- Ve Allah(cc)'tır gökleri ve yeri hak bir gaye için yaratan, ve O ne zaman :'Ol' dese, her şey oluverir. Sözü haktır. Sur'a üfleneceği gün de hakimiyet O'ndadır. O gaybı da, şahadeti de (duyuların algı sahasına gireni de) bilendir. O Hakim(her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler olan) ve Habir(her şeyden hakkıyla haberdar olan) dir.
(
Şehâdet terimi (lafzî anlamı, “şehadet edilen [veya, “edilebilen”] şey”), bu ve benzeri bağlamlarda ğaytim (yaratılmış varlıkların idraklerini aşan şey) tam karşıtı olarak kullanılmıştır. Böylece, yaratılmışların kavramsal veya duyusal olarak kavrayabilecekleri gerçeklik tezahürlerini kapsar.ESED
Buraya kadar bütünüyle iman esasları üze-rinde yoğunlaşan âyetler, çok net ve görünür gerçekleri göz önüne sererek Allah’ın varlığı, birliği, mutlak hakimiyeti ve Âhiret’i nazara vermektedir. Özetle:
• Gökleri ve yeri yaratan, yokken var haline ge-tiren, buna paralel olarak karanlıkları, ışığı, aydınlığı, imanı, inkârı, onların sebepleriyle birlikte var eden Allah’tır.
• İnsanı da, gerek ilk başta gerekse sürekli olarak daha sonra kıvama gelmiş ekilebilir topraktan ve topraktan elde edilen gıdalardan yaratan yine Allah’tır ve Allah, insan için yeryüzünde belli bir ömür tayin etmiştir. Allah (c.c.), gökleri, yeri ve insanı yaratıp da kendi hallerine bırakmamıştır ve bütün bunların üzerinde mutlak otorite sahibi olup hükmünü kesintisiz biçimde icra etmektedir. Bir yaprağın düşmesi dahil kâinatta cereyan eden her hadise gibi, gizliyi, açığı, insanların her söz, davranış, niyet ve düşüncesini, iyi-kötü bütün amellerini de bilmekte ve bunlarıvazifeli meleklerine kaydettirmektedir. Dola-yısıyla Âhiret’te her insanı dünyada yaptıkla-rından dolayı sorguya çekecektir. Bu sebeple insana düşen, Allah’a, Âhiret’e iman edip Al-lah’ın, rasûlleri vasıtasıyla tayin buyurduğu yoldan gitmektir.Âyetler, temel iman hakikatlarını, herkesin görüp anlayabileceği kesin delilleriyle bu şekil-de ortaya koyduktan sonra, her türlüsüyle şirki redde geçmekte ve peş peşe delillerle imanı pe-kiştirip, şirkin ve küfrün geçersizliğini ortaya koymaktadır:
• Allah, yukarıda anılan görünür gerçeklere rağmen, insanlara bir de bu gerçekleri hatır-latmak için rasûller göndermiştir. Fakat insan-ların pek çoğu, özellikle toplumda kendilerine statü verilen birtakım zenginler, aristokratlar, yönetici kademe, kanaat önderleri bilinenler, rasûllerin getirdiği kitapları, onların ihtiva ettiği delilleri, hayattan ve kâinattan göster-dikleri apaçık şahitleri ve bunları takviye için gösterdikleri mucizeleri göz göre göre reddet-mektedirler.
• İman hakikatlarını ve bunların delillerini, şahitlerini reddeden insanların aslında dayan-dıkları hiçbir hakikat yoktur. Bu bakımdan, bu hakikatların karşısına alay, keyiflerine göre mucize isteme, gösterilen mucizelerin ise büyü olduğunu iddia etme gibi, düşün-cede ve gerçek karşısında iflaslarını ortaya koyan mazeretlerle çıkmaktadırlar. Oysa asıl sebep, dünya hayatlarını keyiflerince yaşama arzusu; sosyal statü, zenginlik, makam gibi üstünlük sebebi saydıkları sözde değerler te-razisinde tartıya almadıkları insanlarla aynısafta bulunmaktan kaçınma, yani kibir, dü-şünce inhirafı, zulüm, lüks ve dünya hayatınıgaye edinmiş olmadır. Bütün bunlar, imana götüren delilleri görme ve vahye kulak verme melekelerini yitirmelerine, dolayısıyla kalble-rinin imana karşı bütün bütün mühürlenip, Allah’ın fıtratlarına yerleştirdiği inanma ka-pasitesini kaybetmelerine sebep olmaktadır. Dünya hayatı kesinlikle ebedî olmadığı gibi, kendine, yani bizzat dünyaya ve insanın nef-sine bakan yanıyla bir oyalanma, bir vakit ge-çirmeden ibarettir. Üzerine yaslanılan mallar, makamlar, statüler de kalıcı değildir. Bunlarıbir imtihan gereği veren Hz. Allah (c.c.), bek-lenmedik anda onları geri de alabilir ve tarih, bunun örnekleriyle dolu olduğu gibi, yıkılmışmedeniyetler, kaybedilmiş makam ve zengin-likler adına da bir ibretler manzumesidir.
• Allah (c.c.), bütün sıfatlarından önce, Rah-mân ve Rahîm’dir; yani bütün icraatı önce-likle rahmete dayanır. Bu bakımdan, dünyada ayırt etmeden her canlıya rızkını gönderir; onlara hayat hakkı tanır. Dolayısıyla, küfür-de, şirkte, zulümde ileri giden bazı insanların hemen helâk edilmesi beklenmemelidir. On-ların da hayat hakkı vardır. Asıl ceza ve mü-kâfat yeri Âhiret’tir. Bununla birlikte Allah, hem dünyada hem Âhiret’te mü’min kullarına karşı hususî merhamet eder; yine bu hususî merhametiyle tevbeleri kabul eder. İnkârda diretenlerin zulümleri belli dereceyi aştığın-da ise, herhangi bir şekilde işlerini kaybetme, makam ve statülerinden olma, hastalıklar veya deprem, sel, yangın, yanardağ püskür-mesi gibi felâketler veya savaş, dahilî fitne ve kargaşalar, anarşi, terör gibi yollarla onlarıcezalandırır. Bu cezalandırma da, görünüşte Allah’ın hayat için koyduğu kanunlar çerçe-vesinde cereyan eder. Fakat bunları ceza sebe-bi olarak kullanan Allah’tır.
• Allah (c.c.), yaratılmışlar cinsinden olmadı-ğı gibi, öyle düşünülmemelidir. O, yemez, yeme-içme ihtiyacı duymaz; ama Kendisi ye-dirir, besler, yani canlılar için gerekli gıdalarıyaratır, rızkı gönderir. Esasen O’nun varlığıve birliği, her şeyden daha açıktır. O’nun var-lığı kabul edilmeden başka herhangi bir şeyi kabul etmek mümkün değildir. Kâinat gibi, Kur’ân da buna delildir. Tarih boyu gelmişon binlerce peygamberle birlikte onlara ina-nan milyarlarca insan da buna şahittir. Bu bakımdan, inkârcıların dayandıkları hiçbir delil yoktur; zaten inkâr, nefy, ispat edilemez. Dolayısıyla inkârın, şirkin bir hükmü yoktur; bunlar, sadece birer zandan, birer varsayım-dan ibarettir.
• İnsan, burada zan ve varsayımlar üzerinde, temelde nefsine mağlûp olarak inkâr ciheti-ne gitse de ölümüyle birlikte, bu âlemde dışboyutuyla sergilenen ve apaçık ortaya konan gerçeklerin asıl mahiyetlerini görecek, Âhiret hakikatını perdesiz idrak edecek, ama artık bu noktada duyacağı pişmanlık fayda ver-meyecektir. Dünyaya geri dönmek isteyecek, fakat buna da müsaade edilmeyecektir. Farz-ımuhal dönse bile, farklı davranmayacaktır.
• Denebilir ki herkes, vicdanında iman haki-katlarını duyar; bunu en derinden duyduğu anlardan biri de, karada veya denizde, za-hirde kurtuluş imkânının görülmediği tehli-kelerle karşılaştığı andır. Bu anda o, sadece Allah’a yalvarır; vicdanı gibi, dili de “Allah” der, O’na dua eder. Çünkü Allah (c.c.), her insanın vicdanına dayanak arama ve yardım isteme noktaları veya melekeleri koymuştur. Bunlar, her zaman fonksiyonlarını gösterir ve bilhassa, kurtuluş için tutunacak hiçbir sebe-bin kalmadığı tehlike anlarında insana daima Allah’ı hatırlatır, onu Allah’a yönlendirir. Her insan, hayatında böyle veya mutlak olarak Allah dediği bir tecrübeyi birkaç defa yaşa-mıştır. Fakat o, selâmete ve rahata ulaşınca yine hiçbir şey olmamış gibi davranır. Yine nefsanî arzuları ön plana çıkar; zulüm, kibir, inhiraf gibi unsurlar tesirini gösterir ve kü-fürde, şirkte inat eder.
• Allah, insanlara gittikleri yolun doğru veya yanlış olduğunu göstermek ve bu yolun ne-ticeleri konusunda onları uyarmak için tekrar tekrar deliller gösterir; tekrar tekrar hatırlat-malarda bulunur; onları tekrar tekrar ikaz eder. Bazen olur onları sıkar; kıtlık, darlık, savaş hali gibi şartlarla akıllarını başlarına al-maları uyarısında bulunur; bazen olur, şükür duyguları harekete geçsin diye bolluk ve ra-hatlık verir. Ama artık insan inanma kapasi-tesini yitirmişse, bütün bunlar fayda etmez. Böyleleri, üstelik şeytanın iğvalarıyla yaptıklarını güzel görür ve doğru bulurlar; daha doğru bir ifadeyle şeytan, onlara yollarının doğru olduğunu fısıldar ve bu şekilde onlar, kendi kendilerini kandırırlar.
• Küfür ve şirkte diretenler, toplumda zayıf, herhangi bir statüden yoksun gördükleri kişilerle bir arada bulunmayı kibirlerine ye-diremezler. Dolayısıyla, onların iman edip, kendilerinin etmemiş olmasını sanki iman etmemeye bir gerekçe gibi görürler. Çünkü şeytanın iğvasıyla, kendi sosyal statülerini, makam ve zenginliklerini akıllı oluşlarına bağlar, bir insanın akıllı oluşunu onun sa-hip olduğu makam, mal ve statüyle ölçerler; dolayısıyla kendi yaptıklarını beğenir ve bu şekilde kendilerini kandırırlar. Oysa insanın aklı ve zekâsı, hiçbir zaman malı, makamı ve statüsüyle ölçülemez. Ne çok bilgili, zekî ve akıllı insanlar vardır ki, fakirdir ve herhangi bir makamdan yoksundur. İmam-ı Gazalî, sa-dece dünya işlerine eren akla akl-ı maaş der. Bir insanın akl-ı maaşta ileri olması, onun hayata, varlığa, eşya ve hadiselere yön ve-ren, onların altında yatan değişmez doğrulara ve prensiplere ulaşmasına, onların manâsınıkavramasına yeter diye bir kaide kesinlikte yoktur. Ayrıca, Allah katında değerler çok farklıdır; bunların başında, söz konusu değiş-mez doğruları ve kaideleri, ayrıca eşya, varlık ve hadiselerin anlamını kavrayıp, dolayısıyla Allah’a ve diğer iman esaslarına inanmak ve takva, yani Allah’a saygıyla dopdolu olarak, hayatı sözü edilen doğrulara ve kaidelere göre tanzim etmek gelir. Eğer varlık, hayat ve bil-gi ekonomiden ibaret olsaydı, din, felsefe ve tefekkürî düşünce, hattâ sanat, edebiyat gibi yüksek insanî ürünler olmazdı. Bu bakımdan, insan düşüncesinin temelini de söz konusu doğrular ve kaideler oluşturmalıdır ki, inkâr ve şirke sebep olacak düşünce kaymalarına (inhiraf) düşülmesin.
• Allah (c.c.), yukarıda da ifade edildiği, ba-zılarının zannettiği üzere, kâinatı ve insanıyaratıp kendi haline bırakmış pasif bir ilâh değildir. O, gizli-açık her şeyi bilir; insanların her yaptığından haberdardır; her şeyin, her hadisenin dizgini O’nun elindedir. Her olan, O’nun “ol!” demesiyle, emriyle, izniyle olur. İnsanların bütün davranışlarını, bununla va-zifeli meleklerine kaydettirmektedir ve insanıÂhiret’te bunlardan dolayı hesaba çekecektir. Buna her günkü bir delil de uyku ve uyanma-dır. Uyku, ölümün kardeşi ve ölüme, uyku-dan uyanma da öldükten sonra dirilmeye açık bir misaldir.Bir arada arz etmeye çalıştığımız bu gerçek-ler ve delillerden sonra Kur’ân-ı Kerim, o eşsiz üslubuyla, rasûllerin en büyüklerinden, Tevhid hakikatının en büyük kahramanlarından, put kı-ranların en önde gelenlerinden olan Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatından bir kesit sunarak, buraya kadar anlattıklarını âdeta taçlandıracaktır.AÜ.
)
3 Haziran 2020 Çarşamba
Enam 73:
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder