَوَكَّلُونَ) için daha hayırlı ve değerlidir. Onlar büyük günahlardan ve çirkin ve ahlaksız işlerden sakınırlar ve öfkelendikleri zaman (karşıdakinin kusurlarını) affederler.
    (
    Burada  tevekkül,  "sâlih  amel"in  yerini  al­mıştır.  Nasıl  ki  "sâlih  amel"  imanın  dış  göstergesiyse,  "Rabbe  güven"  de  imanın  iç  gös­tergesidir. Mİ

    Here, trust (tawakkul) in Allah has been regarded as an inevitable demand of the faith and a necessary characteristic for success in the Hereafter. Tawakkul means:

    (1) That man should have full confidence in the guidance of Allah, and should understand that the knowledge of the truth, the principles of morality, the bounds of the lawful and the unlawful, and the rules and regulations of passing lift in the world, that Allah had enjoined, are based on the truth and in following them alone lies man's good and well being; and
    (2) that man should not place reliance on his own powers and abilities, means and resources, plans and schemes and the help of others than Allah, but he should keep deeply impressed in his mind the fact that his success in every thing, here and in the Hereafter, actually depends on the help and succor of Allah, and that he can become worthy of Allah's help and succor only if he works with the object of winning His approval, within the bounds prescribed by Him;
    (3) that man should have complete faith in the promises that Allah has made with those who would adopt the way of faith and righteousness and work in the cause of the truth instead of falsehood, and having faith in the same promises would discard all those benefits, gains and pleasures that may seem to accrue from following the way of falsehood, and endure all those losses, hardships and deprivations that may become his lot on account of following the truth steadfastly. From this explanation of the meaning of tawakkul it becomes obvious how deeply it is related with the faith, and why those wonderful results that have been promised to the believers who practice tawakkul. cannot be obtained from the mere empty affirmation of the faith.  ET


    )

26 Aralık 2020 Cumartesi

 Şura 32-35:

  •  O'nun kudret ve hikmetinin delillerinden biri de denizlerde akıp giden gemilerdir. Dilerse rüzgarı dindirir de, gemiler de hareketsiz kalır. Elbette bunda sabrı ve şükrü bol olanlar için çok dersler vardır.
    Ya da yapıp/ettiklerinden dolayı onları yok eder. Herşeye rağmen Allah(cc) çok bağışlayıcıdır. Ve şu da net bilinsin ki, mesajlarımızı sorgulayanların kurtuluşu yoktur.
    (
     Mü’minlerin  başına  bir  şey  gelirse,  onlar  buna sabrederler; bir nimetle serfiraz kılındıkla-rında ise Allah’a şükrederler. Yani onlar, her iki durumda da kazanırlar.AÜ

    --Zira O  suya kaldırma yasasını kovmasaydı, gemileri  denizde  kimse  yüzdüremezdi.
    --Zımnen:  Allah'ın  desteğini  arkasına  alan  kişi,  hayat denizindeki kulluk gemisini kolay­ca  yüzdürüp  sahil-i  selamete  çıkar.
    --Allah'a  rağmen  yol  almaya  çalışmak  şid­detli  rüzgara  karşı  yol  almak  gibidir  ki  sonu  batıştır. Mİ

    Yukarıdaki  pasajın  öteki  dünyadaki  üç muhtemel seçeneğe temsîlî bir atıf olduğuna inanıyorum: ruhsal gelişme ve mut­luluk  (deniz  üzerinde  serbestçe  gezen  gemiler),  ruhsal  donuklaşma/durgunluk (deniz  yüzünde  hareketsiz  duran  gemiler ile  sembolize edilmekte);  manevî çö­küş ve  azap  ise (yok olma/yok  etme kavramında özetlenmektedir).  Bu üç seçe­neğin  İkincisi  7:46'da  ve  devamında  dile  getirilen  ve  buna  ait  37.  notta  açıkla­nan ârâfta Cale'l-a'râf) olanların  durumuna  işaret  etmektedir.ESED





    )

 Şura 31:

  •  Yeryüzünde Allah(cc)'ı aciz bırakıp kaçıp kurtulacağınızı sanmayın! Ve ayrıca sizi kurtaracak, Allah(cc)'tan başka ne bir veli ne de bir yardımcı bulamassınız.

25 Aralık 2020 Cuma

 Şura 30:

  •  Başınıza gelen her musibet, kendi yapıp/ettikleriniz dolayısıyladır. Bununla birlikte, Allah(cc) günahlarınızın çoğunu da affeder.
    (
     Prensip  olarak,  herkes,  her  ne  hak  etmişse, onun karşılığını görür. Şu kadar ki, bir mü’mi-nin hata ve günahları sebebiyle başına gelen her-hangi bir musibet günahının affına ve ona yeni bir  mükâfat  kapısının  açılmasına  sebep  olur.  Şurasını da belirtmeliyiz ki, en büyük musibet-lere  maruz  kalanlar,  peygamberler  ve  imanları-nın,  Allah  ile  olan  münasebetlerinin  derecesi-ne  göre  diğer  mü’minlerdir.  Peygamberler  gibi  masumların  başına  gelen  musibetler,  onların sürekli terakkilerine sebeptir.AÜ

    Bu  hitap  günahkârlaradır.  Fakat  gösterecekleri  sabır  sayesinde  yüksek derecelere  ulaştırılmak  gibi  sebeplerle,  günahkâr  olmayanların  başlarına  gelen musîbetler de yok değildir.Müminlere gelen sıkıntılar, onlar için keffarettir. Allah‟ın dinine hizmet için çalışan  kimsenin  çektiği  sıkıntılar  ise,  onun  sadece  günahlarına  keffaret  olmakla kalmayıp  aynı  zamanda  Allah  katındaki  derecesinin  de  yükselmesine  vesiledir. Dolayısıyla öyle bir zatın, günahlarının cezasını ödediğini düşünmek çok yanlıştır.SY

    Çok sık tekrarlanan bu  ifade,  insanın  bu dünyada yaptıklannı ve bilinçli  tavırla­rını anlatan Kur’ânî bir  mecaz  olup,  bu  eylem ve  tavırlann kişinin  ruhî karakte­rinin bir “ürünü”  olduğu  ve  bu  sebeple  öteki  dünyadaki  hayatın niteliği  üzerin­de tartışılmaz  bir etki yaptığı gerçeğini ortaya koymaktadır.  Bu  ikinci  hayat  yer- yüzündeki hayatın organik bir devamı olduğundan,  insanın daha sonraki mane­vî gelişme ve olgunlaşması, yahut tersine,  bunalımı ve sıkıntısı -sembolik olarak Allah'ın “mükâfaat”ı ve  “azab"ı, yahut  “cennet”  ve  “cehennem”  olarak  tanımlan- mışur- kişinin daha önceden  “kazandığı”na  bağlıdır ve  onun bir sonucudur.ESED

    Krş.  "Eğer  Allah  insanları  yapıp  ettikleri  yüzünden   (hemen)   hesaba   çekecek   olsaydı,   yer  üzerinde  bir tek  canlı  (insan)  bırakmazdı"  (42/Fâtır:  45). Mİ

    One should note that here the cause of all human afflictions is not being stated but the address is directed to the people who were at that time committing disbelief and disobedience at Makkah. They are being told: `Had Allah seized you for all your sins and crimes, He would not have even allowed you to live, but the calamities (probably the allusion is to the famine of Makkah) that have descended on you, are only a warning so that you may take heed and examine your actions and deeds to see as to what attitude and conduct you have adopted as against your Lord, and try to understand how helpless you actually are against God against Whom you are rebelling, and know that those whom you have taken as your patrons and supporters, or the powers that you have relied upon, cannot avail you anything against the punishment of Allah." ET

    Ayet, mücrimler hakkındadır. Çünkü mücrim olmayanlara gelen musibetler, başka sebeplerdendir. Mesela, Allah musibet verir, kul da buna sabreder, bu vesile ile Allah onu büyük bir ecre nail eder.ŞE

    Bu ayet, temelde günahta ısrar edenlere yönelik olsa gerektir, yoksa daha bir kaç ayet önce iman edip salih amel işleyenlere ödüller ve onların dualarına Allah(cc)'ın icabet etmesinden bahsedilirken, onları da kapsayacak bir gruba bu ayetin hitabı konunun akışı itibarı ile uygun görünmüyor. Evet, iman edip salih amel işleyenler de günah işler , hataları olur, her insan gibi. Ama kaç suredir üzerinde özellikle durulan muhsin ve muhlis kavramları ışığında, kendisine yönelmiş kuluna, bir çok günahları da Allah(cc)'ın affettiği söylenirken, birden bu tür bir ayetle onlara da hitap uygun durmuyor. Peygamberlerin veya büyük islam alimlerinin başına gelenler de mi günahlarından dolayı? Tabii, boşa söylememişler; meyve veren ağaç taşlanır, diye.. Yüce Rabbimin buna izin vermesi de, bir çok hikmete binaendir, bu da açık!.




    )

 Şura 28-29:

  •  Allah(cc), insanlar bütün ümitlerinin yitirdikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayandır. Çünkü insanların velisi yanlız O'dur ve hamd yanlız O'na mahsustur.
    Gökleri ve yeri, ve bunların içinde çoğalttığı bütün hareket eden canlılar O'nun kudret ve hikmetinin delilleridir. O, elbette onları günü geldiğinde mahşerde toplamaya da kadirdir.

24 Aralık 2020 Perşembe

 Şura 26-27:

  •  İman edip salih amel işleyenlerin dualarına icabet eden de, lütfuyle onlara hak ettiklerinden çok daha fazlasını veren de O'dur. Ama hakkı inkar edenleri ise çetin bir azap beklemektedir.
    Eğer Allah(cc) kullarına bu dünyada bol rızık vermiş olsaydı, yeryüzünde küstahça davranırlardı. Halbuki O, (rahmetine binaen) gereği kadar dilediğince ihsan etmektedir. Çünkü O, kullarının ihtiyaçlarından tümüyle haberdardır ve onları görmektedir.
    (
    Bu  pasaj,  önceki  ayette geçen,  “Allah  iman  edip  doğru  ve yararlı  işler  yapanla­rın  dileklerini  kabul  eder”  ifadesi  ile  bağlantılı  olup  onu  açıklayıcı  niteliktedir. Bu ifade, ilk bakışta, birçok zalimin mutlu ve müreffeh olduğu, buna karşılık bir çok  iyi  insanın da yoksulluk  ve  sıkıntı  içinde  kıvrandığı  gerçeğine  ters  gibi  gö­rünmektedir.  Ancak yukardaki  ayet,  bu  itiraza  cevap  verirken,  insanın yaratılış gereği  “daima  daha  fazlasını  istediği”ne  (bkz.  102:1),  bunun da  onu  “ne  zaman kendisini yeterli  görse  çabucak  azdırdığına  (bkz.  96:6)  işaret  eder.  Kur’an,  bu eğilimi  dengelemek  için Allah'ın  iyilere  -ve  aynı  zamanda,  kötülük yapanlara- vereceği  “karşılığın”,  mutlaka,  her  şeye  rağmen  insan  varlığının  ilk  ve  kısa  bir safhasını oluşturan bu dünyada değil,  ancak öteki dünyada tam olarak ortaya çı­kacağını  tekrar tekrar vurgulamaktadır.ESED
    )

 Şura 24-25:

  •  Hem senin hakkında, hangi cüretle, Allah(cc) hakkında yalan uydurduğunu söyleyebiliyorlar? Oysa ki, eğer Allah(cc) dilese senin kalbini mühürler(يَخْتِمْ ) (hiç bir şey söyleyemezdin). Nitekim Allah(cc) batılı silip süpürecek ve hakkı sözleriyle ortaya koyacaktır (Kitap indirmekle varılan nokta da odur).
    Gerçek şu ki, Allah(cc) insanların içlerinde sakladıklarını (gerçek niyetlerini) tümüyle bilir.
    Kullarının tövbesini kabul eden ve günahlarını affeden ve yapıp/ettiklerinizi tümüyle bilen de O'dur.
    (

    Kh-T-M خ ت م
    خَتْمٌ “ ” (khatum) means to hide or cover something, to close and Hence, make something safe. As such, when land is cultivated and seeds sown, then watered for the first time, it is called as “ ”خَتَمَ الزَّرْعَ
    (khatamuz zar’a) by the Arabs, because after watering the mud sticks together and Thus, hides the seed which becomes safe.
    The bee collects the honey in the honeycomb cells and lays a thin wax layer at the mouth to close the honey inside and keep it safe. This too is called “ خَتْمٌ ” (khatum) by the Arabs. Later, the honey itself, and the mouths of the cells too came to be called “ خَتْمٌ ” (khatum).
    خَتَمَ الشَّيْیءَ خَتمْ ا“ً ” (khatamash shaiya khatma): means to reach at the end of something {T}. Ibn Faris says this is its basic meaning.
    خَتْمٌ “ ” (khatmun) and “ٌ طبَعْ ” (tabo’n) are used in two ways:
    1. To put a seal on something.
    2. The mark that is made by sealing,
    Later on the meaning widened and it came to mean to close and stop something. This because by sealing the thing inside, one closes it and it is not brought out anymore {T}.
    خِتاَمٌ “ ” (khitaam) is the wax which is used to seal.
    خَاتمٌَ “ ” (khatamun) is the seal itself.
    خَاتمٌَ “ ” (khatamun) is also used for the end of everything.
    خَاتْمُ الْقَوْمِ “ ” (khatamul qaum) would as such mean the last individual of the nation.
    خِتاَمٌ “ ” (khitaam) means the last part of any drink {F}.

    Hatm,  ne  alır  ne  verir,  mutlak  yalıtkanlık  hali.   Hatmu-l-kaltrin   mukabili   fekku'l-kalb.   Yani  kalbin  kilidinin  çözülmesi  [Lisân).  Pey­gamber seçilen  kimselerin  manevî  alıcılarının  açılması  ve  adeta  şifrenin  girilmesi.  İddianın  imkan  dışılığına  atıftır.   Zımnen:   O   iddiada   bulunanlar bu gerçeği nedense göz ardı ediyor­lar.  Yani Allah'ı  savunur gibi yapıyorlar,  fakat  aslında  güçsüz,  insana  ve  hayata  müdahil  ol­mayan  bir  tanrı  tasavvuruyla  kendilerini  ele  veriyorlar.  Bu  ibare  "o  takdirde  senin  kalbini  vahye kapatırdı"  ya  da  "senin  kalbini mühür­lerdi de Allah'a isnat edemezdin"  (Taberî)  şek­linde  anlaşıldığı  gibi,  "onların iftiralarına  kar­şı Allah  kalbine  sabrı ve  sebatı  koyup  kilitler­di"  şeklinde de anlaşılmıştır (Zeccâc). Mİ



    )

23 Aralık 2020 Çarşamba

 Şura 22-23:

  •  O gün zalimlerin yapıp/ettiklerinden dolayı tir tir titrediklerini göreceksiniz. Ama korktukları başlarına gelecektir.
    Fakat iman edip, salih amel işleyenlere cennetin güzel bahçeleri vardır ve onlar Rableri katında dilediklerine kavuşacaklardır ki, bu da en büyük lütuftur.
    Allah(cc), iman edip, salih amel işleyenleri işte bu büyük başarı ve ödül ile müjdelemektedir.
    De ki:' Bu mesaj karşılığında sizden yol arkadaşlarınızı (الْقُرْبَى) sevip, saymanızdan başka bir şey istemiyorum'.
    Kim yerinde ve tutarlı işler yaparsa, Biz ona daha fazla güzellikler bahşederiz. Ve gerçek şu ki, Allah(cc) çok bağışlayıcı, şükrün karşılığını çok verendir.
    (
    Q-R-B ق ر ب
    قَرِيْبٌ “ ” (qareeb) as against “ بَعِيْدٌ ” (ba’eed) means to be close (21:109).
    اَلقْرُ ب“ ” (al-qurb): to be closer to someone (with reference to distance).
    اَلقْرُبْۃَ “ ” (al-qurbah): to be close to somebody with reference to rank.
    اَلْقُرْبٰی“ ” (al-qurba) and “ القَرَبَۃَ ” (al-qaraabahu): to be close to someone with reference to relation, that is, to be a relative.
    ذِیْ الْقُرْبٰی“ ” (zil qurbah): those who are related (2:83).
    اَلْقُرْبٰی“ ” (al-qurb): as mentioned earlier it means relativity but not relatives.
    )

22 Aralık 2020 Salı

 Şura 21:

  •  Yoksa onlar, Allah(cc)'ın asla izin vermediği şeyleri kendileri için ahlaki bir hükümlülük (din) haline sokan sözde uluhiyet ortağı güçlere mi inanıyorlar?. Nihai hüküm ile ilgili Allah(cc)'ın bir kararı bulunmamış olsaydı, işleri çoktan bitirilirdi. Ama, zalimleri öteki dünyada çok acıklı bir azap beklemektedir.
    (
    Yani,  Allah,  öteki dünyayı özlemle bekleyenler ile  dünyevî başarıdan başka bir şeyi  önemsemeyenler arasında,  birincilere sınırsız  bir mutluluk  bahşetmek,  öte­kileri  ise  sıkıntıya  uğratmak  süreriyle,  bu  dünyada  kesin  bir  ayrım  yapmış  ola­caktı:  Ama  insanın  hayatı  ancak  öteki  dünyada  gerçekten  ikmal  edilmiş  olaca­ğından Allah,  bu  ayrımı o  zamana kadar ertelemeyi  dilemiştir.ESED

    In this verse the word shuraka (associates) obviously does not mean those beings whom the people invoke, or those in whose names they make offerings, or those before whom they carry out rites of worship, but inevitably it refers to those men whom the people regard as associates in the authority and sovereignty of Allah, whose thoughts, creeds, ideologies and philosophies they believe in, whose values they adroit, whose moral precepts and norms of civilization and culture they accept, and whose laws and rules and regulations they adopt to their rituals and rites of worship, in their personal and collective lives, in their trade and business dealings, in their politics and governments, as if they constituted the shari'ah that they had to follow faithfully. This is a complete code of life which the inventors invented against the legislation of Allah, Lord of the worlds, without His sanction and followed by the followers. This is the same sort of shirk as prostrating oneself before another and invoking another than Allah. (For further explanation, see An Nisa: 60; AI-Ma'idah: 87; AI.An'am: 121, 136. 137; At-Taubah: 31; Yunus: 59; IbrahIm: 22; An-Nahl: 115-116; AI.Kahf: 52: AI-Qasas: 62.64 : Saba : 41; Ya Sin: GO and the relevant E N.'s).  ET
    )

 Şura 20:

  •  Kim Ahiret hayatını gaye edinip o yönde çalışırsa, onun Ahiretteki kazancını arttırırız.Kim de bu dünyayı gaye edinip o yönde çalışırsa, ona da dünyalık veririz, ama onun Ahirette hiç bir nasibi olmayacaktır.
    (
    Son  iki  âyet,  insanların  geçimleri  konusunda  iki   önemli   prensibi   açıklamaktadır.   Birincisi   şudur  ki:  Cenab–ı  Allah  (c.c.),  bütün  canlıların yaratıcısı  olarak  her  birinin  hayatı  için  gerekli  rızkı da tayin buyurur ve bu rızkı ona ulaştırır. Rızkta  insanlar  birbirlerine  eşit  değildirler  ve  Allah,  pek  çok  hikmetine  binaen  bazısına  çok  bazısına  az  verir.  İkinci  olarak,  Âhiret’i  hedef  alan  ve  dünya  hayatını  ona  göre  yaşayanlara Âhiret’te  hak  ettiklerinden  çok  daha  fazlasınıverirken,  dünya  hayatını  hedef  alanlara  ise  bu  hayatın  kazanç  ve  mahsulünden  de  verir  ama,  böylesinin  Âhiret’te  hiçbir  nasibi  yoktur.  Bu  demektir  ki,  dünya  nimetleri  ve  kazancı  konu-sunda  hırs  gösterenler,  hiçbir  zaman  dünyadan  istedikleri her şeyi elde edemez ve gerçek doyu-ma  ulaşamazlar. Şu  halde  insan,  Âhiret’i  gaye  edinmeli,  dünya  hayatını  ona  göre  yaşamalı, geçimi  için  helâlinden  kazanmalı  ve  kazancına terettüp eden vazifeleri de yerine getirmelidir.AÜ

    Yani,  dürüst ve  erdemlice yaşayan ve davranışlarını manevî hedeflere yönelten­ler öteki dünyada ümit ettiklerinden daha  fazlasmı göreceklerine  emin oldukla­rı  halde, özellikle dünyevî ödüllerin  peşinde  koşanlar  hedeflerinin  yalnızca  bir kısmını  gerçekleştirebilirler,  öteki  dünyada  dürüst ve  erdemlileri  bekleyen  “ni­metlerden bir pay”  alacaklannı  ümit  etmeleri için de  hiçbir sebep yoktur.ESED

    )

21 Aralık 2020 Pazartesi

 Şura 19:

  •  Allah(cc) kullarına karşı çok lütufkardır. Dilediğine (dilediği) rızkı verir. O sonsuz kuvvet sahibidir ve her işte üstün ve mutlak galip olandır.

 Şura 18:

  •  Hesap gününe inanmayanlar, (alay edercesine) onun çabuk gelmesini istiyorlar. Halbuki, gerçek iman sahipleri, ondan korkarlar ve bilirler ki , onun gerçekleşeceği kesindir. Şu bir gerçek ki, Hesap günü hakkında tavır takınanlar, derin bir sapıklık içindedir.
    (
    Bu, yalnızca Muhammed'in (sav) düşmanlarının,  o'nun Allah'ın elçisi olmasının bir kanıtı  olarak  “azabı  çabucak  getirmesi”  şeklindeki  alaycı  taleplerine  (Kur’an'da defalarca bahsedilen) bir atıf değil, aynı zamanda hiçbir kanıtları olmaksızın, ye­niden  dirilme  ve  hesap  fikrini  kesinlikle  reddeden her dönemdeki  inançsızlara dolaylı  bir îmadır.ESED
    )

20 Aralık 2020 Pazar

 Şura 16-17:

  •  O'nun çağrısını kabul ettikten sonra Allah(cc) hakkında hala tartışanlara gelince: onların bütün itirazları Rableri katında boştur. O'nun gazabı üzerlerine çökecektir ve onları şiddetli bir azap beklemektedir.
    O Allah(cc) ki, indirdiği vahiy ile hem hakikati ortaya sermiş , hem de bir ölçü ortaya koymuştur.
    Hem nerden bileceksiniz ki, belki Kıyamet vakti çok yakındır!.

19 Aralık 2020 Cumartesi

 Şura 15:

  •  İşte bu yüzden, siz hiç durmadan hakka davet edin ve size emredildiği tarzda dosdoğru olun, sakın onların keyfi taleplerine uymayın ve şunu da söyleyin: 'Ben  Allah(ccc)'ın bütün vahyettiği Kitaplara inanırım. Bana aranızda adaletle davranmam emredildi.Allah(cc) bizim de , sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımızın sorumluluğu bize, sizin yaptıklarınızın sorumluluğu da sizedir. Tartışmaya girmeye gerek yok. Nasıl olsa, bir gün Allah(cc) hepimizi bir araya toplayacak ve aramızdaki hükmünü verecektir. Nihai dönüş O'nadır'.
    (
    Lafzen,  “sizin aranızda,”  —yani,  “başkalarına  daha  hoşgörülü  olmaya  sizi  teşvil için”:  bütün vahyedilmiş  dinlerin  çeşitli  ekol ve  mezhepleri  arasındaki  karşılıklı anlayışın  önünde  duran  keskinliğe/katılığa  bir îma.ESED
    )