3 Haziran 2020 Çarşamba

Enam 73:
  •  Ve Allah(cc)'tır gökleri ve yeri hak bir gaye için yaratan, ve O ne zaman :'Ol' dese, her şey oluverir. Sözü haktır. Sur'a üfleneceği gün de hakimiyet O'ndadır. O gaybı da, şahadeti de (duyuların algı sahasına gireni de) bilendir. O Hakim(her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler olan) ve Habir(her şeyden hakkıyla haberdar olan) dir.
    (
    Şehâdet  terimi  (lafzî  anlamı,  “şehadet  edilen  [veya,  “edilebilen”]  şey”),  bu  ve benzeri bağlamlarda ğaytim (yaratılmış varlıkların idraklerini  aşan şey) tam kar­şıtı olarak kullanılmıştır.  Böylece,  yaratılmışların kavramsal veya  duyusal  olarak kavrayabilecekleri gerçeklik tezahürlerini  kapsar.ESED

    Buraya  kadar  bütünüyle  iman  esasları  üze-rinde  yoğunlaşan  âyetler,  çok  net  ve  görünür  gerçekleri  göz  önüne  sererek  Allah’ın  varlığı, birliği,  mutlak  hakimiyeti  ve  Âhiret’i  nazara  vermektedir. Özetle:
    •   Gökleri ve yeri yaratan, yokken var haline ge-tiren,  buna  paralel  olarak  karanlıkları, ışığı, aydınlığı,  imanı,  inkârı,  onların  sebepleriyle  birlikte var eden Allah’tır.
    • İnsanı  da,  gerek  ilk  başta  gerekse  sürekli  olarak  daha  sonra  kıvama  gelmiş  ekilebilir  topraktan ve topraktan elde edilen gıdalardan yaratan  yine  Allah’tır  ve  Allah,  insan  için  yeryüzünde belli bir ömür tayin etmiştir. Allah  (c.c.),  gökleri,  yeri  ve  insanı  yaratıp da  kendi  hallerine  bırakmamıştır  ve  bütün  bunların üzerinde mutlak otorite sahibi olup hükmünü kesintisiz biçimde icra etmektedir. Bir yaprağın düşmesi dahil kâinatta cereyan eden her hadise gibi, gizliyi, açığı, insanların her  söz,  davranış,  niyet  ve  düşüncesini,  iyi-kötü bütün amellerini de bilmekte ve bunlarıvazifeli  meleklerine  kaydettirmektedir.  Dola-yısıyla Âhiret’te her insanı dünyada yaptıkla-rından dolayı sorguya çekecektir. Bu sebeple insana düşen, Allah’a, Âhiret’e iman edip Al-lah’ın,  rasûlleri  vasıtasıyla  tayin  buyurduğu yoldan gitmektir.Âyetler,  temel  iman  hakikatlarını,  herkesin  görüp  anlayabileceği  kesin  delilleriyle  bu  şekil-de ortaya koyduktan sonra, her türlüsüyle şirki redde  geçmekte  ve  peş  peşe  delillerle  imanı  pe-kiştirip, şirkin  ve  küfrün  geçersizliğini  ortaya  koymaktadır:
    •   Allah,   yukarıda  anılan  görünür  gerçeklere  rağmen,  insanlara  bir  de  bu  gerçekleri  hatır-latmak için rasûller göndermiştir. Fakat insan-ların pek çoğu, özellikle toplumda kendilerine statü verilen birtakım zenginler, aristokratlar, yönetici  kademe,  kanaat  önderleri  bilinenler,  rasûllerin  getirdiği  kitapları,  onların  ihtiva  ettiği  delilleri,  hayattan  ve  kâinattan  göster-dikleri apaçık şahitleri ve bunları takviye için gösterdikleri mucizeleri göz göre göre reddet-mektedirler.
    • İman  hakikatlarını  ve  bunların  delillerini,  şahitlerini reddeden insanların aslında dayan-dıkları  hiçbir  hakikat  yoktur.  Bu  bakımdan, bu  hakikatların  karşısına  alay,  keyiflerine göre  mucize  isteme,  gösterilen  mucizelerin  ise  büyü  olduğunu  iddia  etme  gibi,  düşün-cede  ve  gerçek  karşısında  iflaslarını  ortaya  koyan mazeretlerle çıkmaktadırlar. Oysa asıl sebep, dünya hayatlarını keyiflerince yaşama arzusu;  sosyal  statü,  zenginlik,  makam  gibi  üstünlük sebebi saydıkları sözde değerler te-razisinde  tartıya  almadıkları  insanlarla  aynısafta  bulunmaktan  kaçınma,  yani  kibir,  dü-şünce inhirafı, zulüm, lüks ve dünya hayatınıgaye  edinmiş  olmadır.  Bütün  bunlar,  imana  götüren delilleri görme ve vahye kulak verme melekelerini yitirmelerine, dolayısıyla kalble-rinin  imana  karşı  bütün  bütün  mühürlenip,  Allah’ın  fıtratlarına  yerleştirdiği  inanma  ka-pasitesini kaybetmelerine sebep olmaktadır. Dünya   hayatı  kesinlikle  ebedî  olmadığı  gibi,  kendine, yani bizzat dünyaya ve insanın nef-sine bakan yanıyla bir oyalanma, bir vakit ge-çirmeden ibarettir. Üzerine yaslanılan mallar, makamlar, statüler de kalıcı değildir. Bunlarıbir imtihan gereği veren Hz. Allah (c.c.), bek-lenmedik anda onları geri de alabilir ve tarih, bunun örnekleriyle dolu olduğu gibi, yıkılmışmedeniyetler, kaybedilmiş makam ve zengin-likler adına da bir ibretler manzumesidir.
    •   Allah  (c.c.),  bütün  sıfatlarından  önce,  Rah-mân  ve  Rahîm’dir;  yani  bütün  icraatı  önce-likle rahmete dayanır. Bu bakımdan, dünyada ayırt  etmeden  her  canlıya  rızkını  gönderir;  onlara hayat hakkı tanır. Dolayısıyla, küfür-de, şirkte, zulümde ileri giden bazı insanların hemen  helâk  edilmesi  beklenmemelidir.  On-ların da hayat hakkı vardır. Asıl ceza ve mü-kâfat  yeri  Âhiret’tir.  Bununla  birlikte  Allah,  hem dünyada hem Âhiret’te mü’min kullarına karşı  hususî  merhamet  eder;  yine  bu  hususî  merhametiyle  tevbeleri  kabul  eder.  İnkârda diretenlerin  zulümleri  belli  dereceyi  aştığın-da ise, herhangi bir şekilde işlerini kaybetme, makam  ve  statülerinden  olma,  hastalıklar veya  deprem,  sel,  yangın,  yanardağ  püskür-mesi  gibi  felâketler  veya  savaş,  dahilî  fitne  ve kargaşalar, anarşi, terör gibi yollarla onlarıcezalandırır.  Bu  cezalandırma  da,  görünüşte Allah’ın  hayat  için  koyduğu  kanunlar  çerçe-vesinde cereyan eder. Fakat bunları ceza sebe-bi olarak kullanan Allah’tır.
    •   Allah  (c.c.),  yaratılmışlar  cinsinden  olmadı-ğı  gibi,  öyle  düşünülmemelidir.  O,  yemez,  yeme-içme ihtiyacı duymaz; ama Kendisi ye-dirir, besler, yani canlılar için gerekli gıdalarıyaratır,  rızkı  gönderir.  Esasen  O’nun  varlığıve birliği, her şeyden daha açıktır. O’nun var-lığı  kabul  edilmeden  başka  herhangi  bir  şeyi kabul  etmek  mümkün  değildir.  Kâinat  gibi,  Kur’ân  da  buna  delildir.  Tarih  boyu  gelmişon  binlerce  peygamberle  birlikte  onlara  ina-nan  milyarlarca  insan  da  buna  şahittir.  Bu  bakımdan,  inkârcıların  dayandıkları  hiçbir  delil yoktur; zaten inkâr, nefy, ispat edilemez. Dolayısıyla inkârın, şirkin bir hükmü yoktur; bunlar,  sadece  birer  zandan,  birer  varsayım-dan ibarettir.
    • İnsan,  burada  zan  ve  varsayımlar  üzerinde,  temelde  nefsine  mağlûp  olarak  inkâr  ciheti-ne  gitse  de  ölümüyle  birlikte,  bu  âlemde  dışboyutuyla sergilenen ve apaçık ortaya konan gerçeklerin asıl mahiyetlerini görecek, Âhiret hakikatını  perdesiz  idrak  edecek,  ama  artık bu  noktada  duyacağı  pişmanlık  fayda  ver-meyecektir. Dünyaya geri dönmek isteyecek, fakat buna da müsaade edilmeyecektir. Farz-ımuhal dönse bile, farklı davranmayacaktır.
    •   Denebilir  ki  herkes,  vicdanında  iman  haki-katlarını  duyar;  bunu  en  derinden  duyduğu anlardan  biri  de,  karada  veya  denizde,  za-hirde  kurtuluş  imkânının  görülmediği  tehli-kelerle  karşılaştığı  andır.  Bu  anda  o,  sadece  Allah’a  yalvarır;  vicdanı  gibi,  dili  de  “Allah”  der,  O’na  dua  eder.  Çünkü  Allah  (c.c.),  her  insanın vicdanına dayanak arama ve yardım isteme  noktaları  veya  melekeleri  koymuştur. Bunlar, her zaman fonksiyonlarını gösterir ve bilhassa, kurtuluş için tutunacak hiçbir sebe-bin kalmadığı tehlike anlarında insana daima Allah’ı hatırlatır, onu Allah’a yönlendirir. Her insan,  hayatında  böyle  veya  mutlak  olarak  Allah  dediği  bir  tecrübeyi  birkaç  defa  yaşa-mıştır.  Fakat  o,  selâmete  ve  rahata  ulaşınca yine  hiçbir  şey  olmamış  gibi  davranır.  Yine  nefsanî arzuları ön plana çıkar; zulüm, kibir, inhiraf  gibi  unsurlar  tesirini  gösterir  ve  kü-fürde, şirkte inat eder.
    •   Allah,  insanlara  gittikleri  yolun  doğru  veya  yanlış  olduğunu  göstermek  ve  bu  yolun  ne-ticeleri konusunda onları uyarmak için tekrar tekrar deliller gösterir; tekrar tekrar hatırlat-malarda  bulunur;  onları  tekrar  tekrar  ikaz  eder.  Bazen  olur  onları sıkar;  kıtlık,  darlık, savaş hali gibi şartlarla akıllarını başlarına al-maları uyarısında bulunur; bazen olur, şükür duyguları  harekete  geçsin  diye  bolluk  ve  ra-hatlık verir. Ama artık insan inanma kapasi-tesini  yitirmişse,  bütün  bunlar  fayda  etmez.  Böyleleri,  üstelik  şeytanın  iğvalarıyla  yaptıklarını güzel görür ve doğru bulurlar; daha doğru  bir  ifadeyle  şeytan,  onlara  yollarının doğru  olduğunu  fısıldar  ve  bu  şekilde  onlar,  kendi kendilerini kandırırlar.
    •   Küfür   ve   şirkte  diretenler,  toplumda  zayıf, herhangi   bir   statüden   yoksun   gördükleri   kişilerle  bir  arada  bulunmayı  kibirlerine  ye-diremezler.  Dolayısıyla,  onların  iman  edip,  kendilerinin  etmemiş  olmasını  sanki  iman  etmemeye  bir  gerekçe  gibi  görürler.  Çünkü  şeytanın  iğvasıyla,  kendi  sosyal  statülerini,  makam  ve  zenginliklerini  akıllı  oluşlarına bağlar,  bir  insanın  akıllı  oluşunu  onun  sa-hip  olduğu  makam,  mal  ve  statüyle  ölçerler;  dolayısıyla  kendi  yaptıklarını  beğenir  ve  bu  şekilde  kendilerini  kandırırlar.  Oysa  insanın aklı ve zekâsı, hiçbir zaman malı, makamı ve statüsüyle  ölçülemez.  Ne  çok  bilgili,  zekî  ve  akıllı  insanlar  vardır  ki,  fakirdir  ve  herhangi  bir makamdan yoksundur. İmam-ı Gazalî, sa-dece dünya işlerine eren akla akl-ı maaş der. Bir  insanın  akl-ı  maaşta  ileri  olması,  onun  hayata,  varlığa,  eşya  ve  hadiselere  yön  ve-ren, onların altında yatan değişmez doğrulara ve  prensiplere  ulaşmasına,  onların  manâsınıkavramasına  yeter  diye  bir  kaide  kesinlikte  yoktur.  Ayrıca,  Allah  katında  değerler  çok  farklıdır; bunların başında, söz konusu değiş-mez doğruları ve kaideleri, ayrıca eşya, varlık ve  hadiselerin  anlamını  kavrayıp,  dolayısıyla Allah’a  ve  diğer  iman  esaslarına  inanmak  ve  takva,  yani  Allah’a  saygıyla  dopdolu  olarak,  hayatı sözü edilen doğrulara ve kaidelere göre tanzim etmek gelir. Eğer varlık, hayat ve bil-gi  ekonomiden  ibaret  olsaydı,  din,  felsefe  ve  tefekkürî düşünce, hattâ sanat, edebiyat gibi yüksek insanî ürünler olmazdı. Bu bakımdan, insan  düşüncesinin  temelini  de  söz  konusu  doğrular  ve  kaideler  oluşturmalıdır  ki,  inkâr  ve şirke  sebep  olacak  düşünce  kaymalarına (inhiraf) düşülmesin.
    •   Allah  (c.c.),  yukarıda  da  ifade  edildiği,  ba-zılarının  zannettiği  üzere,  kâinatı  ve  insanıyaratıp  kendi  haline  bırakmış  pasif  bir  ilâh  değildir. O, gizli-açık her şeyi bilir; insanların her  yaptığından  haberdardır;  her  şeyin,  her  hadisenin  dizgini  O’nun  elindedir.  Her  olan,  O’nun  “ol!”  demesiyle,  emriyle,  izniyle  olur.  İnsanların  bütün  davranışlarını,  bununla  va-zifeli meleklerine kaydettirmektedir ve insanıÂhiret’te bunlardan dolayı hesaba çekecektir. Buna her günkü bir delil de uyku ve uyanma-dır.  Uyku,  ölümün  kardeşi  ve  ölüme,  uyku-dan uyanma da öldükten sonra dirilmeye açık bir misaldir.Bir  arada  arz  etmeye  çalıştığımız  bu  gerçek-ler  ve  delillerden  sonra  Kur’ân-ı  Kerim,  o  eşsiz üslubuyla,  rasûllerin  en  büyüklerinden,  Tevhid  hakikatının en büyük kahramanlarından, put kı-ranların en önde gelenlerinden olan Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatından bir kesit sunarak, buraya kadar anlattıklarını âdeta taçlandıracaktır.AÜ.
    )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder